Mâide Sûresi 33. Âyet
Medine · Cüz 6 · Sayfa 113
إِنَّمَا جَزَـٰٓؤُاْ ٱلَّذِينَ يُحَارِبُونَ ٱللَّهَ وَرَسُولَهُۥ وَيَسۡعَوۡنَ فِي ٱلۡأَرۡضِ فَسَادًا أَن يُقَتَّلُوٓاْ أَوۡ يُصَلَّبُوٓاْ أَوۡ تُقَطَّعَ أَيۡدِيهِمۡ وَأَرۡجُلُهُم مِّنۡ خِلَٰفٍ أَوۡ يُنفَوۡاْ مِنَ ٱلۡأَرۡضِۚ ذَٰلِكَ لَهُمۡ خِزۡيࣱ فِي ٱلدُّنۡيَاۖ وَلَهُمۡ فِي ٱلۡأٓخِرَةِ عَذَابٌ عَظِيمٌ ٣٣
Allah ve Resulüne karşı savaşan ve yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışanların cezası, ancak öldürülmeleri veya asılmaları yahut ayak ve ellerinin çaprazlama kesilmesi, ya da yeryüzünde başka bir yere sürgün edilmeleridir. Bu, dünyada onlar için bir zillettir. Ahirette ise onlar için büyük bir azab vardır
Elmalılı Hamdi Yazır meali
Elmalılı Tefsiri
اِنَّمَا جَزٰٓؤُا الَّذٖينَ يُحَارِبُونَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ Allaha ve Resulüne muharebe eden -ya’ni Allahın ve Resulünün evamir-ü ahkâmına fi’len muhalefet ile Allaha ve Resulullaha harb vaz’ıyyeti alan وَيَسْعَوْنَ فِى الْاَرْضِ فَسَادًا ve Yer yüzünde fesad için sa’yeyleyenc ana veya mala veya ırza tesallut veya hars-ü nesli ihlâke teşebbüs ve tesebbüb ile nizamı hakkı ve asayişi halkı ıhlâl ve ifsad için çalışan kimselerin cürümlerinin derecelerine göre cezaları şundan ıbarettir:
اَنْ يُقَتَّلُوٓا Taktil edilmeleri -Ya’ni katil yapmışlar ise kısasan değil, afvi caiz olmamak üzer hadden katledilmeleri اَوْ يُصَلَّبُوٓا veya taslib olunmalarıy a’ni hem katil yapmışlar, hem de mal almış veya ırza tecavüz etmişlerse hayyen salbedilib süngü ile katlolunarak, yahud katlolunduktan sonra meyyiten salbedilerek teşhir edilmeleri اَوْ تُقَطَّعَ اَيْدٖيهِمْ وَاَرْجُلُهُمْ مِنْ خِلَافٍ veya ellerinin ve ayaklarını çapraz kesilmesi -ya’ni katl yapmamışlar da yalnız mal almışlar ise biri sağdan biri soldan olmak üzere birer ellerile birer ayaklarının kesilmesi اَوْ يُنْفَوْا مِنَ الْاَرْضِ veya Arzdan nefyedilmeleriy a’ni bunların hiç birini yapmış olmayıb yalnız yolu tehdid etmişler ise yer yüzünden nefyolunmalarıh absedilmeleri veya bulundukları yerden diğer bir yere sürülmeleri.».
İşte Allaha ve Resulüne harb vaz’ıyeti alarak teşhiri silâh edib sâıy bil’fesad olanların derecelerine göre muayyen olan cezaları, ya’ni haddi şer’îleri bu suretle taktil veya taslib veya taktı’ veya nefiyden ibarettir. Ma’lûmdur ki Her hangi bir harbin mahiyyeti bu dördün birinden hâli kalmaz ve bu cezalar bunların iltizam ettikleri ef’alin lâzımı mahiyyeti olarak bihakkın mukabilleridir. Atâdan, Katadeden, Hasenden buradaki terdidlerin, ya’ni «او» harfi atfinin tahyir için olduğuna dair ba’zı rivayetler vardır. Buna nazaran veliyyülemir bunlara bu dört cezadan birini tatbika mecbur, fakat ıktızayı maslâhata göre bunlardan birinin ta’yininde muhayyerdir demek olur. Lâkin Cumhur bunun gerek rivayeten ve gerek dirayeten doğru olmadığını ve terdidin tahyir için değil, balâda gösterildiği üzere derecati cürme göre tevzi-ü taksim için olduğunu ve binaenaleyh veliyyülemrin bu babda hakkı hıyarı olmayıb cürmün derecesine göre ikame haddile mükellef bulunduğunu, meselâ habsi lâzım geleni katı’, kat’ı lâzım geleni katil ve yalnız katli lâzım geleni salb edemeyeceği gibi bunun aksini de yapamayacağını ve hiç bir vechle hakkı afvi olmadığını beyan etmişlerdir. Filvakı’ katili habs ile iktifa ve katil olmıyanı salb edebilmek gibi rivayeten ve dirayeten gayrı ma’kul bir tahyir ma’nâsının butlanı aşikârdır. Fakat biz burada şunu söyliye biliriz ki: «او» haddi zatında tahyîre ve taksime muhtemildir. Gerçi burada taksim ve tevzi’ rivayeten ve dirayeten müreccah ve muhtardır. Fakat bununla tahyîr ıhtimalinin alel’ıtlak bâtıl ve sakıt olması da lâzım gelmez. Çünkü nefyi kat’a, kat’ı katle, katli salbe çıkarabilecek vechile teşdidi ceza suretinde bir tahyir aslâ câiz olamamakla beraber bil’akis salbi katle, katli kat’a kat’ı habse tenzil edebilecek veçhile tahfifi ceza suretinde bir hayır ve bir salâhiyyet mülâhaza edilmesi ma’kul ve mümkindir. Tahyir ıhtimali haddi zatında mevcud ve ba’zı rivayetle de merviy olduğu halde bu imkân büsbütün inkâr edilemez ve edilmeyince de zaten «اَلْحُدُوده تَنْدَرِىُٔ بِالشُّبُهَاتِ» olduğu cihetle ıhtilâfı hal-ü zemana göre muhaffifi ceza olmak üzere ladelıktıza bu ıhtimali dahi ı’mal etmek sahih olabilecektir. Bu ma’nâ bir lâfzı ayni zemanda hem tahyir hem de tenvîa hamlederek iki ma’nayı bir delâlette cem’ etmek değil, muhtalif ahval ve muhtelif zamanlara göre iki ma’nayı bilmünavebe mülâhaza ederek bir nevi’ tahyire muhtemil taksim ile «عَمَلًا بِاْلِاحْتِمَالَيْنِ» her şüpheden âri bir ma’nâ ahzetmektir ki hem haddin ma’nâsına hem o kavaidi umumiyyeden olan tahfif ahkâmına pek muvafıktır.
Malûmdur ki salbin asıl ma’nası kollarından bir yere germektir. Netekim Salib bundan me’huzdur. İmamı Şafiî Hazretlerinin salbin meyten yapılmasını, ya’ni evvelâ katledilib müsliman ise namazı da kılındıktan sonra salb-ü teşhir olunmasını tercih eylemiştir ki erfak olduğunda şüphe yoktur. Arzdan nefye gelince: esasen nefiy, ı’dam ma’nasına olmadığı zahirdir. O halde berhayat olan bir kimsenin bütün Arzdan nefyi ancak habs demek olabilir ki lisanı Arabda nefiy bu ma’nâya da müsta’mel olduğunda ıhtilâf yoktur. İmamı a’zam Ebû Hanife Hazretleri ve ekser ehli luğat bu ma’nayı ıhtiyar etmişlerdir. Gerçi bulunduğu beldeden diğer bir beldeye çıkarmaya veya darı islâmdan çıkarmaya dahi nefiy denilebilirse de bunun ikisi de mahzurdan salim olmadığı için tecviz olunmamıştır. Çünkü maksad def’ı şerdir. Halbuki bir şekıyyi diğer bir beldeye sevketmek orada bulunan ıbadullahı ızrardan hali olmaz, büs bütün dari islâmdan dari harbe çıkarmak ise harbîlere bir şahsın ilhakını tervic eylemek demek olduğundan hiç câiz olmaz demişlerdir. Maamafih eşhas ve mevakıın ıhtilâfına göre mahzurı mezkûrun vârid olmıyacağı anlaşılırsa diğer bir beldeye nefyin câiz olduğuna kail olanlar da vardır. Ezcümle Ömer ibni Abdül’azîz Hazretlerinden bu ma’nâ mervîdir. Mukaddemâ, Tihamenin aksasında «Dehlek», Habeşte «Nâsı’» birer menfâ idi denilmiştir. Lisanımızda da nefiy bu ma’nâya müsta’meldir. Birisi eğer bunlar katl yapmış ve mal almış ve tutulmuş iseler hadleri ikame olunur ve eğer tutulmamış iseler ilel’ebed ta’kıb olunurlar. İşte bu surette nefiyden murad bunların hukûmetten korkarak bir beldeden bir beldeye mütemadiyen kaçıb gitmeleridir. İkincisi mücerred ıhafe ile kalmış ve katil yapmamış ve mal almamış olanlar dahi mütemadiyen ta’kıb olunur. Fakat tutuldukları zaman ta’zir ve hapsedilirler, bunlar hakkında da nefiyden murad yalnız hapistir. İmamı Şafiînin nefyi böyle iki hale göre i’mal etmesi bizim tahyir ve taksim mes’elesindeki ıhtarımıza şebihtir. Bir de Şafiînin bu ifadesi hapsin had değil, ta’zir mahiyyetinde olduğunu göstermektedir. Filvakı’ mıkdarı habis, muayyen olmadığına göre böyle olmak lâzım gelir. Şu halde bunun haddolması aslı habse nazarandır.
İşte Allaha ve Resulüne muharebe eden ve yer yüzünde fesad için sa’yedenlerin cezaları başka bir şey değil, ya katlolunmak, ya salbolunmak, ya elleri ayakları «min hılâfin» kesilmek veya arzdan nefyolunmaktadır. Fakat bu kasrı ceza mutlak değil, izafîdir. Zira ذٰلِكَ لَهُمْ خِزْىٌ فِى الدُّنْيَا bu ceza bunların sıfr Dünyadaki zillet-ü rezaletleridir. Bundan başka وَلَهُمْ فِى الْاٰخِرَةِ عَذَابٌ عَظٖيمٌ bunlar için Âhırette pek büyük bir azab daha vardır. -Ki o bunların hiç biriyle kabili kıyas değildir.