AyetSûreler

Mürselât Sûresi 2. Âyet

Mekke · Cüz 29 · Sayfa 580

فَٱلۡعَٰصِفَٰتِ عَصۡفࣰا ۝٢

Büküp devirenlere

Elmalılı Hamdi Yazır meali

Elmalılı Tefsiri

Bu açıklama 1–40. âyetleri birlikte ele alır.

1. وَالْمُرْسَلَاتِ – vav, kasem içindir. Cevabı «اِنَّمَا تُوعَدُونَ لَوَاقِعٌ» dir. Burada da Vessaffati, Vezzariyâtıda olduğu gibi bir takım kuvvetlere kasem olunmuştur: mürselât, asıfat, nâşirât, farikat, mülkıyat bu kasem olunanlar bu sıfatları zikredilmiş bulunduğu için ta’yinlerinde ihtilaf edilmiştir. Bunların hepsi bir cins veya kısım kısım muhtelif cinslerden olması muhtemildir. Melâike, rüzgârlar, Kur’an âyetleri, Peygamberlerin bı’setleri, insanların kalblerine vârid olan dâıyeler. Bunlardan en zâhir olan hepsinin melekûtî kuvvetler olmak üzere Melâike olması ve hepsinin Allah tarafından gönderilmiş mürselât unvanında dahil bulunmasıdır. Ancak fiıllerine nazaran kısımlara, sınıflara ayrılabilir. Asıl murad da zatlarını anlatmak değil, âlemdeki inkılâbâti ifade eden fiıllerini anlatmaktır. «فا» ile zikr olunanlar da fiılleri arasında bir terettüb bulunduğuna «واو» ile zikredilende terettüb lâzım olmadığına tenbih vardır. Meselâ asf irsale müterettibdir. Fakat neşrin asfı ta’kıb etmesi lâzım değildir. Onunla müterafık da ayrı da olabilir. Ve aynî sınıfın fı’li olabileceği gibi ayrı bir sınıfın fı’li de olabilir. Lâkin fark, neşre, ilkai zikr ise hepsine müterettib demek olur. عُرْفًا – Hal veya mef’uli lehtir. Hal olduğuna göre at yelesi demek olan urften müstear olarak peyderpey tetabu’ ve tevalî ma’nâsına gelir ki ihsan etmek veya tanınmak ma’nâsına urften: «urf için, ya’ni tanınması lâzım gelen bir iyilik yapılmak, bir ma’ruf ihdas edilmek için» demek olur. Bunda lisanımızdaki idarei urfiyye ta’birini andıran bir ma’nâ vardır. 3. نَشْرًا – Yaymak, dağıtmak ma’nasına yâhud da nüşûr yapmak, ya’ni ölüleri diriltmek, harekete getirmek ma’nasınadır. 5. ذِكْرًا – Zikir, din kitabı, öğüt, ya’ni va’z u nasîhat, ıbret, hatırdan çıkarılmıyacak anıt ma’nalarına geldiğine göre zikir ilka edenler evvelemirde Peygamberlere vahiy getiren Melekler demek olursa da umumiyyetle insanlara öğüt telkîn eden, ıbret ve hatıra bırakan ilham Meleklerine, hâdiselere, kuvvetlere şamil olabilir. Keşşafta bu beş âyet vava nazaran iki kısma ayrılarak şöyle ma’na verilmiştir: Allah sübhânehu Melâikeden bir takımlarına kasem etmiştirki onları emirleriyle irsal eylemiştir de onlar emre imtisalde tehaffüf için rüzgârlar gibi güzergâhlarında önlerine geleni asf ile büküp devirip geçmişlerdir. Bir takımlarına da kasem etmiştirki onlar vahy ile inerlerken cevde kanatlarını neşretmişlerdir. Yâhud arzda şeri’atler neşretmişlerdir. Yâhud küfr-ü cehl ile ölü olan nefisleri diriltmek, nüşûre irdirmek için vahiy getirmişler hak ile bâtılı ayırmışlar, enbiyaya zikir ilka eylemişlerdir. 6. عُذْرًا اَوْ نُذْرًا – OZÜR, ma’zur kılınmak, ya’ni kabahati silmek ma’nâsına,

NÜZÜR de inzar etmek, korkutmak, sakındırmak ma’nâsına masdar olarak zikirden bedel yâhud

mef’uldürler. Ya’ni muhikk olanlara ozr için, mübtıl olanlara inzar için, ma’ziret ma’nasına azîrin veya inzar ma’nasına nezîrin yâhud âzir ve münzir ma’nasına azîr ve nezîrin cem’i de olabilirki üçüncüsünde hâl olurlar. Yine Keşşafta: yâhud: azâb rüzgârlarına kasem etmiştir: onları göndermiştir de büküp büküp devirmişlerdir. Ve rahmet rüzgârlarına kasem etmiştirki ölü erazîye hayat neşretmişlerdir de Allaha şükredenlerle küfredenleri ayırd etmişlerdir «لََاسْقَيْنَاهُمْ مَآءً غَدَقًا لِنَفْتِنَهُمْ فٖيهِ» gibi de bir zikir, bir intibah ilka eylemişlerdir. Ya Allahın ni’metini görüp şükretmek üzere tevbe ve istiğfar ile Allaha i’tizar edeceklere ozr için veya onu tabi’ate hamledip Allaha şükrürden gaflet edenlere inzar için. Ki zikre sebeb olduklarından dolayı mülkıyâtı zikir addedilmişlerdir demek olur. Bundan başka bu ma’nalar âyâtı Kur’an veya Enbiyanın bi’setleri ve beşerin kalbine vârid olan havatır ve deva’î hakkında da mülâhaza olunmuştur. Maamafih bu âyetlerde yalnız sıfatler zikredilmiş olduğu için mevsuflarının ta’yinine kalkışmıyarak ve bu iyzahlar birer misâl gibi addolunarak bu yalnız asıf, neşir, fark, ilkaı zikir denebilen fi’illeri yapmak üzere urf için veya mütevaliyen gönderilen kuvvetler diye anlamak en sâlim ve en şumüllü ma’na olurki bu da Melâike ma’nasında zâhirdir. 11. وَاِذَا الرُّسُلُ – Bu Resuller Peygamberlerde zâhirdir. اُقِّتَتْ – Aslı «tevkîtden» «وُقِّتَتْ» tir. Ya’ni Peygamberlerin intizar ede geldikleri ve ümmetlerine karşı şehadet edecekleri vakıt ve miyade irdirildikleri zaman ki Kıyamettir. 13.

لِيَوْمِ الْفَصْلِ fasl günü, ayırt ve huküm günü 15. وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبٖينَ – bu âyet bu Sûrenin terci’ âyetidir. Bu terci’de mürselâtın sıra sıra tevalîsi manzaralarına da bir işaret vardır.

VEYL, leyl vezninde esasen şerrin hulûlü ma’nâsına olup ba’zan bir musîbetin hudûsü zamanında

fecaati ifade için lisanımızdaki vay, yazık kelimeleri gibi tefeccü’ makamında kullanılır. Bu ma’naca vay haline, yâhud yazık yazık! Demek gibi olurki biz bunları terahhüm makamında da te’essüf makamında da kullanırız. Bir de veyl uçuruma yuvarlanmak gibi berbadlık, helâk ve hasar ma’nasına azâb kelimesi, kahir veya beddu’a olarak kullanılır «وَيْلٌ لَهُ», veyl ona, helâk oldu veya olsun demektir. Veyl Cehennemde bir vadînin veya kapının da ismidir. Veyl deresi,veylkapısı. Bu âyette o günkü fecaatin şiddetini beyan ile inzar ifade ettiği için biz bunu mealde vay haline diye terceme ile iktifa ettik «veyl o gün o tekzîb edenlere» denilse lâfzan daha uygun olursa da lisanımız i’tibariyle vay haline demek kolay geldi: Halbuki mırad fecaatin şiddetini anlatmaktır. Mükezzibîn, her âyette makablindeki mazmuna nazaran mülâhaza olunmak lâzım gelir. Meselâ birincide fasıl gününü, ikincide mücrimlere yapılacak azâbı, üçüncüde Allahın ılmini ve kudretini, dördüncüde beşerin ihtiyac ve mahdûdiyyetini ve kudreti ilâhiyyenin ihatasını ve ni’metini tekzid ma’nalariyle alâkadardır.

21. قَرَارٍ مَكٖينٍ karari mekîn, sağlam oturaklı karargâh, ya’ni rahim 22. اِلٰى قَدَرٍ مَعْلُومٍ Allah tealâ ındinde ma’lûm olan bir kadere, ya’ni mukadder bir vakta değin - ki o vilâdet vaktıdır. 25. كِفَاتًا – kifat, zamm ve cemi’ ma’nasına «كَفْتٌ» ten hısar gibi birbirine zamm ve cemi’ ma’nasına ten hısar gibi birbirine zamm olunarak sıkışıp toplanılacak mahal, dernek yeri ve Ebu Ubeydenin kavlince via’ ya’ni kab demektir. Biz buna mealde tokat dedik, bu tokat, sille ma’nasına tokat zann edilmesin, sürüden sapıp da ekinlere ve bağlara bağçelere dalan firari hayvanların bekçiler tarafından tutulup hapsolundukları mahalle dahi Anadolu Türkçesinde tokat ta’bir olunur. Netekim Tokat kasabasının ismi de bunu andırır. Buna Rumilide ba’zı yerlerde «kapı» ta’bir edildiğide mesmu’um olmuştur. Tevkıfhane ma’nasına kapı altı ta’biri de Anadoluda ma’ruf idi.

Yukarıda «قَرَارٍ مَكٖينٍ», burada «كِفَاتًا» insanların gerek doğmadan evvel ve gerek doğduktan sonra her tavrında vatan ihtiyacına ve bu suretle gerek hayat ve gerek mematında kudreti ilâhiyye ile muhat ve her zaman kabzai kudretinde mevkuf ve mahbûs bulunduklarına tenbih, bununla beraber 27. رَوَاسِىَ شَامِخَاتٍ وَاَسْقَيْنَاكُمْ مَآءً فُرَاتًا – her taraflarından Allahın ni’metleriyle beslenmekte olduklarını ıhtardır. REVASİ, ağır basan oturaklı dağlar.

ŞAMİHAT, başını kaldırmış, mürtefi’, yumru yüce.

29. اِنْطَلِقُوٓا اِلٰى مَاكُنْتُمْ بِهٖ تُكَذِّبُونَ – Ya’ni o mükezzibîne o fasıl günü böyle dinecek: Dünyada o ni’metler içinde mevkuf ve mahbûs bulunduğunuz Arzdan boşanın da orada iken yalan diye tekzîb edegeldiğiniz azâbı boylayın, def’ olun diye tevbîh olunacak, o Arz onlardan boşaltılacak, inkâr ettikleri azâba sevk olunacaklardır ki bu alel umum küffara hıtabdır. Mutlak tekzibin cezasıdır. Bâtıl i’tikadın cezası olmak üzere bilhassa bir kısmına da şöyle denecek: 30. اِنْطَلِقُوٓا haydin buradan boşanın اِلٰى ظِلٍّ ذٖى ثَلٰثِ شُعَبٍ üç çatallı bir gölgeye gidin - Ya’ni Allahın birliğini tanıyan müvehhid mü’minlere mahsûs koyu gölgede Arşın gölgesinde mütena’im ve sayeban olmağa sizin hakkınız yoktur. Siz ona inanmıyordunuz, şirke, teslîse kail oluyordunuz. Şimdi müvehhid mü’minler Arşın gölgesinde, zilli zalîlde gölgelenirlerken siz i’tikad ettiğiniz üç çatallı bir gölgeye sığınınız. Atadan merviy olduğuna göre bu üç çatallı gölge Cehennem dumanının gölgesi diye tefsîr olunmuş, birçok müfessirler bu hatıbı da evvelkinin bir iyzahı gibi telâkkî ederek bunu ta’kıb etmişler. Ve demişlerdirki «duhani Cehennem» üç mevzi’den yükselecek, kâfirler onu ateşten korur zann ederek koşacaklar, en fena bir halde bulacaklardır. Bu surette bu zıl «مَاكُنْتُمْ بِهٖ تُكَذِّبُونَ» nın bir beyanı demek olur. Lâkin Ebu Hayyanın naklettiği vechile: İbni Abbas Hazretleri demiştirki: bu hıtab, Salîbe tapanlara söylenecektir. Mü’minler Allah sayesinde Arşın gölgesinde korunacak, onlara ma’budünüz olan Salîbin gölgesine girin denecek, çünkü salîbin üç şu’besi vardır. ŞU’AB, bir cisimden ayrılan çatallardır اه. Ya’ni Salîbin bir kolu, gövdesi demek olduğundan şu’beleri üçtür. Demekki «ظِلٍّ ذٖى ثَلٰثِ شُعَبٍ» bir üç çatallı gölge» Hıristiyanlığın teslîs akıdesinin, ekanîmi selâsesinin bir remzidir, Salîb onu temsîl eder. Hıristiyanlık bunu ve Âhıreti tekzîb etmiyor, fakat en büyük halâsı bundan bekliyerek buna i’tikad ediyor. Onun için Âhırette o fasıl günü müslimanlar iyman etmiş oldukları halıs tevhid gölgesinde gölgelenirlerken bir üç diye ekanîmi selâse ile teslîse i’tikad edenlere haydin bir üç çatallı teslîs gölgesine gidin denecek, lâkin öyle bir üç çatallı gölge neye yarar? Gölgelendirirmi? Azâbdan korumak için bir faydası olabilirmi? Bunu bir üç çatallı ta’birinden de anlaşılacağı vechile beyan için buyuruluyorki: 31. لَا ظَلٖيلٍ وَلَا يُغْنٖى مِنَ اللَّهَبِ o ne gölgelendirir ne de alevden korur - çünkü çatallıdır. Çatalların arasından alevler hücum eder. Onun için o bir şey’e yaramaz, ona sığınmağa gelmez 32. اِنَّهَا çünkü o - âlev saçan ateş veya o çatallar muhakkak تَرْمٖى بِشَرَرٍ öyle şirareler, kıvılcımlar atarki كَالْقَصْرِ kasır gibi - lisanımızda köşk diye ma’ruf olan kasır burada «dari kebîri müşeyyed» diye tefsîr olunmuşturki maksad büyüklük teşbîhi olduğundan saray gibi demek olur. Ya’ni her biri cesamette ve uzanışta saray gibi 33. كَاَنَّهُ sanki o şerer جِمَالَتٌ صُفْرٌ sarı sarı erkek deve sürüleri gibi - evvelki teşbîh cesamet i’tibariyle bu da renk, kesret ve hareket i’tibariyledir. İbil deve, nâka dişi deve, cemel erkek deve cimâle cemelin cem’i olarak erkek develer demektir. Ve ma’lûm ki erkek deve daha iri ve daha kuvvetlidir. Bizim Anadoluda erkek deveye cemel yerinde hopa ta’bir edilir. İrilik ve kuvvetlilik teşbîhlerinde de hopa gibi denilir. Biz de mealde «sarı sarı hopalar gibi» demekle bu ma’naları anlatmak istedik. İşte o Cehennem ateşi, alevi o çatallardan böyle hem her biri saray gibi büyük hem de hopa sürüleri gibi çok sarı sarı kıvılcımlar atacaktır. Düşünmeliki şirareleri böyle olan alevler ne kadar salgın olacaktır. Artık böyle bir üç çatallı gölgeye sığınmanın ne felâket olduğunu anlamalı 34. وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبٖينَ vay haline o gün yalan diyenlerin - ya’ni gerek o ateşe ve gerek o üç çatallı gölgenin ondan korumayıp böyle bir felâket olduğuna inanmayıp da ona sığınanların 35. هٰذَا يَوْمُ لَايَنْطِقُونَ Onlardan korunanlara gelince: ٤١ اِنَّ الْمُتَّقٖينَ فٖى ظِلَالٍ وَعُيُونٍ ٤٢ وَفَوَاكِهَ مِمَّا يَشْتَهُونَ ٤٣ كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنٖيٓئًا بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ ٤٤ اِنَّا كَذٰلِكَ نَجْزِى الْمُحْسِنٖينَ ٤٥ وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبٖينَ ٤٦ كُلُوا وَتَمَتَّعُوا قَلٖيلًا اِنَّكُمْ مُجْرِمُونَ ٤٧ وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبٖينَ ٤٨ وَاِذَا قٖيلَ لَهُمُ ارْكَعُوا لَايَرْكَعُونَ ٤٩ وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبٖينَ ٥ فَبِاَىِّ حَدٖيثٍ بَعْدَهُ يُؤْمِنُونَ

Meali Şerifi