Mâide Sûresi 114. Âyet
Medine · Cüz 7 · Sayfa 127
قَالَ عِيسَى ٱبۡنُ مَرۡيَمَ ٱللَّهُمَّ رَبَّنَآ أَنزِلۡ عَلَيۡنَا مَآئِدَةࣰ مِّنَ ٱلسَّمَآءِ تَكُونُ لَنَا عِيدࣰا لِّأَوَّلِنَا وَءَاخِرِنَا وَءَايَةࣰ مِّنكَۖ وَٱرۡزُقۡنَا وَأَنتَ خَيۡرُ ٱلرَّـٰزِقِينَ ١١٤
Meryemoğlu İsa da: "Allah’ım, Rabbımız, bizim üzerimize gökten bir sofra indir ki, bizim için, önce ve sonra gelenlerimiz için bir bayram ve senden bir mucize olsun. Bizi rızıklandır, sen rızık verenlerin en hayırlısısın!" dedi
Elmalılı Hamdi Yazır meali
Elmalılı Tefsiri
قَالَ عٖيسَىابْنُ مَرْيَمَ Isâ ibni Meryem -bunların maksadlarındaki meşru’iyyeti görerek bu arzudan vaz geçemiyeceklerini anlayıb kemalile ilzamı huccet murad ederek- Allaha niyaz edib şöyle dedi اللّٰهُمَّ رَبَّنَآ ey rabbimiz olan Allah celle celâlüh اَنْزِلْ عَلَيْنَا مَآئِدَةً مِنَ السَّمَآءِ bize Semadan «yüksekten» bir mâide indir, öyle bir mâide ki تَكُونُ لَنَا عٖيدًا لَِاوَّلِنَا وَاٰخِرِنَا o -ya’ni onun indiği günb ize, bizim evvelimize âhirimize -mütekaddimînimize müteahhirînimize- Bayram وَاٰيَةً مِنْكَ ve sen bir âyet -senin kemali kudretine ve benim sıhhati nübüvvetime delâlet eden bir alâmeto lsun. Bize böyle bir mâide indir. وَارْزُقْنَا ve ondan bizi merzuk et وَاَنْتَ خَيْرُ الرَّازِقٖينَ ki rızk verenlerin en hayırlısı sensin.» -Çünkü Allah rızkın hem hâlikı, hem de bilâ garaz mu’tısıdır. Ne kadar şayanı dikkattir ki Havariyyûn mâideyi taleb ve maksadlarını zikr ederken ekli takdim ve diğer makasıdi diniyyei ruhaniyyeyi te’hır etmişlerdi. Halbuki Hazreti Isâ makasıdı diniyyeyi takdim ve maksadı ekli hem te’hır hem de rızk olmakla ifade etmiş ve sonra rızkda kalmayıb rezzaka intikal ve ona ta’zım ve senâ ile arzı şükran da eylemiştir. Bunlar mülâhaza edilince ruhların derecatındaki meratıb ne büyük bir fark ile tezahür ediyor.
Bu dua ve niyaza karşı 115. قَالَ اللّٰهُ Allah tealâ اِنّٖى مُنَزِّلُهَا عَلَيْكُمْ muhakkak ben onu size indiririm, bir çok kerreler indiririm bu kolay, fakat فَمَنْ يَكْفُرْ بَعْدُ مِنْكُمْ bundan sonra da sizden her kim küfrederse buyurdu.
İmdi bu mâide indimi inmedimi? Bu babda müfessirîn beyninde üç rivayet vardır:
1- Cumhurun rivyaetine göre iki gamame arasında kırmızı bir sofra indi, inerken bakıyorlardı, geldi ta önlerine düştü, bunun üzerine Isâ aleyhisselâm ağladı «ilâhî, beni şakirînden kıl, ilâhî, bunu bir rahmet kıl, bir müsle ve ukubet kılma» diye dua etti, kalktı abdest alıb namaz kıldı, yine ağladı, sonra örtüsünü açdı ve «بِسْمِ اللّٰهِ خَيْرُ الرَّازِقِينَ» dedi, ne baksınlar, kızarmış, pulsuz ve kılçıksız yağ akıyor bir balık, baş tarafında tuz, kuyruk tarafında sirke ve etrafında pırasadan maada envaı sebze ve beş yufkai birinde zeytun, ikincisinde bal, üçüncüsünde tereyağı, dördüncüsünde peynik, beşincisinde pastırma. Şem’un yaruhallah, dedi bu Dünya taamındanmı ahıret taamındanmı? O da «ikisinden de değil, ve lâkin Allah tealânın kudretiyle ıhtıra’ ettiği bir şey, niyaz ettiğiniz şeyi yeyiniz ve şükr ediniz ki Allah size tevali ettirir ve daha fazl-ü kereminden tezyid de eyler» dedi, yaruhallah, bu mu’cizeden bize bir mu’cize daha göstersen? dediler, binaenaleyh «ey balık biiznillâh diril» dedi, balık da teprendi. Sonra, «dön evvelki haline» dedi, döndü yine kebab oldu, ba’dehu mâide uçtu, sonra da ısyan edenler oldu, Maymun ve Hınzıra mesholundular, indiği gün bir pazar günü imiş, Nesârâ o günü bayram ittihaz etmişler.
2- Diğer bir rivayete göre mâide kırk gün, gün aşırı iniyordu, fukara, agniya, zuafa, sıgar-ü kibar toplânıp yiyorlardı. Fey’i zeval dönünce uçar giderdi ve arkasından gölgesinde bakarlardı bundan hangi bir fakır yediyse müddeti ömründe zengin olmuş ve hangi bir hasta yediyse şifa bulmuş ve bir daha hastalanmamış idi. Sonra Allah tealâ «Mâidemi agniyaya ve sağlamlara değil, fukaraya ve hastalara tahsıs et» diye vahy etti bunun üzerine nâs ıztırab ve ihtilâle düştü ve binaenaleyh seksen üç kişi mesholundu.
3- Bir de denilmiştir ki: Allah inzalini o şart ile va’d edince istigfar ettiler «böyle bir tehlükeyi arzu etmeyiz» dediler, binaenaleyh nâzil olmadı. اه Kazî beyzavî bu üç rivayeti zikrettikten sonra şöyle demiştir: «Mücahidden: bu bir meseldir ki Allah tealâ bunu mu’cizat talebinde ısrar edenler için darb buyurmuştur.» diye menkuldür. Ba’zı sofiyyeden de «burada mâide hakaikı meâriften ibarettir. Çünkü at’ıme gıdâi beden olduğu gibi hakaikı maârif de gıdai ruhtur.» diye menkuldür. Bu hal şöyle mülâhaza olunabilir ki bunlar henüz vukufuna müsteid bulunmadıkları bir takım hakaika rağbet etmişler, Isâ aleyhisselâm da «Eğer siz iymanı tahsıl ettinizse tekvayı isti’mal ediniz ki bunlara muttali’ olabilesiniz» demiş, onlar ise sualden vazgeçmemişler, ilhah eylemişler, ısrarlarından dolayı o da istemiş Allah tealâ bunun inzali kolay olduğunu ve lâkin akıbeti muhataralı ve korkunc bulunduğunu anlatmıştır. Zira salike makamından daha yüksek bir makam münkeşif olduğu zaman ona tahammül edememesi ve binaenaleyh istıkrar bulamayıb bu yüzden dalâli baide düşmesi ihtimali pek melhuzdur.» اه Şihabın dediği gibi Kazı Beyzavînin bu tezyilini âyetin bir tefsiri olmak üzere değil, bir ma’nâyı işarî olmak üzere kaydetmelidir. Bununla bu kıssanın Resulullaha ve mü’minlere hikmeti tezkiri de tavzıh edilmiş oluyor. Demek ki mâidei Isâ, mâidei islâm için bir misali ıbret olmaktan daha ziyade bir meseli ıbrettir. Küfrün ve küfranı ni’metin azabı yalnız âhırette değil, Dünyada da büyüktür. Ni’met ne kadar büyük, ne kadar harikulade ise küfr-ü küfranın azabı da o nisbette bîmisal ve o ni’metin zevali de o nisbette elîm olur. «اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ دٖينَكُمْ وَاَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتٖى وَرَضٖيتُ لَكُمُ الْاِسْلَامَ دٖينًا» buyurulduğu gün ehli islâma ihsan edilmiş bulunan mâidenin gerek tayyibatı ve gerek sureti ihsanı i’tibariyle mâidei Isâdan ne kadar büyük bir devlet olduğunu düşünmeli de buna karşı küfr-ü küfranın nasıl bir azaba müstehak olacağını anlamalıdır. Bu suretle sûrei «Mâide» mazmununun bir lübbi demek olan bu tezkir yapıldıktan sonra yine tezkiri Âhırete devam ile yukarıdaki «اِذْ قَالَ اللّٰهُ» kıssasına atfen ve «وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاسْمَعُوا» emri tahtinde mü’minlere hıtaben şöyle buyuruluyor: ١١٦ وَاِذْ قَالَ اللّٰهُ يَا عٖيسَىابْنَ مَرْيَمَ ءَاَنْتَ قُلْتَ لِلنَّاسِ اتَّخِذُونٖى وَاُمِّىَ اِلٰهَيْنِ مِنْ دُونِ اللّٰهِ قَالَ سُبْحَانَكَ مَا يَكُونُ لٖٓى اَنْ اَقُولَ مَا لَيْسَ لٖى بِحَقٍّ اِنْ كُنْتُ قُلْتُهُ فَقَدْ عَلِمْتَهُ تَعْلَمُ مَا فٖى نَفْسٖى وَلَآ اَعْلَمُ مَا فٖى نَفْسِكَ اِنَّكَ اَنْتَ عَلَّامُ الْغُيُوبِ ١١٧ مَا قُلْتُ لَهُمْ اِلَّا مَآ اَمَرْتَنٖى بِهٖٓ اَنِ اعْبُدُوا اللّٰهَ رَبّٖى وَرَبَّكُمْ وَكُنْتُ عَلَيْهِمْ شَهٖيدًا مَا دُمْتُ فٖيهِمْ فَلَمَّا تَوَفَّيْتَنٖى كُنْتَ اَنْتَ الرَّقٖيبَ عَلَيْهِمْ وَاَنْتَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ شَهٖيدٌ ١١٨ اِنْ تُعَذِّبْهُمْ فَاِنَّهُمْ عِبَادُكَ وَاِنْ تَغْفِرْ لَهُمْ فَاِنَّكَ اَنْتَ الْعَزٖيزُ الْحَكٖيمُ
Meali Şerifi