AyetSûreler

Mâide Sûresi 17. Âyet

Medine · Cüz 6 · Sayfa 110

لَّقَدۡ كَفَرَ ٱلَّذِينَ قَالُوٓاْ إِنَّ ٱللَّهَ هُوَ ٱلۡمَسِيحُ ٱبۡنُ مَرۡيَمَۚ قُلۡ فَمَن يَمۡلِكُ مِنَ ٱللَّهِ شَيۡـًٔا إِنۡ أَرَادَ أَن يُهۡلِكَ ٱلۡمَسِيحَ ٱبۡنَ مَرۡيَمَ وَأُمَّهُۥ وَمَن فِي ٱلۡأَرۡضِ جَمِيعࣰاۗ وَلِلَّهِ مُلۡكُ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِ وَمَا بَيۡنَهُمَاۚ يَخۡلُقُ مَا يَشَآءُۚ وَٱللَّهُ عَلَىٰ كُلِّ شَيۡءࣲ قَدِيرࣱ ۝١٧

Muhakkak ki, "Allah, ancak Meryemoğlu İsa Mesih’tir" diyenler kâfir olmuşlardır. (Onlara) de ki: " Allah, Meryemoğlu İsa Mesih’i, anasını ve bütün yeryüzündekileri helak etmek istese O’na kim engel olabilir? " Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin mülkiyeti sadece Allah’a aittir. O, dilediğini yaratır. Allah, her şeye kadirdir

Elmalılı Hamdi Yazır meali

Elmalılı Tefsiri

لَقَدْ كَفَرَ الَّذٖينَ قَالُوٓا اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْمَسٖيحُ ابْنُ مَرْيَمَ «Allah o Meryemin oğlu Mesihdir» diyenler kasem olsun ki kat’iyyen küfr ettiler.» -Burada bunu kimlerin söylediği tasrih edilmiyor. Fakat bunların Yehudda değil, ancak «Nesârâyız» diyenler miyanında bulunacağı zâhirdir. Nesârânın bunu inkâr ettikleri nakl edilmiştir. Filvaki’ umumiyyetle teslise kail olan Nesârânın böyle munhasıran birlik isnadını inkâr etmeleri lâzım gelir gibi de görünür. Bunun için ba’zı müfessirîn bu söz Nesârâ miyanında ittihada kail olan gayri muayyen bir fırkanın mezhebi bulunduğunu, ba’zısı ise bu âyetin Ya’kubiyye mezhebi, gelecek olan «لَقَدْ كَفَرَ الَّذٖينَ قَالُوٓا اِنَّ اللّٰهَ ثَالِثُ ثَلٰثَةٍ» âyetinin de Kelkâniyye mezhebi hakkında nâzil olduğunu söylemişlerdir. Diğer muhakkıkîni müfessirîn ise «Nesârâyız» deyenlerin hepsinin mezhebleri sarahaten olmasa bile iltizamen bu olduğunu anlatmışlardır. Çünkü bunlar umumiyyetle Mesiha ilâh dedikleri gibi «eb, ibin, ruh üç ilâh bir ilâhtır. Cevheri ülûhiyyet birdir» diye teslis zımnında bir de tevhid iddia ettiklerinden hakıkatte «Allah Mesihten ibarettir» demiş oluyorlar. Filvakı’ teslisi Nesârânın iki yüzü vardır ki birisi şirk birisi ittihattır. Şirk ile muahaze edildikleri zaman tevhid yüzünden görünürler, ittihad ile muahaze edildikleri zaman da «biz üç diyoruz» derler. Hıristiyanlar eb, ibin, ruhulkudüs diye ayırdıkları üç ilâhı bir Allah olmak üzere birleştirdikleri zaman bu vahdetle Mesihı kasdederler, eb ve ruhulkudsün ibinde tecessüdünü mülâhaza ederler ki işte «Allah Mesih ibni Meryemden ibaret» dedikleri budur. Küfr olmak için «Mesih ilâhtır» demek dahi kâfi olduğunda şübhe yok ise de böyle demek «Mesih, Allahtır veya Allah Mesihtir» demenin aynı olmadığı cihetle buna Nesârâ mezheblerinin hangisi sarih ve hangisi zımnî bir surette temass edeceğini biraz mülâhaza edelim:

Evvelâ: Allah bir ismi hass olduğu gibi Mesih ibni Meryem isminin de şahsı ifade eden bir ismi hass olduğu zâhirdir. Bunun için «Allah Meryemin oğlu Mesihtir» demek Allah ile Mesih beyninde Mesih Isâdır demek gibi tam bir ittihadı şahsî iddia etmektir. Ve böyle diyenler Mesihı ancak lâhuttan ibaret bir hüvviyyeti şahsıyye farz etmiş olurlar. Ve ibni Meryem olan bir şahsı insanîden insaniyyeti nefyedib onu yalnız lâhut olarak ahzeylemiş olurlar. Bu surette «Allah, Mesihtir» demek «Mesih Allahtır» demenin aynıdır. Mantıkan birisi diğerine mün’akis olur.

Saniyen: Resmî Hıristiyanların iddia ettikleri gibi Mesihın lâhuttan başka bir de nasutü bulunduğu Mesihın hem tam bir ilâh, hem de tam bir insan ve hattâ bir insanı küllî olduğu tasavvur edildiğine göre kavli mezkûr «Allah bir insandadır veya bir nevi’ insandır» demek gibi bir ittihadı cüz’î veya hulûl iddia etmek olur. Bu takdirde «Allah Mesih ibni Meryemdir» sözü «Mesih aynen Allahtır» demek olmazsa da «Mesihın ba’zısı: Bir cüz’î veya cüz’îsi Allahtır, Mesihın haricinde Allah yoktur, fakat Mesihde Allahdan başka bir şey de bulunabilir» demek olur.

Mesih hakkında bütün Nesârânın akıdesi üç mezhebe ayrılmıştır. Bir kısmı Mesihde ancak bir tabiat, diğer kısmı iki tabiat tasavvur ederler. Bir tabiat tasavvur edenlerin ba’zısı yalnız nasut demiş, diğer ba’zısı da yalnız lâhut olduğunu iddia etmiştir. Birine göre Mesih ilâh değil, ancak bir insandır, obirine göre de insan değil, ancak bir ilâhtır. Diğerleri ise Mesihte biri lâhut biri nasut iki tabiat var demişler ve bu nasutun küllî veya cüz’î olub olmadığından da bahseylemişlerdir. Mukaddema İskenderiyye kıssislerinden olub Aryan mezhebinin sahibi olan Aryos ve tarafdarları cidden muvahhid idiler. Bunlar Isâ aleyhisselâmın bir kelimetullah olduğuna ve fakat Allahın madununda olub mahlûk bulunduğuna ve Hazreti Isânın bir ilâh değil mahlûk bulunduğuna ve Hazreti Isânın bir ilâh değil mahlûk bir insanı ekmel olduğuna kail idiler. Aryos Nasraniyyeti ibtida kabul eden İstanbul banîsi birinci Kostantın zamanında idi. Kostantın kendisi ve bir kaç halefi bu mezhebde bulunuyorlardı. Nasraniyyetin resmen zuhurundan daha evvel Antakya patrikı olan Şemşatlı «Pols» ve buna tabi’ olanlar dahi sahihan ehli tevhid idiler. Bu zat «Isâ aleyhisselâm diğer Peygmaberler gibi Allahın abdi ve Resulüdür. Allah onu rahimi Meryemde erkeksiz halk etmiştir. Hazreti Isâ bir insandır, onda ilâhiyyet yoktur. Kelime nedir? Ruhulkudüs nedir? Bilmem diyordu. Kezalik Nasraniyyetin resmen zuhurunda sonra birinci Kostantının oğlu ikinci Kostantın zamanında İstanbul patrikı bulunan «Makdonyos» dahi mücerred tevhide kail oluyor» Hazreti Isâ bir abdi mahlûk bir insandır, sair Enbiya gibi bir Nebiy ve Resulullahtır, Isâ ruhulkudüs ve Allahın bir kelimesidir, lâkin ruhulkudüs ve kelime mahlûkturlar» diyordu. Bütün bu mezhebler bir Allah tanıyor ve Hazreti Isâda yalnız bir mahiyyeti nasut görüyorlardı ki asıl «Apostolik» ya’ni havarî mezhebi addedilmesi lâzım gelen akıdei Nasraniyyet de böyle olmak ıktıza ederdi. Âyetin bu mezheblere taallûku yoktur. Fakat yine birinci Kostantın zamanında (M 325) tarihınde İznıkte in’ıkad eden ilk sinotta iki bin kırk sekiz piskapos toplanıb içlerinden salifüzzikir Aryos hariç bırakılmak ve onun aleyhinde müttefık olmak üzere üç yüz on sekiz kişi seçilmiş ve bunlar İskenderiyye patrikınin riyaseti tahtinde ictima ederek Aryosu tekfir ve teslisi takrir edib ilk olarak Nasraniyet kanunlarını vaz’eylemişlerdir. Bunların kabul ve neşrettikleri ı’tikad şu idi: «biz her şey’in maliki, görülenin görülmiyenin saniı olan bir İlâh babaya ve bir oğula: bir Allahın bir oğlu, bütün mahlûkatın bikri ve masnu’ değil babasının cevherinden bir İlâhı haktan bir İlâhı hak, bütün âlemler ve her şey onun elile itkan edilmiş, bizim için ve bizim halâsımız için Semadan inmiş ve ruhulkudüsten tecessüd eyleyib bâkir meryemden doğmuş ve Filatos zamanında salb ve defnolunmuş olan ve sonra üçüncü gün kalkıb Semaya çıkan ve babasının sağında oturan ve ölülerle diriler beyninde huküm vermek için bir kerre daha gelmeğe müheyya bulunan yesu’ Mesiha iyman ederiz. Bir de ruhulkudüse, babasından çıkacak olan ruhı hakka ve günahları mağfiret için bir vaftize -Ma’mudiyeyev e Katolik bir cemaati kudsiyyei Mesıhiyyeye ve bedenlerimizin kıyamına ve ilelebed hayatı daimeye dahi iyman ederiz ve «bir vakit var idi ki Allahın oğlu yok idi» diyenlerle «Allahın oğlu kendisile yek cevher değildir» diyenlerin Katolik kilisası tarafından kâfir i’lân olunacaklarını beyan eyleriz.» Demişler ve artık bu mukarrat mezhebi resmî i’lân olunmuş idi.

Görülüyor ki bunlar ilk iyman fıkrasında evvelâ Allahı Mesihin gayrı gibi gösterdikleri halde, saniyen yesu’ hakkında «babasının cevherinden bir İlâhı haktan bir İlâhı hak» diye ekanimi teslisi toplayıb üçünü de ülûhiyyetle eb cevherinde ittihad etdirmişler, sonra da Mesihi tutub Allahın sağ tarafına ya’ni üstüne oturtmuşlardır ki bunun «Allahı makamından azletmek ve hakikaten Allah Mesihten ibarettir» demek olduğu aşikârdır.

Saniyen, bunların ikinci iyman fıkrasında ruhulkudüsü «babasından çıkacak olan ruhı hak» diye tavsıf ve tefsir ederek ifraz etmeleri de şayanı dikkattir. Doğrusu bununla kütübi salifedeki Hatemülenbiya tebşirini tesbit eylemişlerdir. Çünkü bu fıkra bilhassa İncildeki «ben gideceğim ve size benden sonra kendi nefsinden söylemeyen farıklıt, ruhı hak gelecek ve her şey’i ta’lim edecek ve benim söylediğim şeyleri de size tezkir eyleyecektir» diye Hazreti Isânın kendisinden sonra geleceğini tebşir eylediği Âhır zaman Peygamberine aid olduğu pek aşikârdır. Burada ruhulkudusün ruhı hakk ile tefsir olunması ve bunun o zaman henüz gönderilmiş olmayıb ileride Allah tarafından geleceğini anlatmak üzere Nasârâ ta’biriyle «babasından çıkacak olan» diye tavsıf edilmesi ve bir de Hazreti Isânın bir daha gelmesi mes’elesinden sonra bunun ayrıca tasrıh edilmiş bulunması temamen gösterir ki bu ruhulkudüsten murad mukaddema Isânın kendisinden tecessüd ettiği söylenen ruhulkudusün aynı değil, bil’âhare Allahdan gelecek olan ruhulhakk ile müfesser bir ruhulkudüstür. Bundan da doğrudan doğru Hatemülenbiya iylanı kasdedilmiş bulunduğu aşikârdır. O zaman İznık sinodu henüz bi’seti Muhammediyye karşısında bulunmadığından bunu kendi ıstılahlarına göre kitablarından bir bişareti müstakbele olarak telhıs etmişler ve garazı mahsusa tabi’ olmamışlardır. Filvakı’ kütübi salifede Allahdan geleceği mev’ud olan o ruhı hak, bu karardan üç asır sonra bi’seti Muhammediyye ile gelmiş ve tarafı İlâhîden «يَآ اَهْلَ الْكِتَابِ قَدْ جَآءَكُمْ رَسُولُنَا يُبَيِّنُ لَكُمْ كَثٖيرًا مِمَّا كُنْتُمْ تُخْفُونَ مِنَ الْكِتَابِ» hıtabiyle Ehli kitaba bu hakıkati tezkir ve ıhtar eylemiştir. İznık Sinodu Mesiha iyman fıkrasında ıhlâs ve vuzuhu iltizam etmeyib «فَاَغْرَيْنَا بَيْنَهُمُ الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَآءَ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ» medlûlü üzere mahza Aryos ve Aryanîleri tefkir için harekete gelmiş, hakıkati Isâyı gayrı masnu’ ve fakat Meryemden mütevellid olmak gibi mütenakız bir takım evsaf ile tasvir ve hakıkati İlâhiyye ile cevherde tevhid ederek bir taraftan teslis, bir taraftan ittihad ve sonra Mesihin Allaha tefevvuku da’valarını ihtiva eden bedihiyyülbutlan bir muamma ile hakkı setr-ü teşviş etmiş ve bu suretle halefleri için zahir ve bedihî olan hakikatleri inkâre vesiyle olacak bir mebdei niza’ ve bir muammayı dalâlet vaz’eylemiş bulunduğundan Allah ile Peygamberi, malik ile memlûkü, sani’ ile masnuu telbis-ü teşviş eden bu ukdei dalâlet gözleri, gönülleri karatmış, Allah bilinmez olmuş, Allahdan geleceğine iyman edilen ruhi hak büsbütün unutulmuş, sonraki katolikler de bunun oğuldan, ya’ni Mesihten dahi çıkması şarttır diye bir kayd daha ilâve eylemiş, o müjdei Ezeliyye, o nuri mübîn parladığı ve «اَيَّدْنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِ» müeddasınca Hazreti Mesihı kudsiyyetile tasdik-u te’yid ederek bütün beşeriyyete dini hakkı ta’lim ve da’veti Mesihı hakkıyle ıhtar ve tezkir ettiği ve ruyi zeminde melekûti İlâhiyyeyi bütün âlemîne gösterdiği halde «bu Nasrâniyyet içinden ve Nesârâ Kiliselerinden çıkmadı» diye inkâra sapılmış ve halâ sapılmaktadır. Sonraki Nesârâ inkârı hak hususunda daha ziyade ifrata gitmiş olmakla beraber bütün bunların menşei dalâletleri İznık sinodunun bu mütenakız muamması olduğundan «Allah Meryemin oğlu Mesihten ibarettir» diyen ittihad veya hulûl küfründen yalnız Panteistler, Monofizitler Ya’kubîler değil İznık sinudundan i’tibaren Melekânîler ya’ni Katolik ve Ortodokslar dahi mes’uldürler.

Müfessirîn burada mezahibi Nesarâdan başlıca Melekâiyye, Mesturiyye ve Ya’kubiyye mezheblerini mevzu’ı bahs etmişlerdir. Çünkü bunlara mezahibi muhtelifenin umdeleri nazariyle bakılabilir. Binaenaleyh hakikati anlamak için bu mezahibe bir atfi nazar etmek icab edecektir.

MELKÂİYYE YAHUD MELİKİYYE VEYA MELKİT MEZHEBİ, esasen ıbranîden melk kelimesinden

me’huz olub hukümdar fırkası ma’nâsiyle Katolikliğe ve Ortodoksluğa ıtlak edilmiş bir isimdir. Ve elyeym Rum katoluklerine «melkit» denilmektedir. Frenklerin «Larus» lugatinde der ki: «Melkit» ötikenler tarafından Katoliklere verilmiş bir isimdir. Ve o zamandanberi «gırek» ortodokslarında kalmıştır. Beşerel lugatinde ise «(m. 451) tarihinde inikad eden dördüncü Konsilin kararına tâbi’ olanların ismidir ve bu isim o zaman ötikenler tarafından Ortodokslara verilmiştir.» der. Dördüncü asrı hicrîde yetişmiş olan Endeelüslü İbni Hazm «fısal» nam eserinde demiştir ki «bu gün Nesarâ fırkalarının başlıcaları melekâniyye, Nesturiyye, Ya’kubiyye olmak üzere üçtür. Ve en büyükleri Melekâniyye fırkasıdır ki Habeş ve Nubeden maada mülûki Nesarânın hepsinin ve yine habeş ve Nubeden maada Nesara memleketlerinden her birinin ammei ahalisinin ve memaliki islâmiyyeden Efrikiyye ve Sicilya ve Endelüs Nesarâsının cemisinin ve Şam Nesarânın ekserisinin mezhebidir». Ebuhayvan dahi Endülüs Nesarâsının Melekânî olduğunu ve «Mesih Allahtır» dediklerini zikrediyor. İlk İznık Sinodundan sonra Kostantının oğlu ikinci Kostantın zamanında İstanbul patrıkı olan «Makdunyos» aryos gibi ruhulkudus ve kelimenin mahlûk olduğunu ve Isânın mahlûk bir insan ve bir Peygamber bulunduğunu tasrih ederek tevhidi mücerrede kail olmuş, Kostatın de bunu tervic etmiş idi. Bilahare büyük «Tedus» zamanında yüz elli Piskaposun ictimaile Kostantaniyede ikinci Sinodda bu Makdunyos ve tarafdaranı aforuz edilmiş ve Aryosîlerden sonra Makdunîler de mezahibi merfudadan olmuştur. Ba’dehu Ermenistanın istiklâl kesbettiği küçük Tedus «Teodosios» zamanında (m. 428) İstanbul patrıklarından «Nestoryos Allah tealânın vahid olub eb, ibin, ruhulkudüs ya’ni vücud, ilim, hayat üç uknumu bulunduğunu ve ekanimi selâse zati İlâhî üzere ne zaid ne de (هو هو) sine aynı olmadığını, Hazreti Isâ da biri ruhanî ve ilâhî biri de cismanî ve nasutî iki şahsıyyet bulunduğunu, Meryemden doğan ancak insan olub ilâhın ancak ilâhdan doğduğunu ve kelimenin cesedi Isâ ile ittihadı Melkâniyyenin dediği gibi imtizac ve tederru’ suretiyle olmayıb güneşin pencereye veya billûre işrakı gibi işrak suretiyle olduğunu kabul etmiş ve bu suretle Nesturiyye mezhebi teessüs eylemiş olduğundan Efsus «efes - Ayaslûğ» şehrinde iki yüz Piskapostan mürekkeb olarak üçüncü Sind ictima’ edib bunu aforozla tel’in ederek nefyetmişler [431] bu suretle Nesturilik de mezahibi merfudadan olmuştur. Fakat Nestoryos durmamış Saıydi mısra gitmiş, mezhebini neşretmiş ve etbaı çoğalıb muhalifleriyle harb-ü kıtal vakı’ olmuş ve bir vakıt bu mezheb sönmüş, sonra Nusaybin Matranı «Bersuma» tarafından ihya edilmiş, Musul, Irak, Faris ve Horasan Nesârâsında galebe etmiştir ki elyevm Musul ve civarında mevcuttur. Mestorîliğe karşı mücadele ederken İstanbul patrıklarından «Ötikes» bil’âkis Hazreti Isâda lâhuttan ibaret olmak üzere ancak bir tabiat bulunduğunu ve tecessüdden i’tibaren lâhutun nasutu bel’eylemiş olduğunu ve binaenaleyh katl-ü salbin lâhuta taallûk ettiğini iddia etmiş ve bu suretle Firenklerin «Monofizit veya Monofizizm» ta’bir ettikleri ittihadı şahsî mezhebi zuhur eylemiş bulunduğundan salifüzzikir küçük Teodosiosun halefi Merkıyan zamanında (451 m) İstanbulda Kadıköyünde üçyüz otuz Piskapostan mürekkeb dördüncü Sinod Ötikes aleyhinde ictima’ etmiş fakat bu içtima’da Ya’kubîler çıkıb muhalefette bulunmuş, binaenaleyh Sinodun kararını iltizam eden ekseriyyet mezhebine muhalifleri melkit namını vermişler. Bundan sonra Ya’kubîlik de hayli münteşir olmuş, merkıyanın halefi büyük Liyondan sonra küçük Liyon ba’dehu Zenun, ba’dehu Nestas hep Ya’kubî mezhebinde imişler. Sonra Yustin hukûmete geçince Ya’kubîlerden pek çoğunu katleylemiş, daha sonra Yustanos zamanında da bilâdı Mısriyyede Ya’kubîlerle Melkânîler beyninde bir ıhtilâl ve kıtal olmuştur.

İşbu Ya’kubiyye mezhebi mukaddema İstanbul rahiblerinden olub Antakye Patrıkı bulunan ya’kub berdeaî «Jakob barada» ya mensubdur ki Monofizitlerin en müteassıbı sayılır. Binaenaleyh bu fırka müteaddid Monofizit mezheblerinin umdesi demek olduğundan cümlesi bu unvan altında mülâhaza olunabilir. Bunlar dahi ekanîmi selâseye kail ve üç Sinod kararına tabi’ olmakla beraber dördüncüye muhalefet ederek kelimenin lâhm-ü deme inkılâb ettiğini ve binaenaleyh Allahın temamen Mesih olduğunu, cesedi Mesihten zâhir olan o ve hattâ «هو هو» aynı bulunduğunu iddia etmişlerdir. Bir kısmı «Mesih Allahdır» diye tasrih etmişler, bir kısmı «lâhut nasut ile zuhur edib Mesihın nasutu hakkın mazharı oldu, fakat ne bir cüz’ün hulûlü ne de sade bir sıfat hukmünde olan kelimenin ittihadı tarikıyle değil, belki «هو هو» aynı ve meselâ melekin insan suretinde temessülü gibi demişlerdir. Ekserisi Mesih cevheri vahid, uknumı vahiddir, maamafih iki cevherdendir diye zu’metmişler, ba’zan cevher yerine iki tabiattan bir tabiattır ta’birini kullanmışlar ve binaenaleyh ilâhi kadîmin cevheriyle insanı muhdesin ceveheri nefs ile beden gibi terekküb edib bir cevher, bir uknum olduklarını, ancak «ilâh insan oldu» denilemeyib bil’âkis insan ilâh oldu denileceğini söylemişler» netekim kömür ateşe atılır ve kömür ateş oldu denilir de, ateş kömür oldu denilmez, hakıkatte ise o ne mutlak ateş, ne mutlak kömür değil bir kordur» demişler, kelimenin de insanı küllî ile değil bir kordur» demişler, kelimenin de insanı küllî ile değil bir insanı cüz’î ya’ni bir şahs ile temamen ittihad ettiğine kail olmuşlar ve maamafih bu ittihada imtizac ve tederru’, hulûl, inkılâb dahi ta’bir etmişler, lâkin bu hulûlü suyun süte karışması gibi hulûli cüz’î ile değil, «âyineye insan suretinin hulûliyle» temsil eylemişlerdir. Melkâîler ise Mesihın nasutu cüz’î ve şahsî değil, bir nasutı küllî olduğuna kaildirler. Ve bundan dolayıdır ki papalarda ve eızzede bundan bir hıssa ile kudsiyyet tasavvur etmekdedirler. Endelüslü İbni Hazm vaktiyle Ya’kubîlerin Mısır mülhaktında bulunduklarını, Nubenin hepsi, Habeşin hepsi ve her ikisinin Melikleri Ya’kubî olduklarını zikretmiştir. Laros da diyor ki «Monofizitler kaviyyen teşekkül etmişlerdi ve bugün üç müstakıl Kilisiye maliktirler: «Ermeni Kilisesi, Suriyye Ya’kubiyye Kilisesi, Mısır Kıbt Kilisesi.» İşte Katoliklere ve Ortodokslara şamil olan Melkaniyye, ba’dehu Nestoriyye ba’dehu bütün Monofizistleri temsil etmek üzere Ya’kubiyye bu üç mezheb muvahhid olan Aroysîlerden kat’ı nazarla sair Nesârâ fırkalarının başlıca mezheblerini ıhtiva etmektedir ki zamanımızda bilhassa Protestanlığı da bu miyanda saymak lâzım gelir. Dini İslâmın zuhur ve te’siri üzerine ikinci asrı hicrîden (145) i’tibaren Kiliselerdeki Hazreti Isâ ve Meryem ve Havariyyun ve sair rüesâ resimlerine teabbüdün putperestlik olduğunu anlıyan ve Müslimanların ı’tirazından âciz kalmış olan Hıristiyanlar içinde «İkonoklast» put kıranlar namile bir fırka zuhur etmiş olduğu gibi İstanbulun Müslimanlar tarafından fethi ve bu suretle Şarkî Romanın sukutunu müteakıb dokuzuncu asrı hicrî nihayetlerinde ve on altıncı asrı milâdî bidayetlerinde Almanyada «Luter» nam rahibin papalara karşı dinî ve siyasî ı’tirazat ve neşriyyatile başlıyan ve Reforme denilen harekât ile Protestanlık zuhur etmiş ve on dokuzuncu Kunsil olan Lâtirant Sinodunda aforoz edilmiş ve ba’dehu te’siratı siyasiyye ile inkişaf ederek müteaddid şubelere ayrılmış ve nihayet İsveç, Danimarka, Prusya, İngiltere, Amerikada mezhebi resmî olmuştur.

Hıristiyanlıkta Reforme denilen dinî ve siyasî tahrikâttan çıkan mezheblerin ve fırkaların hey’eti mecmuasına Protestanlık ıtlak olunur ki bunların bir kısmı o zaman İncil ve akıl namına papaları protesto ederek Roma Kilisesinden ayrılan katoliklerle teşkil edilmiş, bir kısmı da bizzat Protestan cemaatlerinin sinesinden türemiştir. Bu suretle diğer Nesârâ fırkalarının mecmuuna muadil denecek kadar Protestan fırkaları hasıl olmuştur ki başlıcaları Luteranizm, Kalvinizm, Presbiteranizm, Angiliganizm, Anabaptizm fırkalarıdır. Angiliganizm denilen İngiltere mezhebi resmîsi Katolikliğe en yakın bir mezhebdir. Beyinlerindeki başlıca fark İngilizlerin papayı tanımayıb kıralı âmir ve hâkim tanımaları, Papasların bekârlığının İngilterede men’i, İncilin tercemesile âyînin İngilizce icrası hususlarından ibarettir. Kilisenin hey’eti kadîmesile rüesayı ruhaniyyenin silsilei meratibi külliyyen bâkıdır.

Alel’umum Protestanların dahi teslis ve ülûhiyyeti Mesih da’vasında melkâîlerden, ya’ni Katoliklerden farkı yoktur. Bunlar da onlar gibi ekanîmi selâseye ve Mesihte iki tabiat ile ittihadı ülûhiyyete kaildirler. Umumî surette farkları başlıca bir kaç noktada hulâsa edilmiştir: birincisi. Protestan Kiliseleri Mürciedirler, halas için ı’tikadı kafi görürler ve amele pek ehemmiyyet vermezler. Bunlarca ı’tikadın mi’yarı Katoliklerde olduğu gibi Papalar veya Konsiller tarafından ta’yin-ü tefsir edilen an’ane değli, ferdin akl-ü istişaresile mütalea ve tefsir edilmek üzere kitablar, ya’ni Ahdi atık denilen Tevrat ve mülhakatı ve Ahdi cedid denilen dört İncil ve levâhıkıdır. Bunlar hâkimiyyet ve salâhiyyeti Pasteur dedikleri rüesayı ruhaniyye hey’etlerine tevzi’ ederler. Ve bunların intihabında başlıca efrada intihab salâhiyyeti vermek suretiyle Kilise hukûmetinde sadıklara da bir hıssa bırakırlar. Binaenaleyh aklı ferdî da’vası da mutlak değildir. İkincisi, Protestanlıkta rehbaniyyet, ya’ni papasların bekârlığı kaydi kaldırılmıştır. Ve ekser Protestan Kiliselerinde Isânın çarmıha gerilmiş ve tasvirinden başka put bulundurulmaz. Üçüncüsü, Protestanlar zenbi fıtrî ve takdiri ezelî akıdesini bütün şiddetile iltizam ederler. Buna gerçi Katolikler de kaildirler, fakat Protestanlar akla ehemmiyyet vermiş oldukları iddiasında bulundukları ve halbuki teslis ve ülûhiyyeti Mesih ve bununla beraber salb ı’tikadının akl ile kabili tevfık olmadığı da bedihî bulunduğu cihetle bu noktada insanların fıtraten günahkâr olduğunu ve bu günâhtan ancak teslis ve salbe iyman ile halas mümkin olacağını, bunun ise bir akl işi değil, bir takdiri ezelî ve bir ınayeti rabbaniyye işi bulunduğunu en esaslı bir akıde olarak iltizam ve bununla da’vayı kazanacaklarını zannetmişlerdir. Alel’ıtlak takdiri ezelî akıdesi doğru olmakla beraber umumen zenbi fıtrî da’vası insanları ısyana teşvıkten başka bir şey olmadığı gibi sonra bunun yegâne çarei afvi teslis ve salb ı’tikadile mümkin olacağı iddiası da hakk-u akl ile istihzadan başka bir şey değildir. (Sûrei Âli Imrana bak).

Protestanlıkta en ziyade hâkim olan ruh, Papaların nüfuzünü kırmak ve Roma Kilisesinin tahtı hâkimiyyetinden çıkmak arzusu olmuştur. Filvaki’ Hıristiyanlığın esası İncili şerif olmak lâzım gelirdi ve gûya Katolik Kilisesinin esası da bu idi. Fakat hakıkat halde eldeki İncillerin ilk İznık Konsiline kadar vüsuk ve sıhhatini te’min edecek hiç bir vasıtai ilmiyye yoktu. Evvelâ, bunların her biri bir zatın tahriri olduğundan nihayet bir haberi vahide müntehidir. Eğer dört zatın dördi de bir tabaka ricalinden olsalardı dört İncilin müttefık olduğu noktalar dört râvinin ıhbarına istinad etmiş olabilirdi. Lâkin bu dahi henüz bir tevatür olabilmekten uzak idi. Halbuki bunlar içinde Havariyyondan olarak yalnız Yuhanna «Senjan» vardır. Bunun ise kendisinden rivayeti sağlam olmadığı gibi diğerlerinin de kimlerden ahz ile rivayet etmiş oldukları ma’lûm değildir. Binaenaleyh ittifak ettikleri noktalarda dahi bir mertebede dört rivâyetin ictimaı yokdur. Sonra bunların ilk tahrir olundukları lisanın ıbranî olduğunda, Yunanî, Lâtin ve sair elsineye evvelâ bundan terceme ve nakl edilmiş bulunduğunda âdeta ittifak var demektir. Hattâ İbni hazm bunda hiç ihtilâf olmadığını nakleylemiştir. Halbuki mevcud tercemelerin nihayet Yunancaya istinad ettiği gösterilmektedir. Velhasıl eldeki dört İncilin resmiyyeti mücerred İznık Sinoduna mütseniddir. Ve ondan evvel bunların mevcudiyyetini isbat edecek vesaikı ilmiyye mefkuddur. Bunun için Hıristiyanlığın kütübi mukaddese namına istinad ettiği İnciller esas i’tibarile Kur’anı azîmüşşan gibi bütün vücuhi kıraetile kat’iyyen ve mütevatıren sabit bir nass, bir kitabı mübîn olmak şöyle dursun, müslimanlıkta metn-ü senedlerile rivayeten ve dirayeten cerh-ü ta’dil edilerek tahric-ü tenkıh ve tesbit edilmiş olan hadîs kitabları gibi sahih ve ilmî bir an’anei rivayet ve şehadete dahi müstenid değildir. Eldeki İncillerin bütün vusukı resmîsi «Authenticite» si Hazreti Isâdan tam üç asır sonra gelen ilk Konsillerin kabullerine raci’dir. Binaenaleyh ilk Konsillerin salâhiyyeti mutlakası teslim edilmedikçe ne eldeki İncillerin medarı i’tikad olabilecek bir haysiyyeti kalır ne de Hıristiyanlığın. Bunun için akla ehemmiyyet verdikleri iddiasında bulunan Protestanların hiç bir zaman akl ile kabili tevfık olmadığı müttefekun aleyh olan teslis an’anesinde ve ülûhiyyeti Mesih da’vasındaki taassubları ve hattâ Mesihin ülûhiyyetini inkâr ettiğinden dolayı «Mişel sevre» namında İspanyalı bir tabibi ateşte yakmaları bir dalâleti ruhiyye olduğu gibi an’aneyi ve Konsillerin salâhiyyetlerini inkâr eden akılların mücerred o an’ane ile sabit olan İncil tercemelerini mevsuk bir delili i’tikad gibi ileri sürmeleri de ondan daha garib bir tenakuzı fikrî teşkil eder.

Velhasıl Aryos ve saire gibi Nesârâyi kadime istisna edildikten sonra Katolik, Ortodoks, Nesturî, Ya’kubî, Protestan ve saire hiç bir Hıristiyan fırkası yoktur ki i’tikadlarının esasını teslis teşkil etmesin ve Mesihın ülûhiyyetine kail olmasın. Halbuki kendi luğatlerinde teslis «mütemayiz üç şahsın ancak bir ilâh teşkil etmesidir.» diye ta’rif edilmektedir. Binaenaleyh alel’umum Hıristiyanları eb, İbin, ruhuhkudüs namiyle her biri mütemayiz ve aynı mertebede mütesavi birer şahs addettikleri ekanîmi selâsenin üçü birden yesu’ Mesihte bir ilâh teşkil ettiğine ve «Allah Meryemin oğlu Mesihten ibaret» olduğuna kaildirler. Ancak Mesihte Allahdan başka bir cevher, bir tabiat daha olub olmadığında ya’ni «Mesih Allahdır» denilib denilmiyeceğinde ihtilâf etmişlerdir. Monofizitler, Ya’kubiler ona da kaildirler, diğerleri değildir. Ve bunun içindir ki ekser Hıristiyanlar mezheblerinin Panteizm, ya’ni vahdeti vücud nazariyyesi olmadığını iddia ederler. Hatta Monofizitler bile cevheri Mesuhın ve cevheri ülûhiyyetin vahdet ve ittihadına kail olmakla beraber alelıtlak vahdeti cevheri kabul etmediklerinden mezheblerini Panteizmden ayrı tanımak isterler. Maamafih yine Nesârâyız diyenler içinde vahdeti vücude kail olanlar da mevcuddur. «Mezahib ve matalib» nam eserimizde Avrupa tarihı felsefelerinden nakledildiği vechile Pavlosun muasırlarından olub Atinada Hıristiyanlık neşr ederken i’dam edilen «Denis» in Hıristiyanlıkta vahdeti vücud mezhebinin müessislerinden olduğu ve bunun bir çok zamanlar hafiy bir suretde intişar ede ede nihayet on dokuzuncu asırda Protestanlık içinde Almanyada mezhebi resmî haline geçtiği musarrahtır. Demek olur ki âyet «لَقَدْ كَفَرَ الَّذٖينَ قَالُوٓا اِنَّ الْمَسٖيحُ ابْنُ مَرْيَمَ هُوَ اللّٰهَ» olsa idi Hıristiyan mezheblerinin ancak bir kısmına taallûk etmiş bulunacaktı. Halbuki «لَقَدْ كَفَرَ الَّذٖينَ قَالُوٓا اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْمَسٖيحُ ابْنُ مَرْيَمَ» buyurulmuş olmakla teslis iddia edenlerin hepsinin akıdelerine şâmil olmuş ve burada bunların yalnız şirk-ü teannüd ifade eden teslis noktai nazarından değil, bilhassa bunun zımnında iddia ettikleri tevhid noktai nazarından küfürleri sûrei «Nisa» da «وَلَا تَقُولُوا ثَلٰثَةٌ» ile beyan buyurulduğu gibi ileride «لَقَدْ كَفَرَ الَّذٖينَ قَالُوٓا اِنَّ اللّٰهَ ثَالِثُ ثَلٰثَةٍ» âyetiyle de ikisi birden gösterilecektir. Ve her ne olursa olsun «Allah Mesih ibni Meryemdir» diyenlerin kâfir olduklarında şübhe yoktur.

قُلْ Ya Muhammed sen o kâfirlere de ki فَمَنْ يَمْلِكُ مِنَ اللّٰهِ شَيْئًا اِنْ اَرَادَ اَنْ يُهْلِكَ الْمَسٖيحَ ابْنَ مَرْيَمَ وَاُمَّهُ وَمَنْ فِى الْاَرْضِ جَمٖيعًا imdi Allah Mesih ibni Meryemi ve onun aslı olan anasını ve bunlar gibi bütün şu Arzda bulunan kimselerin cemi’sini -ister gazab ister tahlıs suretiyle olsuni lhâk ve ifna etmek murad ederse buna karşı Allahdan yerde ve gökte kim bir şey kurtarmağa kadir olabilir ki ülûhiyyetten cüz’î bir hıssaya malik olsun? Şübhe yok ki hiç bir kimse.» - Demek ki bütün bunlar haddi zatında kabili fenadırlar. O halde bunlardan biri bulunan Mesihın şahsı veya nev’ı veya cinsı nasıl ilâh olabilir? Hepsinin hâlık ve hâkimi olan Alalhı lem yezel sizin katl-ü salbolunduğunu iddia ve bu suretle kabili fena olduğunu i’tiraf etmekte bulunduğunuz Mesihın fevkında olduğunu Allahdan korkmadan nasıl inkâr edersiniz? Allahın iradesine karşı anasını ölümden kurtaramiyan ve Allah murad etmezse kendini ve hattâ bir kılını kurtarmak ihtimali bulunmıyan Mesih ibni Meryem onu şahsıyle, asliyle, nev’ıyle, cinsiyle ve mensub olduğu bütün âlemi ile ihlâk ve ifnaya kadir olan Allah tealâya nasıl müsavi tutulur? Ve nasıl olur da Mesihın Allah ile ittihadı veya Allahı ıhtivası iddia edilir. İlm-ü kudret ve iradesi her şeyi muhıt olan Allahü azîmüşşanı Meryemin oğlu Mesihin şahsıyyetine veya nev’ıyyetine veya cinsiyyetine tenzil ederek fanilerle muhat farz edib de sarahaten veya zımnen «Allah Mesihten ibarettir» demekten daha büyük bir küfür mü tasavvur edilir? Bu ne tenakuz bu ne küfran, bu ne cüret?!... Yer yüzünde bulunan bütün ziruhun, zevil’ukulün, insanların ölegeldikleri ve ölmekte bulundukları ma’lûm, Mesihten evvel dünyaya gelmiş, Mesihı doğurmuş ve onun aslı ve anası olmuş olan Hazreti Meryemin de bu fanilerden olduğu ve Mesihın anası olmakla ölümden kurtulamadığı da ma’lûm, sonra Mesihın de vefatı ve ref’ı muhakkak, demek ki bütün bunlar ne olursa olsunlar hiç kimsenin mukavemet edemiyeceği bir kudreti hâkimenin zebunudurlar. İşte ilâhı hak bu kudretin sahibi olan Allahdır. Binaenaleyh bunların hayat-ü mematı, fena veya bakası mahzâ Allahın kudretine ve iradesine mahkûmdur. O dilerse, dilediği kadar ibka eder, dilerse ifna eyler. Şayed Allah diler de ifna etmezse onlar yine haddi zatında kabili fena olmaktan çıkmazlar. Allah ifnalarını murad edecek olursa iradetullaha karşı kendi kendilerini tutamazlar, çünkü ma’lûldürler. Bu zaruretten dolayıdır ki Hıristiyanlar evvelâ bir baba ilâh i’tikad ederler, şimdi farz edelim ki bunların hiç biri daha ölmemiştir. Henüz bir hayâtı beşer vardır, Ve henüz Mesih vefat etmemiştir fakat bununla gerek Mesih ve gerek diğerleri ve gerek hey’eti mecmuası kabili fena olmaktan çıkamazlar. Kendi nefislerindeki aciz ve imkânı zatîden kurtulamazlar. Eğer Allah tealâ bundan böyle bunları îfna etmek murad ediverirse ne bunlardan, ne de Semavîler gibi bunların haricindekilerden Allahın kudret-ü iradesine karşı gelib mukavemet edib de en cüz’î bir şey olsun kurtaracak, muhafaza ve ibka edebilecek hiç bir kimse, hiç bir kuvvet tasavvur olunamaz. Binaenaleyh Mesihın şahsı, nev’ı cinsi haddi zatında kabili helâk ve fena olmaktan kurtulamaz. Bunlar bilfiil değilse bilkuvve fanidirler. Fani olması mümkin olan her hangi bir şahsın veya nev’ın veya cinsin ilâh sayılması ise haksızdır, bâtıldır. İlâhiyyet her türlü şaibei acz-ü noksandan münezzeh bir kudreti bâliğa ve iradei hâkime ifade eder. Ve bihakkın ilâh demek zat-ü safatına ve âsar-ü ahkâmına ve hattâ mevcudattan hiç birine onun kudretinin gayrı ve ona cidden cıdattan hiç birine onun kudretinin gayrı ve ona cidden muaraza edebilecek hiç bir kudret taalluk etmiyen ve etmek ihtimali bulunmıyan maliki kül, hâkimi kül muhıtı kül demektir, İlâhi hakkın hakkı, kudretine karşı te’sir edebilecek hiç bir kudret mutasavver olmamaktır. Bunun için velevse bilkuvve olsun her hangi bir fani veya faniler mecmuu ilâh olamaz. Bunlardan biri veya ba’zısı veya hepsi Allah ile zaten veya sıfaten küllî veya cüz’î bir surette ittihad edemez. Her nevi’ iştirak, hulül veya ittihad da’vaları küfürdür. İlâh olmak başka, İlâhî olmak yine başkadır. Mesihın katl ve salbinı iddia eden Hıristiyanlar onun kabli helâk ve fena olduğunu ıkrar ve ı’tiraf etmekte bulunduklarından bunların hem bu da’valarını red ve hem ıkrarlarile kendilerini ilzam için âyette yalnız «اِنْ اَرَادَ اَنْ يُهْلِكَ الْمَسٖيحَ ابْنَ مَرْيَمَ» demek kâfi iken bununla iktifa edilmeyib hakıkati hem ilzamî hem bürhanî bir surette beyan ve tefhim etmek üzere «وَاُمَّهُ وَمَنْ فِى الْاَرْضِ جَمٖيعًا» atıfları da zammedilmiştir ki pek şayanı dikkattir. Bununla cüz’îden küllîye doğru giden bir istikrai nazarî ta’lim edilerek Mesihın evvelâ anasına, saniyen Yer yüzündeki bütün ziruh, zevil’ukul beşer cinsine dahil ve bunlarla bir takım hususatta mütecanis ve mütemasil olduğu anlatılmış ve bu suretle Mesih ve anasının kabili helâk ve fena olub ilâh olamıyacakları evvelâ sarahaten ve bilhassa saniyen umum içinde zımnen ve te’kiden isbat ve ıhtar edilmiştir ki bu ifade de Mesihı nâsüti şahsî veya nâsüti küllî ile mülâhaza eden Hıristiyan mezheblerinin hepsine işaret olunarak «اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْمَسٖيحُ ابْنُ مَرْيَمَ» iddiasının gerek vahdeti şahsıyye ile ittihadı şahsî ve ayniyyet üzere ve gerek vahdeti nev’ıyye veya cinsiyye ile ittihadı cüz’î ve tazammun suretinde olsun bütün ıhtimalâtile bâtıl ve küfr olduğu tefhim kılınmıştır. Ya’ni Allah Mesihın ne aynı, ne cüz’ü, ne de cüzîsi ve ferdidir. Ancak fevkında hâlıkı, maliki, hâkimidir. Ta’biri âharle Mesih Allahın ne aynı, ne cüzü, ne küllü, ne de küllîsi değil, madunudur. Sonra «مَنْ يَمْلِكُ مِنَ اللّٰهِ شَيْئًا» de «من» ve «شى» lâfzı âmm olmakla yerdekilerle beraber göktekiler ve Melâike dahi dahil olmak üzere bütün mâsivallaha şamil bulunduklarından zâtullahdan başka her şey’in kabili fena olduğunu iş’ar ile bütün mâsivâdan ülûhiyyeti nefyetmiş ve binaenaleyh bütün âlemin veya eczasından hiç birinin dahi Allah ile ayniyyeti veya küllî cüz’î bir ittihadı mümkin olmadığına ve böyle sözlerin yalnız Mesih hakkında değil, diğerleri hakkında da söylenmesi Allaha küfr olduğuna işaret eylemiştir. Binaenaleyh Allahı âlemde ifna etmeğe uğraşan vahdeti vücud da’vaları da bâtıl ve küfürdür.

Velhasıl ne Mesih ilâh olabilir ne de âlem ve eczai âlemden her hangi bir şey, çünkü ilâh haddi zatinde zevalden münezzeh ve mafevk bir kudretin müdahalesinden azâde olmalıdır. Bunların ise hepsi helâk olabilir. Allah bunların ibkasını murad etmeyib de ihlâklerini murad edecek olursa hepsi derhal mahvolur, Allahın ülûhiyyetinde ve bütün bunlar üzerine dilediği gibi hakkı tasarruf ve kudret-ü hâkimiyyetinde ise asla şübhe yoktur. Zira وَلِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا bütün Semavat-ü Arz ve aralarındaki kâffei mevcudat mülk-ü melekûtü temamen ve müstakıllen Allahındır. -Ya’ni bütün mevcudat üzerinde icad-ü ifna, ıhya-vü imate ve sair her hangi bir suretle tasarrufı mutlak ve hakkı hâkimiyyet Allahındır. Binaenaleyh Allah dilediğini ibka, dilediğini ifna eder. Ve böyle yapmakla ne bir haksızlık etmiş olur. Ne de bir mukavemete ma’ruz kalır. Ve şübhe yok ki Mesih de bunların içinde ve Allahın hukmü tahtındadır. Bunun böyle olduğunu Nesârânın da bilmesi lâzım gelir. Zira ı’tikadlarının başında «her şey’in maliki, görülen ve görülmiyenin sanı’ ve hâlikı bir İlâha ı’tikad» vardır. Böyle iken Mesihı hiç bir şey değilmiş gibi Allahın mülkü saymazlar, sonra dönüb Allaha müsavi tutarlar, sonra dönüb Allaha takdim ederek sağ tarafına geçirtir oturturlar. Ve bu suretle riyaset-ü hâkimiyyeti ona verirler de artık «Allah, dün Meryemden doğan ve Allahın takdirine karşı gelmeyib asılan ve çıkıb üstüne oturan Mesihten ibaretdir» diye hem Allaha hem Mesiha küfr ederler. Ve sonra da Mesihın nasutunu ta’mim ederek abai Yesuıyyeye bile hıssai ülûhiyyet vermek isterler. Bunlar Allahın maliki külli şey, Mesihın de kabili helâk olduğunu i’tiraf ettikten sonra dönerler Mesihın kabili fena olmadığını iddia etmek için şöyle bir takım şübheler ve sefsetalar de serd ederler: «Mesihın indellâh bir şerefi mahsusu yok mudur? Baksanızâ onun tevellüdü diğerlerine benzeyor mu? O mu’cizeleriyle bir takım ölüleri diriltirken, körlerin gözlerini açarken, çamurdan kuş yapıb uçururken Allahtan ba’zı şeyleri kurtarmış, Allahın halikıyyetine iştirak etmiş olmuyor mu? Binaenaleyh Allah ona ve onun vasıtasile bu âleme kendi cevherinden bir şey vermemiş midir? O halde Allahın cevheri kabili fena olur mu?» derler. İşte bu gibi şübühat ve tevehhümati de redd-ü izale için buyuruluyor ki:

Allah يَخْلُقُ مَا يَشَآءُ ne dilerse halk eder ve dilediği gibi halk eder.» -Binaenaleyh ne Mesihı bir anadan halk etmesinde ve ne ona bir şerefi mahsus verib onun elile de halk-u ıhya yapmasında hiç bir şübheye mahal yoktur. Allah Isâyı böyle halk etmekle ona bir cevheri ülûhiyyet vermiş olmaz ve hele bunlarla Mesihın Allaha musavatı ve tekaddümü hiç lâzım gelmez. Ya’ni Allah tealânın icadı kendi zatından harice bir şey koparıb atmak suretile değildir. Mükevvenattan hiç biri ondan infisal, tevellüd, sudur, büruz etmez o hiç bir şeye kendini, kendinden bir cüzü vermez, böyle bir tasavvur zatullahda teferruk ve inhıtâl tasavvurı muhaldir. Allah doğurmaz halk eder, hem de neyi diler ve nasıl dilerse öyle halk eder. Dilerse bidayeten sâhai Semavat-ü Arzı ve besaitı ibda’ ettiği gibi bir maddei asliyye olmadan halk eder. Dilerse bunların aralarındaki mahlûkatı halk ettiği gibi bir asıldan halk eder, Bunu da ya ibtidaen topraktan nebatat ve hayvanatı ve Âdemi halk ettiği gibi diler hilâfı cins bir asılden inşa’ eder veya diler mücanis bir asılden inşa’ eder. Bunu da dilerse bir erkekten dişi halk etmek suretile tenevvu’ ettirir, netekim Âdemden Havvayı böyle halk etmiştir. Dilerse bir dişiden erkek halk etmek suretile tenevvu’ ettirir, nasıl ki Isâyı da böyle halk eylemiştir. Dilerse hem erkek hem dişiden halk eder ki sair insanları da böyle halk etmiş ve etmektedir. Kezalik dilerse diride memat halk eder, dilerse ölüde hayat halk eder, dilerse mebzul halk eder, dilerse nâdir ve bimisal halk eder. Dilerse hiç bir mahlûku istihdam etmeden halk eder, dilerse sanayii beşeriyyede olduğu gibi diğer bir mahlûku tavsit ederek halk eder ki işte Isâ yedile kuş halk etmesi, ölüleri diriltmesi de bu kabildendir. Binaenaleyh Isâ da Allahın mahlûkudur, bunlar da, ve Isâ bunları yaparken Allaha karşı gelmiş, Allahdan ancak Allahın iradesini infaz etmiş ve ancak Allahın ülûhiyyetini isbat eylemiştir. Yoksa Allah istemese idi Isâ bunların hiç birini yapamazdı. İşte Allah böyle her dilediğini dilediği gibi halk eder, bir Meryemden bir Mesih de halk eder ve onun vasıtasiyle ölülerde hayat da halk eder, çünkü Allahdır. وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدٖيرٌ ve Allah her şeye kemali kudretle kadirdir. Ve her şeye karşı alel’ıtlak kadirdir. Kudreti İlâhiyye hiç bir vechile kabili takyid-ü tahdid değildir. Her şeye kemali kudretle kadir olduğundan dilediği şey’i halk eder ve onda dilediği kadar kudret-ü şeref de halk eder. Sonra her şeye karşı alel’ıtlak kadirdir. Çünkü halk, halikın kendinden bir şey koparmak, kendi zatından, kendi kudretinden bir şey eksilmek demek olmadığından bütün mahlûkat ve onlarda halk edilmiş olan kudretler kudreti İlâhiyyeyi kendilerine nakl etmiş değildirler. Bütün aczi zatîleriyle onun tahti hâkimiyyetinde mahkûmı musahhardırlar. Bütün mahlûkat ve onlardaki kudretler, Allahın ve kudretinin parçaları ve tahavvülleri değil, eserleridir. Eserler ise müessirin aynı veya cüz’ü değil, ancak delilidir. Mahlûkat yekdiğerinden tesebbüb, tevellüd, tahavvül edebilir, bunun için eşyada fena, tahavvül ve ıstıfa ve tekâmül ve ihtilâfı meratib cereyan eder. Fakat bütün bunlar eşyanın Allaha nazaran değil, yekdiğerine nazaran olan nisbetleridir. Zira bütün eşyanın Allaha nisbeti mahlûkun halıkına mahkûmiyyet ve delâletidir. Bütün bu tahavvüllerden bu nisbetlerden eşyanın ve eşyadaki kuvvet-ü kudretin haddi zatında acz-ü fenası ve hepsinin fevkınde ılleti kül ve muhıtı küll olan kudreti İlâhiyyenin yegâne hâkimiyyeti ve bakayı hâkimiyyeti okunur. Bunun içindir ki yalnız tabiati eşyayı tetkık ile uğraşan fenler bile ma’lûmatlarının başına ılliyyet ve bakayı ıllet kanununu yazarlar. Ve tahavvüli ılletten bakai ıllete vasıl olurlar. Yukarılarda da ıhtar ettiğimiz vechile fencilerin tahavvüli ıllet ve bakai ıllet ta’birleri beyninde zahiren bir tenakuz vardır. Ve bunun halli şudur: Tahavvüli ıllet ta’biri eşyai mahlûkada kudret-ü kuvveti mahlûkanın ifadesidir ki maksad, ılleti ma’lûle ve izafiyyenin tahavvülüdür. Bakai ıllet de ılleti hakıkıyenin tahavvülden azâde olarak hâkimiyyeti mutlakasını gösterir. Hasılı fanî ve mütehavvil olan bakî ve daim olandır demek tenakuz olduğundan akl-ü naklin şu noktada kat’î bir intıbakı vardır ki mahkûmı tahavvül olan eşya gerek tenakus ve gerek tekemmül üzere yürüsün bunların bütün kemalleri ve kudretleri izafîdir. Ve hepsi tamamen bakî ve zeval-ü noksandan münezzeh olan kudreti baligai İlâhiyyenin mahkûmudur. Allah her şeye ve her şeye karşı kadîrdir ve hiç bir şey Allaha karşı kadir değildir. Allahdan başka her şey haddi zatında âcizdir. Bu da kudreti İlâhiyyenin hukmiyledir. Mesih de âciz, Muhammed de âciz, beşer de âciz, Melek de âcizdir. Arz-u semavatiyle ve aralarındaki bütün kâinatiyle hey’eti mecmuai âlem de âcizdir. Allah bunları her lâhza halk-u ifna etmekte ve hepsinin üzerinde mülk-ü melekûtunu ızhar edib durmaktadır. Ve binaenaleyh «Allah Mesih ibni Meryemden ıbarettir» diyenlerin kâfir olduklarında şübhe yoktur.