Müddessir Sûresi 33. Âyet
Mekke · Cüz 29 · Sayfa 576
وَٱلَّيۡلِ إِذۡ أَدۡبَرَ ٣٣
Döndüğü an o geceye
Elmalılı Hamdi Yazır meali
Elmalılı Tefsiri
Bu açıklama 32–56. âyetleri birlikte ele alır.
32. كَلَّا وَالْقَمَرِ ilh... Burada Kamer, gece, sabah kendi ma’nalarında ve cünudi ilâhînin tecelliyatı lemhalarına işaret olmakla beraber Dünyanın zulmete boğulduğu cahiliyye devri içinde nuri nübüvvetin doğuşu ve o gecenin zevale yüz tutuşu ve parlamak üzere bulunan hayır ve hakikat sabahının yaklaşışı demleriyle İslâm güneşinin tulû’u hengâmına da iyma vardır. Ve hattâ asıl maskîkaleh budur. 35. اِنَّهَا muhakkak o sekar لَِاحْدَى الْكُبَرِ herhalde kübraların birisidir. - Ya’ni en büyük beliyyelerin birisidir. 36. نَذٖيرًا لِلْبَشَرِ inzâr etmek, kocundurmak i’tibariyle beşeri, yâhud münzir olarak beşeri - bunu ba’zıları Sûrenin evveline merbut demişlerdir ki «قُمْ نَذِيرًا» demektir. 38. كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ رَهٖينَةٌ her nefis kazancına bağlıdır. - Ya’ni Allah indinde borclu olarak kazancına rehindir. Saadet ve felâketi kazancıyle mütenasibdir. Çalışır güzel ameller yapar, Allaha borçlarını öderse kendisini kurtarır (Sûrei Turda «كُلُّ امْرِىءٍ بِمَا كَسَبَ رَهٖينٌ» bak) 39. اِلَّآ اَصْحَابَ الْيَمٖينِ ancak ashabı yemîn müstesna - ki bunlar yalnız kendi kesiblerine merhûn kalmıyarak takdiri ezelîde Allah tealânın mahza fadl-ü kereminden nasîbleri, kısmetleri ziyade takdir edilmiş olan bahtiyarlardır. Çünkü adl-ü hakîm olan Allah tealâ herkese kesbiyle mütenasib bir ecir verir, kimsenin hakkını zayi’ etmez. Hukuk noktainazarından hepsini müsavî yaratmış, kesbine bağlamış olmakla beraber lâyüs’elü ammâ yef’al olduğu için mahza fadl ü lütuf noktainazarından hepsinin mukadderatını ve mazheriyyetini müsavî kılmamış, kimine az, kimine çok vermiş, kimini de fazla fadlından mahrum kılarak yalnız kesbine birakmıştır. İnsanları sair hayvanattan, mümtaz olarak yaratması bir kesb işi değil, mahzı fadl olduğu gibi insanları da muhtelif meratibde yaratması Enbiya ve Evliyayı yüksek mazheriyyetlerle mümtaz kılması ve Enbiyanın ba’zısını ba’zısına tafdîl buyurması, mazheriyyeti Muhammediyyeyi hepsinden üstün kılması da bu kabîldendir. Bu suretle meratibi âliyenin bir çoğu kesbile istihsal edilemez, bu ise «لَيْسَ لِلْاِنْسَانِ اِلَّا مَاسَعٰى» mazmununa münafî düşmez. Zira kesb-ü sa’yinden başkası insanın kendi hakkı değil, mahzı fadıldır. Maamafih istisna, muttasıl olduğuna göre ashabı yemîn onun da bir istisnası sayılmak lazım gelir. Şu halde burada ashabı yemîn, Sûrei Vakıada geçen ashabı yemînden ehass, sabikun gibi mümtaz bir ma’nada demektir. Bunun tefsirinde melâike, muhlıs mü’minler, etfali müslimîn, mîsakı fıtrette sağ tarafta vaki’’ olanlar, ya’ni «هٰٓؤُلٰآءِ خَلَقْتُهُمْ لِلْجَنَّةِ وَلَآ اُبَالِى وَ هٰٓؤُلٰآءِ خَلَقْتُهُمْ لِلنَّارِ وَلَآ اُبَالِى» şunları Cennet için yarattım ehemmiyyet vermem, şunları da Cehennem için yarattım yine ehemmiyyet vermem» hadîsi kudsîsinde Cennet için yaratılmış olanlardır, diye muhtelif rivayetler vârid olmuştur. Etfali müslimîn rivayeti Hazreti Alîden deniliyor. Bunlar kesibleri olmadan atalarının maıyyetinde Cennete girecekleri cihetle istisna edilmiş oluyorlar. Bu rivayet de gösteriyorki bu istisna ehli kesb içinde Cennete girecek yok demek değil, lâkin bir takımlarının kesiblerine bağlı olmadan veya kesblerinin degerinden fazla olarak mahzı fadl ile müstesna surette Cennete gireceklerini anlatmış oluyor. Gerçi bundan Cennete girmek mahzı fadl olduğunu iş’ar eden bir ma’na varsa da bu ma’na «لَهَا مَا كَسَبَتْ» düsturunu ibtal değildir. Kesibde husni amele muvaffakkıyyet dahi esas i’tibariyle Allah tealânın bir fadl-ü tevfîkı olmasına nazaran hepsini de fadli ilâhîye nisbet doğru olmakla beraber burada maksad kesbin ehemmiyyetini iskat etmek degil «اِنَّ الَّذٖينَ سَبَقَتْ لَهُمْ مِنَّا الْحُسْنٰٓى» mantukunca kaderleri yaver olan ve kesb ile irilemiyecek mertebeler kendilerine mahzı lûtf olarak verilmiş bulunan güzîde havass istisna edilmek şartiyle umumun felâh ve felâketi kesbi ne merbut bulunduğunu beyan ile kesbin kıymetini iş’ardır. İnzarın, tezkirin asıl fâidesi de budur. Binaenaleyh burada yemîn iki ma’nâ ile mülâhaza olunabilir:
BİRİNCİSİ, kaderde sağ tarafta vaki’’ olmuş, hiç kesibleri olmadan kaderleri yaver kılınmış kimseler
demektir. Meselâ Peygamberin nübüvvet risaleti «اَهُمْ يَقْسِمُونَ رَحْمَةَ رَبِّكَ» âyetinden de anlaşıldığı üzere kesbinin hiç dahli olmayan bir mevhibe, bir rahmeti ilâhiyyedir.
İKİNCİSİ, yemîn, ahd ve mîsak ma’nasına olmasıdır. Çünkü mîsakı fitrî ile ahdi ilâhîye dâhil olmuş ve
yemînlerine sadık kalmış kimseler kesblerinden mes’ul ve müstefid olmakla beraber netice i’tibariyle yalnız kesiblerine bağlı olmayıp kesiblerinden çok fazla ni’met ve saadetlere irerlerki bunun misali bir ferdin tek başına çalışmasiyle içtima’î bir mukaveleye merbut olarak cem’iyyet halinde çalışması arasındaki farktır. Zira cem’iyyetle yaşıyanlar yalnız kendi kesiblerinden değil, cem’ıyyetlerinin kıymetine ve mukavelelerindeki sadakatlerine göre yekdiğerinin müşterek ve mütekabil mesa’isinden yüksek bir surette istifade ederler. Dağınık kesiblerin zahmeti çok, verimi az olduğu halde bir yemîn ve mîsaka bağlanarak muhtelif kesiblerini sadakatle birleştirmiş ve amellerinin tevzi’ ve iştîrâk noktalarına hep bir ruh ile sarılarak cemaatle yürümüş olanlar her biri kendi kesbinden müstefid olmakla beraber yekdiğerin kesiblerinden de mütezayid bir surette nasîb alırlar. Ve işte Allaha ve Resulüne ve Âhıret gününe iyman edip de Sekarden korunarak hak yolunda ruhlarını ve mesa’ilerini tevhid etmiş olan ve aynî kıbleye müteveccih olarak yürüyen halıs iyman sahibleri kendi kesiblerine bağlanmakla kalmayıp fadli ilâhîden müstesna bir surette nasîb alan ashabı yemîndirler. Soldakiler, çalışmıyanlar, yâhud tek başına çalışan, kendi keyfine oğraşan yemînsizler kendi kesibleriyle boğuşurken bu ashabı yemîn 40. فٖى جَنَّاتٍ Cennetlerdedirler. 41. يَتَسَآءَلُونَ عَنِ الْمُجْرِمٖينَ Mücrimlerden soruştururlar - mücrimlerin hallerinden kendi aralarında konuşur, bahseder. Birbirlerine sorar yâhud sordururlar. Bu suâl tevbîh ve tahsîr için denilmiş ise de evvelemirde tahkîkı hakk ile cürümlerinin mahiyyetine göre şefaat imkânını teharrî için bir hasbihal veya istintak olmak «فَمَا تَنْفَعُهُمْ شَفَاعَةُ الشَّافِعٖينَ» siyakına daha uygun görünür. Bu soruşturmanın bu suretle hikâye ve beyanı da mücrimlerin hallerini ve mahkûmiyyetlerinin sebeblerini sorup araştırarak hakkı tebeyyün ettirmek ve ona göre hayr-u salâh için çalışmak, ashabı yemînin hasleti olduğunu anlatmak, bununla beraber ta’dad olunacak cürümlerin sahibi mücrimlerin Âhırette şefaat ile de halâslarına ihtimâl olmadığını Dünyadakilere ıhtar ile nasîhat etmek içindir. 42. مَاسَلَكَكُمْ فٖى سَقَرَ sizi Sekare sokan nedir? - Ya’ni bu Cehenneme girmenize sebeb olan cürmünüz nedir? Bu suâl, ashabı yemînin birbirlerine değil de mücrimlere bizzat veya bilvasıta sordukları suâldir. Sahib keşşaf derki bu, ashabı yemînin birbirlerine suâllerini beyan değildir. Öyle olsaydı «مَاسَلَكَهُمْ فٖى سَقَرَ» onları sekare sokan nedir? Denilmesi lâzım gelirdi. Bu onların sorduğu vasıtanın ifadesini hikâyedir. Ya’ni sorulanlar böyle anlatırlar: o mücrimlere sizi Sekare sokan nedir? Dedik 43. قَالُوا dediler لَمْ نَكُ مِنَ الْمُصَلّٖينَ biz namaz kılanlardan değildik 44. وَلَمْ نَكُ نُطْعِمُ الْمِسْكٖينَ ve miskîni ıt’am etmezdik - fakîre yemek vermez, karnını doyurmak çaresini aramazdık, ya’ni Allahın emrini tanımaz ve kullarına acımazdık 45. وَكُنَّا نَخُوضُ مَعَ الْخَآئِضٖينَ ve dalanlarla beraber dalar dururduk - boş lakırdılar, beyhude işler, şunun bunun aleyhinde lehinde mâlâ, ya’ni sözler, vakıtları öldüren, keyf-ü hevaya tealluk eden bâtıl şeylere dalan gafillerle beraber kendimizden geçer dalar giderdik 46. وَكُنَّا نُكَذِّبُ بِيَوْمِ الدّٖينِ ve din gününe, ya’ni ceza gününe yalan derdik inanmazdık dediler - Namaz kılmamanın, fukaraya bakmamanın, dalanlarla beraber dalıp gitmenin asıl sebebi de bu iymansızlık bu küfürdür. 47. حَتّٰىٓ اَتٰينَا الْيَقٖينُ Ta bize o yakın, ya’ni ölüm gelene kadar bu halde devam ettik - ancak ölüm gelince ceza gününün hakk olduğunu yakînen anladık dediler, işte kendilerini Cehenneme sokan cürümlerini böyle haber verirler. 48. فَمَا تَنْفَعُهُمْ شَفَاعَةُ الشَّافِعٖينَ Onun için de onlara şefaatçilerin şefaati fâide vermez - çünkü iymansız gitmişlerdir. Demekki o gün mü’minlere şefaat olacak, bunlar da tekzîb etmeseler, küfre kitmeselerdi belki ashabı yemînin onlara şefaati de mümkin olabilecekti. Lâkin bu cürümleri işlemiş, küfr ile gitmiş oldukları tehakkuk eden mücrimler kendilerini kurtaracak, amel yapmamış oldukları gibi şefaatçilerin hepsi de şefaat edecek olsa fayda vermez, hakikat tebdil olunmaz. Onlar kesibleri olan cürümlerin cazası olarak o Sekare dalar giderler 49. فَمَا لَهُمْ عَنِ التَّذْكِرَةِ مُعْرِضٖينَ Şimdi o tezkireden yüz çevirmekle kendilere ne fâide var? - Bu Kur’andan yüz çevirmekte, o yakîni ıhtar ile edilen nasîhatten kaçınmalarında kendileri için bir faydamı var? Ögütten yüz çevirmekle o akıbetten kurtulacaklarını mı zann ediyorlar? O tezkireden öyle yüz çeviriyorlarki 50. كَاَنَّهُمْ حُمُرٌ مُسْتَنْفِرَةٌ sanki ürkmüş yabânî eşekler 51. فَرَّتْ مِنْ قَسْوَرَةٍ kasvereden firar etmekteler. -
KASVERE, «kasr» den müştakk olarak zorlu, zorba demek gibi olup zorlu avcı alayı veya arslan
ma’nalarına geldiği beyan olunuyor. Ekser lügaviyyun kasvere arslan demişlerdir. Bunun Habeş lügatı olduğu da rivayet olunmuştur. İşte Kur’an ile verilen Allah nasîhatinden kaçan, onu dinlemek istemiyen budalalar öyle ürküp kaçıyorlar. Halbuki o zavallı hımarı vahşilerin kaçmaları bir naçarlık olmakla beraber yine tehlükeden kaçmaktır. Onda belki bir halâs, bir fayda melhuzdur. Ögütten kaçan bu budalalar ise tehlükeden degil, halâstan, halâskârdan kaçıyor faydalarını birakıp helâke koşuyorlar. 52. بَلْ يُرٖيدُ كُلُّ امْرِىٍٔ مِنْهُمْ اَنْ يُؤْتٰى صُحُفًا مُنَشَّرَةً Hayır o kadar da degil, belki onlardan her kişi kendisine ayrı ayrı dağıtılmış sahîfeler halinde tezkire getirilmesini istiyor. - Umumî bir tezkire ile iktifa etmek istemiyor. Her biri ziyafete da’vet olunur gibi hususî bir tezkire ile ayrıca da’vet olunmasını isteyor, vazîfesine, menfaatine koşmak için kibirleniyor da herbiri yarın ecelin geldi, şu, şu vazîfeleri yapıp hazırlanarak gelmeniz tebliğ olunur diye ayrı bir tezkire bekleyor veya her biri bir Peygamber olmasını arzu ediyorki bu budalalık evvelkinden çok fazlâdır. 53. كَلَّا Hayır, öyle şey yok - herkes için ayrı bir tezkire, ayrı bir kitab gelmesine ihtimal yok, bununla beraber öyle de olsa yine gelmezler بَلْ doğrusu onlar لَا يَخَافُونَ الْاٰخِرَةَ Âhıretten korkmuyorlar - bu tezkireye icabet etmiyenlere sonunda ceza edileceğine inanmıyor, sonunu saymıyorlar. 54. كَلَّآ hayır, iş zannettikleri gibi değil - korkunç bir Âhıret var. اِنَّهُ تَذْكِرَةٌ işte o bir tezkiredir. - Bir ıhtardır. 55. فَمَنْ شَآءَ ذَكَرَهُ Artık herkim isterse düşünsün - mazmununu anlasın, iycabına göre hareket etsin 56. وَمَا يَذْكُرُونَ اِلَّآ اَنْ يَشَآءَ اللّٰهُ maamafih Allah dilemeyince düşünmezler هُوَ اَهْلُ التَّقْوٰى وَاَهْلُ الْمَغْفِرَةِ takvaya ehil de mağfirete ehil de odur. - Azâbından korkulup korunulacak olan da o, mağfiret edecek de odur. Ondan korkmıyan ne Âhırette ne Dünyada hiç bir şeyden korkmaz, korunmaz, ondan başkası da ne günahları mağfiret edebilir, ne koruyabilir. Onun için her hikmetin başı Allah korkusu, Allah mahabbetidir. İmam Ahmed, Tirmizî, neseî, İbni Mace, Hâkim ve daha başkaları, Hazreti Enesten rivayet etmişlerdi. Resulâllah sallâllahü aleyhi vessellem bu âyeti «هُوَ اَهْلُ التَّقْوٰى وَاَهْلُ الْمَغْفِرَةِ» okudu da dediki: rabbınız böyle buyurdu: «اَنَا اَهْلٌ اَنْ اُتَّقَى فَلَا يُجْعَلْ مَعِى اٰلِهَةَ فَمَنِ اتَّقَانِى فَلَمْ يَجْعَلْ مَعِى اِلٰهًا اٰخَرَ فَاَنَا اَهْلٌ اَنْ اُغْفِرَ لَهُ» ben ittika olunmağa, korkulup vikayesine sığınılmağa ehlim, benimle beraber başka bir ilâh yapılmasın, herkim benden korkar da benimle beraber başka bir ilâh tutmazsa ben onu mağfirete ehlim». Hakîmi Tirmizî Nevadirilusulde Hazreti Hasenden tahric ettiği bir hadîste demiştirki: Resulullah sallâllahü aleyhi vessellem şöyle söyledi: Allah tealâ buyuruyorki, kulum bana iki elini kaldırır duâ ederse ben o elleri mağfiretsiz reddetmekten haya ederim, Melâike ey bizim ilâhımız o mağfirete ehil değil dediler, Allah tealâ buyurduki lâkin ben tekvaya da ehlim, mağfirete de ehim, sizi işhad ederimki ben onu mağfiret ettim» اه. Yarab! Bu kulunu da o koruduğun, mağfiretine irdirdiğin kulların zümresine ilhak eyle, Sensin ehlüttavka, sensin ehlülmağfire.