AyetSûreler

Mâide Sûresi 73. Âyet

Medine · Cüz 6 · Sayfa 120

لَّقَدۡ كَفَرَ ٱلَّذِينَ قَالُوٓاْ إِنَّ ٱللَّهَ ثَالِثُ ثَلَٰثَةࣲۘ وَمَا مِنۡ إِلَٰهٍ إِلَّآ إِلَٰهࣱ وَٰحِدࣱۚ وَإِن لَّمۡ يَنتَهُواْ عَمَّا يَقُولُونَ لَيَمَسَّنَّ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ مِنۡهُمۡ عَذَابٌ أَلِيمٌ ۝٧٣

Allah, üçün üçüncüsüdür" diyenler elbette kâfir olmuşlardır. Oysa tek ilâhtan başka ilâh yoktur. Eğer söylediklerinden vazgeçmezlerse, elbette onlardan inkâr edenlere acı bir azap dokunacaktır

Elmalılı Hamdi Yazır meali

Elmalılı Tefsiri

لَقَدْ كَفَرَ الَّذٖينَ قَالُوٓا اِنَّ اللّٰهَ ثَالِثُ ثَلٰثَةٍ وَمَا مِنْ اِلٰهٍ اِلَّآ اِلٰهٌ وَاحِدٌ vahid, ya’ni vahdaniyyetle mevsuf ve kabuli şirketten münezzeh bir ilâhdan başa hakikatte ıbadete müstahık olabilecek hiç bir ilâh, hiç bir ma’bud mevcud olmadığı halde üç ilâh farz edib de «Allah üçün üçüncüsüdür.» diyenler kasem olsun ki muhakkak küfrettiler.» -Bir hayli müfessirîn «salisü selâse: ehadü selâseti alihe» ya’ni üç ilahın biri demek olduğunu söylemişler ve ba’zıları bilhassa üçüncü ma’nasına tertib maksud olmadığını da tasrih etmişlerdir. Zira lisanı Arabda sani, salis, rabi’ ilh... diye ismi fail vezninde olan ismi adedler, bir ismi aded, bir de şibih fiil olan ismi fail olmak üzere isti’mal olunur. İsmi fail olunca, sanî vahid; salisü isneyn, rabiu selâse gibi bir mertebe aşağısına muzaf kılınarak onun haricindeki mertebeyi gösterir ki tasyir ifade eder. «Biri ikileyen, ikiyi üçleyen, üçü dörtleyen» demek olur. Diğerinde ise mücerred kendi hali kasdedilir. «ثَالِثُ ثَلَاثَةٍ» gibi aynı adede muzaf kılınır ve «üçün biri demek olur» diye kütübi Nahıvde musarrahtır. Şu halde «Allah salisü selâsedir» diyenler «ilâh üçtür. Lâkin Allah birdir, bu üçün biridir» demiş oluyorlar. Bu takdirde ekanimi selâse namiyle eb, ruhulküdüs, ibin, yahud ba’zı kavle göre: Eb, üm, ibin diye üç ilâh ta’dad eden Nesârâ Allah dedikleri zaman bu üç beyninde hiç bir tertib i’tibar etmiyerek mübhem surette alel’ıtlak birini kasdederler demek olur. Bu ise ruhulkudüse ve ibine dahi muhtemil olmakla beraber daha ziyade ebde mütebadir zannedilir. Ve bu surette «ثَالِثُ ثَلَاثَةٍ» diyenler «اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْمَسٖيحُ ابْنُ مَرْيَمَ» diyenlerden başka olmak lâzım gelir. Bunun içindir ki evvelki âyet Ya’kubiyye, bu da Melkâni ve Nesturiyye fırkaları hakkında olduğunu söylemişlerdir. Filvaki’ küfr olmak için «اَحَدُ ثَلَاثَةٍ» demek de kâfidir. Ve Nesârâdan hikâye olmayan «مَا مِنْ اِلٰهٍ اِلَّآ اِلٰهٌ وَاحِدٌ» kavli ilâhîsi de bilhassa bu noktayı müş’irdir. Sonra Nesârânın ekanimi selâsede müsavat iddiasına da mutabıktır. Fakat biz «salisü selâse» ta’birinin «ehadü selâse» ta’birine alel’ıtlak müradif olduğunu kabul edemiyeceğiz. Salisü selâse üçün içinde üçüncü mertebede bulunan biri ma’nâsına «ehadü selâse» demektir ki ehasstır. Bunda da her halde mertebe mu’teberdir. Şu kadar ki bu mertebe sabit olmak şart olmayıb i’tibarî de olabilir. Evvel her hangi birinden i’tibar edilebilirse salis yine ikinciden sonra gelir salisü selâse diyen sade üçün biri dememiş üçün üçüncüsü demiştir. Gerçi bir tertibi sabit kasdedilmediğine göre bu üçüncü her birine muhtemil dahi olabilirse de üçüncü üçüncüdür. Binaenaleyh «ehadü selâse» denilmeyib de «salisü selâse» denilmesi her halde calibi dikkattir. Ve doğrusu bu kavl teslise kail olan umum Nesârâ fırkalarının akıdesidir. Burada teslisi Nesârânın bütün mahiyyeti münderiçtir: Salisü selâse. Bu bize gösteriyor ki Nesârâ teslisi ile Allah üçtür demiyor ilâh üçtür diyor ve Allahı bu üçün üçüncüsü addediyor. Ya’ni üç ilâhın üçünü de saymadan «Allah» demiş olmuyor. Nazarında cevher veya tabiati ülûhiyyet birdir. Lâkin şahıs üçtür. Ekanimi selâsenin her biri bir ilâhtır. Eb ilâh, ruhulkudüs ilâh, ibin ilâhtır. Ve bu cihetle üçü müsavidir. Maamafih hiç bir tertib de yok değildir. Beyinlerinde i’tibarî olsun bir tertib vardır. Daha doğrusu eb, ibin kelimeleri haddi zatında birer mertebe iş’ar ve bir tertibi tabiîye delâhet ederler. Gerçi her hangi birinden ta’dada başlanabilir. Fakat umumiyyetle ebden başlanır. Netekim ilk İznık konsilinin akıdesinde Yesu’ Mesih hakkında «babasının cevherinden ilâhı haktan bir ilahı hakk olan «ibni vahid» denilmiş olması bir tertibi tabiî ifadesidir. Münferiden mülahaza olunan eb bir ilâh, ruhulkudüs bir ilâh, ibin bir ilâh addedilir. Ancak üçü birden mülahaza olundukları mertebededir ki Allah denilmiş olur. Bununla üç basit, bir de mürekkep olmak üzere dört ilâh farzettikleri de zannolunmamalıdır. Zira üçün her halde üçüncüsü olan birinde birleştiğini tasavvur ederler ki rabiu selâse demezler de salisü selâse derler. Netekim bir iki üç diye sayıldığı zaman bir birinci, iki ikinci, üç üçüncüdür ve aynı zamanda bir adeddir ki birle iki bunda birleşmiştir. Bu üçüncü aded ikiyi üçleyen bir değildir. Birinci olan bir, ikinci olan ve bir aded teşkil eden iki de değildir hepsidir. Ve aynı zamanda üçüncüdür. Yoksa bir iki üçün yekûnu olan altı adedi gibi dördüncü bir aded değildir. İşte teslisi Nesârâ da hem üç, hem birdir. Ve bu bir rabiu selase değil, salisü selâsedir. Üç ilâhı üçüncüsü olan birinde birleştirirler. Bu salisten murad «ibin» olduğu da ifadelerinden zahirdir. Fakat umumiyyetle bunu tasrih etmiyor görünürler de rabiu selâse demezler, salisü selâse derler, fakat üçü sayıb birleştirmeden kelimenin ibinde tecessüdünü i’tibar etmeden evvel Allah demiş olmazlar. Binaenaleyh bunların nazarında «eb» ba’zı ta’bire göre «vücud» haddi zatında bir ilâhtır. Lâkin Allah değil Allahın babasıdır. Kezalik ruhulkudüs ve ba’zı ta’bire göre hayat, haddi zatında bir ilâhtır. Lâkin Allah değil Allahın kelimesi veya ruhudur. Kezalik ibin veya kelime ve ba’zı ta’bire göre ilim de kendi zatinde bir ilâhtır. Ve babasının cevherinden, ruhundan oğludur. Babadan ve ruhtan ayrı gibi mülâhaza edildiği mertebede henüz Allah değil ibnullah veya kelimedir. Ancak ebin cevheriyle, ruhiyle, kelimesiyle olan ibinde tecessüdü mülâhaza edildiği andadır ki üçü bir Mesih olmuş ve Allah mülâhaza edilmiş olur. Netekim İznık konsili «bir vakit var idi ki Allahın oğlu yoktu» diyenleri tekfir etmiş idi. Çünkü nazarlarında oğuldan evvel ilâh varsa bile henüz Allah yok idi. Demek ki teslisi Nesârâ açıktan açığa «اَللّٰهُ ثَلَاثَة» demek olmadığı gibi alel’ıtlak «اَحَدُ ثَلَاثَةِ» demek de değildir. «ilâhlar üçtür, Allah ise bunların içinde salisü selâsedir» demektir. Bu da Allah Mesih demektir. Bunun içindir ki Nesârâ ilâh üçtür dedikleri halde «لَآ اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ» da derler ve bunu «لَآ اِلٰهَ اِلَّا الْمَسٖيحُ» demeğe müsavi tutarlar. İlâh üçtür demekle beraber Mesihin haricinde hiç bir ilâh tanımazlar. Binaenaleyh «ثَالِثُ تَلَاثَةٍ» bihasebilmefhum Mesih ibni Meryemden eam gibi görünürse de Nesârâ ı’tikadında bihasebit tahakkuk müsavîdirler. «اِنَّ اللّٰهَ ثَالِثُ ثَلَاثَةٍ» demek «اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْمَسٖيحُ ابْنُ مَرْيَمَ» demenin diğer bir ifadesidir. Bunu iyi mülahaza edebilmek için ilâh kelimesiyle Allah kelimesinin ma’nalarındaki mazmun ve şumulü iyi gözetmek lâzım gelir. Fatiha da tafsıl ettiğimiz veçhile «اِلٰهٌ» ismi cins olduğundan mefhumuna nazaran müteaddid farz olunabilir. Lâkin «اَللّٰهُ» ismi hass olduğundan ancak vahid olarak mülahaza edilebilir. «اَللّٰهُ» haddi zatında bihakkın ma’bud olan ve mafevkı kabili tasavvur olmıyan «احد اكمل» dir. Ve binaenaleyh hakikatte ilâh ancak odur. Lâkin ilâh ve ma’bud kelimeleri izafî olarak da mülâhaza edilir. Ve bunun için Allahtan maadasına da ıtlak edilir. Ve her hangi bir kimsenin en çok ta’zım ettiği, arzı ubudiyyet eylediği ne ise o onun ilâhıdır. Fakat bu bâtıl ve fanî de olabilir. O zaman ona onun ilâhı denilir de Allahı denemez. Hatta izafetle fülanın Allahı demek lisanen bile caiz değildir. Allah muzaf olmaz, muzafünileyh olur. «Benim Allahım demek benim ilâhım» demek olabilir. «Allah» ismini bilmiyen veya anlamıyan ve kullanmıyan ve ancak «Ma’bud, Rab, Tanrı, diyö ılâh» gibi ilâh ma’nasına olan ismi cins kelimeler istimal eden lisanlarla bu farkı anlatabilmek mümkin değildir. Meselâ Fransızca «Diyö üçtür, Diyö birdir» denilmekle bu ma’na ifade edilemez. Bu noktada Nesârâ «Allah» ismi yerine Isa ibni Meryemin lakabı olan «Mesih» vasfını «ve ehadi ekmelin bir ifadesi olmak üzere ahzetmişlerdir. Bunun için nazarlarında «ilâh üçtür fakat Mesih birdir» her biri bir ilâh farzedilen ekanimi selâse de Yesu’ yalnız ibindir. Lâkin «يسوع مسيح» hepsidir. Eb ve kelime ve ibin kendi zatlerinde mütemayiz oldukları halde «يسوع مسيح» de mütesadıktırlar ve ahadi ekmel bu addedilir. Bundan dolayıdır ki Nesârâ Yesu’ Mesihten evvel avalimin kelime ile halkedilmiş olduğunu ve her şey’in halik-u maliki bir eb ilâh bulunduğunu kabul etmekle beraber henüz avalimin itkansız olub bu itkanın tecessüdi kelime üzerine Yesuı Mesih yedile vukua geldiğini ilk İznık konsilinden beri akıdelerinin başına yazmışlardır. Demek ki bunlara göre akanimi selâse evvel ve sanisiyle değil, salisle ekmeldir. Üçünün teşkil ettiği ilâhi vâhid ve vâhidi ekmel, eb değil, ruhulkudüs değil, hepsi olan Yesuı Mesîhdir, salisü selâsedir. Binaenaleyh bunların nazarında bir olan Allah alel’ıtlak ahadi selâse değil, salisi selâsedir, kelimenin tecessüd ettiği Mesîhtir.

«اِنَّ اللّٰهَ ثَالِثُ ثَلَاثَةٍ» demek hem selâse kelimesi hem de salis kelimesi ı’tibarile olmak üzere iki veçhile küfürdür. Birisi hakıkatte bir ilâhtan başka ilâh olmadığı halde üç ilâh farzetmek ve bunların her birine ilâhi hak demektir ki şirki mahızdır. Birin hakkı olan ülûhiyyeti onunla beraber ikiye daha vermektir yalandır, zulümdür. Allahın hakkını inkardır. Allah üç demek gibi bir tenakuzdur. Birisi de bu şirk-ü taaddüd içinde yalan bir tevhid da’vasile Allahı bu selâsenin salisi farzetmek, Allahdan başkasına Allah demektir ki bu da Allahı ve Allahın evveliyyetini inkâr eylemektir. Halbuki Allah tealâ yok demekle yok olmıyacağı ve yalan ı’tikad ile hak ve hakıkat değişmiyeceği için bu da haddi zatında diğer bir şirktir. Ve filhakıka teslisi Nesârânın böyle biri şirk, biri tevhid görünen iki yüzü vardır ki hakıkatte ikisi de şirktir. Ve bu şirk haddi zatında Allahın evveliyyetini inkâr etmeyen ve maamafih açıktan şirk iddia eden sarih müşriklerin şirkinden daha ileri gitmiş olmakla beraber onlarınki kadar sarıh değil kaçamaklıdır. Hakıkati ise her şüpheden azade olarak yakîni kat’î ile söylemek lâzım olduğundan bu Nesârânın müşrikliği şüpheli olursa da bu teslis da’vasiyle kâfir olduklarında aslâ şüphe yoktur. Ve işte Allah tealâ işbu «لَقَدْ كَفَرَ الَّذٖينَ قَالُوٓا اِنَّ اللّٰهَ ثَالِثُ ثَلٰثَةٍ وَمَا مِنْ اِلٰهٍ اِلَّآ اِلٰهٌ وَاحِدٌ» âyetiyle teslise kail olan alel’umum Nesârânın iddia ettikleri teslisin bütün künhünü «sâlisü selâse» diye iki kelimede telhıs ile her iki cihetten küfürlerini kasem ve te’kid ile beyan eylemiştir. Gerçi Allah tealâ bunların Hazreti Isâya Ensar olmadıklarını temamen anlatmak üzere böyle diyenlerin Nesârâ olduklarını zikretmemiştir. Lâkin «salisü selase» diyenler ta’birinin de ekanimi selâseye kail olan firakı Nesârânın hepsine şamil olduğu zâhirdir. Bunda yalnız melkanî denilen Katolik ve Ortodokslarla Nasturîler değil, Ya’kubîler ta’biri âharla Monofizitler dahi dahildirler. Hatta bir vakitler mevcut olub sonradan temamen münkarız olan ve akanimi selâseyi eb, üm, ibin diye sayan Berberanîler dahi dahildirler. Balâda dahi tafsıl olunduğu üzere «اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْمَسٖيحُ ابْنُ مَرْيَمَ» diyenler de Ya’kubîyyeye munhasır değildir. Hasılı hakıkatte «ثَالِثُ ثَلَاثَةٍ» demek de «هُوَ الْمَسٖيحُ ابْنُ مَرْيَمَ» demenin diğer bir ta’biridir. Bu iki ta’bir, biri tevhid suretinde şirk, biri de şirk içinde tevhid iddia eden teslisi Nasârânın her iki veçhile künhünü ve küfr olduğunu natıktır. Binaenaleyh bunlar da dini hakkın birinci rüknü olan «مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ» şartını haiz değildir.

وَاِنْ لَمْ يَنْتَهُوا عَمَّا يَقُولُونَ ve eğer bu söyledikleri sözlerden vaz geçmezler, vaz geçib şaibei şirkten ariy bir tevhid ve Allaha iyman etmezlerse لَيَمَسَّنَّ الَّذٖينَ كَفَرُوا مِنْهُمْ عَذَابٌ اَلٖيمٌ içlerinden böyle kafir kalanlara elbette ve elbette elîm bir azab dokunacaktır.