AyetSûreler

Mâide Sûresi 81. Âyet

Medine · Cüz 6 · Sayfa 121

وَلَوۡ كَانُواْ يُؤۡمِنُونَ بِٱللَّهِ وَٱلنَّبِيِّ وَمَآ أُنزِلَ إِلَيۡهِ مَا ٱتَّخَذُوهُمۡ أَوۡلِيَآءَ وَلَٰكِنَّ كَثِيرࣰا مِّنۡهُمۡ فَٰسِقُونَ ۝٨١

Eğer onlar, Allah’a, Peygamber’e ve ona indirilen Kur’ân’a inanmış olsalardı, kâfirleri dost tutmazlardı. Fakat onların çoğu yoldan çıkmış kimselerdir

Elmalılı Hamdi Yazır meali

Elmalılı Tefsiri

Bu açıklama 77–80. âyetleri birlikte ele alır.

Eğer Allah ve Peygambere ve ona indirilene iymanları olsa idi o kâfirleri yâr tutmazlardı, lâkin onların çoğu iymandan uzak fasıklard Ya Muhammed 77. قُلْ de ki يَآ اَهْلَ الْكِتَابِ ey Ehli kitab ve alel’husus ey Nesârâ لَا تَغْلُوا فٖى دٖينِكُمْ غَيْرَ الْحَقِّ dininizde haksız gulüvv etmeyiniz.»- Gulüvv, esasında oku ileriye atmaktır. Bundan her hangi bir şeyin kadr-ü menzilesini geçmek ve haddini tecavüz edib ileriye gitmek ma’nasına tefri’ ve tevsi’ olunmuştur. Buradan anlaşılıyor ki dinin haddi haktır. Ve Ehli kitabın bulundukları dinde hakda vardır batıl da. Kezalik dinde gulüvv iki türlüdür. Birisi haklı gulüvv diğeri haksız gulüvvdür. Haklı gulüvv, dinin hâkaikını tefahhus ve dekaikını teftiş-ü tetkık etmek ve delâil-ü berahinini tahsıl ile ahkâmını kemali dikkatle tatbik eylemelidir ki buna salâbet, ittika, vera’, ictihad mücahede, gayret ve hamiyyeti diniyye dahi ta’bir olunur. Âyet bunu nehyetmemiş belki tervic eylemiştir. Hakk olan hususatta ne kadar ileri gidilse ifrat ve taassub sayılmaz. Diğeri ise bâtıl ve haksız olan gulüvvdür ki bu da edilleye göz yumub şübheler arkasına düşerek ifrat veya tefrıt ile hakkı tecavüz etmek ve zâhir olan hakkı teslim etmeyib hılâfını iltizam eylemektir ki buna da taassub ve hamiyyeti cahiliyye ta’bir olunur. Âyet «غَيْرَ الْحَقِّ» diye işte bu nevi’ gulüvvü nehyetmiştir. Ya’ni dinde hedefiniz daima hakk olsun, kör bir taklid, kuru bir taassub ile ifrat veya tefrıta sapıb hakkı tecavüz etmeyiniz. Haksızlık yapmayınız, nâhak şeylerde ısrar etmeyiniz. Ey Nesârâ siz Mesîhin hakk olan risaletini ileri geçib de onu ma’budluk mertebesine çıkarmayınız, ey Yehud siz de onun risalet-ü nübüvvetini inkâr ve kadr-ü menzilesini tenzil edib de Allahın bahşettiği hakkına tecavüz etmeyiniz. وَلَا تَتَّبِعُوٓا اَهْوَٓاءَ قَوْمٍ قَدْ ضَلُّوا مِنْ قَبْلُ وَاَضَلُّوا كَثٖيرًا وَضَلُّوا عَنْ سَوَآءِ السَّبٖيلِ ve bundan evvel, ya’ni bi’seti Muhammediyyeden mukaddem dininizden muhakkak sapmış dalâlete düşmüş, bir çoklarını da ıdlâl etmiş sapıtmış ve sonra bi’seti Muhammediyye ile gösterilmiş olan doğru yoldan yan çizmiş bir kavmin, ya’ni seleflerinizin hevalarına tabi’ olmayınız. Onları taklid edib arkalarından gitmeyiniz.» -Görülüyor ki bu âyette bunların «ثُمَّ انْظُرْ اَنّٰى يُؤْفَكُونَ» medlûlünce nasıl ve nereden çevrilib âyâtı haktan saptırıldıklarının bir beyanı vardır: 1- Esasen dinlerinde hakkı hedef ittihaz etmemeleri,

2- Bu sebeble haksız gulüvv-ü taassüb etmeleri,

3- Seleflerini kör körüne taklid etmeleri, 4- Hevâ ve temayülâtı nefsaniyyeye ittiba’ etmeleri ki birincinin de sebebini teşkil eyler. Ve işte iyman ile küfrün, dini hakk ile dini bâtılin mebdei farikı budur. İlâhı hakka ubudiyyet, hevayı nefse ubudiyyet ki zamanımızda hissiyatına tabi’ olmak ta’bir olunur. Demek ki Mesîha ilâh diyenlerin ledettahkık Mesîha değil, mücerred kendi hevalarına taabbüd edenlerdir. Buna mukabil Mesîha tecavüz edenler de yine kendi hevalarına teabbüd edenlerdir. Binaenaleyh Mesîha ilâh diyen Nesârâ Yehudun zıddına gitmiş görünmekle beraber hevaya ittiba’ etmek, hissiyyat-ü taassub arkasında koşmak i’tibariyle Yehudun yoluna gitmişler ve onlara tabi’ olmuşlardır.

İşte böyle dall-ü mudıl kimselerin hevalarına ittiba’ etmeyiniz ve bu hıtaba karşı da haksız gulüvv edib bizim seleflerimizde böyle kimseler yoktur demeyiniz. Zira 78. لُعِنَ الَّذٖينَ كَفَرُوا مِنْ بَنٖىٓ اِسْرَٓائٖيلَ عَلٰى لِسَانِ دَاوُدَ وَعٖيسَى ابْنِ مَرْيَمَ Beni İsraîlden küfredenlere hem Davudun lisanı hem de Isa ibni Meryemin lisanı ile lâ’net edildi.» -Ekser müfessirîn demişlerdir ki lisanı Davud ile la’net Eshabı sebte, lisanı Isa ile la’net Eshabı Mâideye olmuştu. Eyle Ehalisi Sebt günü taaddi ettikleri zaman, Dâvûd aleyhisselâm onlara la’net etmiş, Maymunlara dönmüşler (sûrei A’rafa bak), Eshabı Mâide de bu sûrenin nihayetine doğru geleceği üzere «Mâide» nin nüzulünden ve onunla mütena’im olduktan sonra nankörlük etmişler, Isa aleyhisselâm da bed dua ve la’net etmiş hınzirlere dönmüşler ذٰلِكَ bu la’net بِمَا عَصَوْا وَكَانُوا يَعْتَدُونَ bu nankörlüklerin ısyan etmeleri ve tecavüz eder olmaları sebebile idi. Ya’ni 79. كَانُوا لَا يَتَنَاهَوْنَ عَنْ مُنْكَرٍ فَعَلُوهُ yaptıkları bir münkerden biribirlerine nehyetmezlerdi لَبِئْسَ مَا كَانُوا يَفْعَلُونَ vallahi ne fena yapıyorlardı!»- Madem ki la’netin sebebi ısyanları ve hakka tecavüzü ı’tiyad etmeleri idi demek oluyor ki bunlardan sonra ısyan ve tecavüz ve haksız gulüvvedenler dahi tıbkı onlar gibi lisanı Davud ve Isâ ile mel’undurlar.

Ey muhatab! Şimdi 80. تَرٰى كَثٖيرًا مِنْهُمْ يَتَوَلَّوْنَ الَّذٖينَ كَفَرُوا din-ü iyman iddiasında bulunan bu Ehli kitabdan bir çoğunu görürsün ki -Resulullaha ve mü’minlere buğuzlarından nâşik âfirlere ya’ni müşriklere pek sıkı dostluk ediyorlar -müşriklerden tarafa oluyorlar, onların velâyeti arkasına düşüyorlar لَبِئْسَ مَا قَدَّمَتْ لَهُمْ اَنْفُسُهُمْ vallahi nefisleri kendileri için kıyamet gününe ne fena şey takdim ettiler ki şudur: اَنْ سَخِطَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ وَفِى الْعَذَابِ هُمْ خَالِدُونَ Allah kendilerine hışmetti ve azabda muhalleddirler.»- Çünkü Allaha da iymanları yok o Peygambere de 81. وَلَوْ كَانُوا يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالنَّبِىِّ وَمَآ اُنْزِلَ اِلَيْهِ eğer bunlar Allaha ve o Peygambere ve ona inzal olunana iyman eder olsalardı مَا اتَّخَذُوهُمْ اَوْلِيَآءَ Allahın ve Peygamberin düşmanı olan o kafirleri dost tutmazlar, evliya tanımazlardı وَلٰكِنَّ كَثٖيرًا مِنْهُمْ فَاسِقُونَ ve lâkin bunların bir çoğu dinden çıkmış fasıklardır.» -Mâzîde «مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَعَمِلَ صَالِحًا» olmadıkları gibi bugün de değildirler, badema olmaları da müsteb’addir. Bil’akis tuğyan ve teaddilerini artıracaklardır. Mü’minleri hoşlanmamaları, dîni islâm ile istihza etmeleri de bundardı. Bunun için mü’minler bunları dost bilmemeli ve bunlar gibi olmamalıdırlar. Allahın bahşettiği ni’meti islâmı unutmamalı, nankörlük etmemeli, misaklarını bozmamalı, ahidlerini, akidlerini ifa etmeli, ameli salih yapmalı. «قَوَّامٖينَ بِالْقِسْطِ شُهَدَآءَ لِلّٰهِ» olmamalıdırlar.

Görülüyor ki bu âyetin mazmunu evvelâ bunlarda «مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَعَمِلَ صَالِحًا» şartının halen dahi intifasını tasrih ve fasılasile tâ yukarıdaki «وَاَنَّ اَكْثَرَكُمْ فَاسِقُونَ» fasılasını te’kid ve o âyeti ıhtar ve oradan daha mâkabline doğru bir ircaı nazar ettirmiştir. Demek ki burada Sûrenin başına kadar girisin geri bir mülâhaza daha yapılacak ve tekrar dönülüb mâba’dine devam edilecektir. Şayanı dikkattir ki yukarıda ekserinin fasık olduğu söylendiği halde buradada kesîr ta’bir buyurulmuş, ya’ni bir çoğu denilmiştir. Gerçi eksere dahi kesîr denilebilirse de «كَثِيرُهُمْ» ile «كَثِيرًا مِنْهُمْ» ya’ni çoğu ile bir çoğu ta’birleri arasında fark da vardır. Bu fark bize şu iki ma’nadan birini ıhtar eder:

1- Demek ki ikinci fisk evvelkinden eşeddir. Ekserin fiskı taatsizlik ma’nasına fisıktı ki i’tikadsız olub olmamaktan eamdır, ekseriyyetin Ehli kitab olmaktan çıkmasını istilzam etmez. Bir çoğunun fıskı ise bütün bütün küfr-ü tugyan ile Ehli kitab olmaktan huruç ve irtidad ma’nasına bir fisktır ki obirinden eşedd bir şerdir.

2- Her ikisinde fisk aynı ma’naya olmakla beraber demek ki dini islâmın intişarı ve bu hıtabatı Kur’aniyyenin feyzi te’siri ile Ehli kitabın ekseriyyeti fasikası azalmış «وَلٰكِنَّ كَثٖيرًا مِنْهُمْ فَاسِقُونَ» kalmışlar, fakat bu kesîrin fiskı «وَلَيَزٖيدَنَّ كَثٖيرًا مِنْهُمْ مَآ اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ طُغْيَانًا وَكُفْرًا» medlûlünce keyfiyyet i’tibariyle eski ekseriyyetin fiskından çok ziyade, çok şiddetli olmuştur. Filvakı’ dini islâmın intişarı evvel emirde bütün kitabları ve edyanı cami’ yeni bir kitab etrafında toplanan salih ve müstakım yeni bir ümmet, yeni bir Ehli kitab teşkil etmiştir. Saniyen umumiyyetle Ehli kitab üzerinde bir hissi salâh uyandırmış, salisen Ehli kitabın ekaliyyeti mü’mine ve salihası islâma iltihak etmiş, diğer taraftan ekseriyyeti fasika kalmıştır. Sonra bu ekseriyyeti fasikanın bir çoğu da müsliman olmamakla beraber az çok bir intibahı salah ile islâm tabi’iyyetine girmiş, zimmeti islâmı kabul eylemiş, ve bu suretle eski fisıklarının bir çoğundan vaz geçmiştir. Bu suretle o ekseriyyeti fasika azalmış, fakat buna mukabil bir çoğu da hakkı büsbütün unutmuş, gayz-u taassuba sarılmış, küfr-ü tuğyanını artırdıkça artırmış, her münkeri terviç etmiş, islâma husumette müşriklerle beraber olmuş ve hatta daha ileri gitmiş, lisanı Davud ve Isa ile tel’in edilen mel’unlar menzilesine düşmüştür. Binaenaleyh mukaddema «وَاَنَّ اَكْثَرَكُمْ فَاسِقُونَ» hıtabına lâyık olan Ehli kitab, kemmiyyet noktai nazarından eski haline nazaran «وَلٰكِنَّ كَثٖيرًا مِنْهُمْ فَاسِقُونَ» kalmış ve fakat keyfiyyet noktai nazarından «شَرٍّ مِنْ ذٰلِكَ مَثُوبَةً عِنْدَ اللّٰهِ اَنْ سَخِطَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ وَفِى الْعَذَابِ هُمْ خَالِدُونَ» olmuşlardır. Demek ki Ehli islâm misakı iyman ve salâha gereği gibi riayette devam ve hayratta müsabaka ile mücahedeye ıkdam ettikçe fisk azalacak, salâhı âlem tezayüd edecek, herkes «لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَاهُمْ يَحْزَنُونَ» sirrine mazhariyyetle mes’ud olacak ve aksi halde müslimanların hali de Ehli kitabın haline dönecek fasıklara mahkûm olub onların sürüklediği azaba düşeceklerdir.

Bu tafsılâttan ve fiskın azalmasından anlaşıldı ki Ehli kitab içinden evvelâ ekseri fasikîne, sonra da kesîri fasikîne tekabül eden birer kısım vardır ki haksız gulüvv-ü taassubdan sakınır mu’tedil bir ümmeti muktasıdedirler. Bunların bir kısmı ekseriyyeti fasikaya iştirak etmemiş, evvel-ü âhir iyman-ü salâhlarını muhafaza etmişler, Musaya olduğu gibi Isâya, Isâya olduğu gibi Hâtemül’enbiyaya da iyman eylemişlerdir. Bunların hallerinde bir fark varsa mukaddema o Peygamber, o ruhı hak gelecek diye iyman ederken gelince de geldi diye iyman etmiş ve münzelâtı sabıka ile beraber münzelâtı lâhıkayı da ikame eylemiş olmalarından ıbarettir. Diğer kısmı ise mukaddema ekseriyyeti fasikadan olduğu halde bil’ahare intibah hasıl etmiş, tevbekâr olmuş ve obirlerine iltihak ederek kesîri fasikîne mukabil ahzı mevkı’ etmişlerdir veya edeceklerdir ki işte bunlar «مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَعَمِلَ صَالِحًا» dırlar.

Acabâ bunlar içinde Yehud ve Nesârâ da aynı nisbette midirler? Yoksa farklı mıdırlar? Bu noktai nazardan Yehud ile Nesârâyı mukayeseye gelince: Filvakı’ bunların ikisinin de çoğu fasıktır, fasıklar da mü’minleri sevmezler, adavet ederler. Maamafih hepsinin derecei adavetleri ve kabiliyyeti meveddetleri de müsavi değildir. Ya Muhammed!. ٨٢ لَتَجِدَنَّ اَشَدَّ النَّاسِ عَدَاوَةً لِلَّذٖينَ اٰمَنُوا الْيَهُودَ وَالَّذٖينَ اَشْرَكُوا وَلَتَجِدَنَّ اَقْرَبَهُمْ مَوَدَّةً لِلَّذٖينَ اٰمَنُوا الَّذٖينَ قَالُوٓا اِنَّا نَصَارٰى ذٰلِكَ بِاَنَّ مِنْهُمْ قِسّٖ يسٖ ينَ وَرُهْبَانًا وَاَنَّهُمْ لَا يَسْتَكْبِرُونَ ٨٣ وَاِذَا سَمِعُوا مَآ اُنْزِلَ اِلَى الرَّسُولِ تَرٰٓى اَعْيُنَهُمْ تَفٖيضُ مِنَ الدَّمْعِ مِمَّا عَرَفُوا مِنَ الْحَقِّ يَقُولُونَ رَبَّنَآ اٰمَنَّا فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِدٖينَ ٨٤ وَمَا لَنَا لَا نُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَمَا جَآءَنَا مِنَ الْحَقِّ وَنَطْمَعُ اَنْ يُدْخِلَنَا رَبُّنَا مَعَ الْقَوْمِ الصَّالِحٖينَ ٨٥ فَاَثَابَهُمُ اللّٰهُ بِمَا قَالُوا جَنَّاتٍ تَجْرٖى مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِدٖينَ فٖيهَا وَذٰلِكَ جَزَآءُ الْمُحْسِنٖينَ ٨٦ وَالَّذٖينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَآ اُولٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَحٖيمِ

Meali Şerifi