İsrâ Sûresi 16. Âyet
Mekke · Cüz 15 · Sayfa 283
وَإِذَآ أَرَدۡنَآ أَن نُّهۡلِكَ قَرۡيَةً أَمَرۡنَا مُتۡرَفِيهَا فَفَسَقُواْ فِيهَا فَحَقَّ عَلَيۡهَا ٱلۡقَوۡلُ فَدَمَّرۡنَٰهَا تَدۡمِيرࣰا ١٦
Biz bir ülkeyi yok etmek istediğimiz zaman, şımarık varlıklılarına emrederiz, onlar itaat etmeyip orada kötülük işlerler. Böylece, o ülke helaka müstahak olur, biz de onu yerle bir ederiz
Elmalılı Hamdi Yazır meali
Elmalılı Tefsiri
Bu açıklama 11–22. âyetleri birlikte ele alır.
11. وَيَدْعُ الْاِنْسَانُ بِالشَّرِّ دُعَآءَهُ بِالْخَيْرِ İnsan, hayra dua eder gibi şerre dua veya şerri da’vet eder. - Sanki o büyük ecre dua ediyormuş gibi o elîm azâba duâ eder. Veya ef’alile o azâbı da’vet eyler. Bunun sebebi de şudur: وَكَانَ الْاِنْسَانُ عَجُولًا insan aculdür - pek acelecidir. Sonra olacak şey’i vaktından evvel oluversin ister. Sabr-ü tehammül gücüne gelir de iyman ile salıh amellere ıkdam ederek o büyük ecri istiyecek yerde acelesinden iymansızlar hakkında hazırlanmış olan azabı elîme duâ eder, onun bir an evvel icra edilivermesini bir hayır ister gibi ister ve bu suretle kendisine şer da’vet etmiş olur. Zira bir şey’i vaktından evvel isti’cal eden mahrumiyyetile muateb olur. Binaenaleyh mü’minler şerre duâ etmemeli sabr-ü teenni ile hayra duâ etmeli ve a’meli salihaya ıkdam ile hayra da’vet eylemelidirler.
İnsanın acul olması bir de şu ma’nayı tazammun eder:
İnsan peşincidir. Veresieden ziyade heves eder, Âhıreti Dünyada görmek ister, onun için insanların bir çoğu Âhıreti bırakır da Dünyayı ister, o büyük ecre ehemmiyyet vermez, o azabı elîmi hisaba almaz da bu suretle kendisine hayır istiyormuş gibi şerri da’vet eder. Ki bu ma’nâ biraz sonra «مَنْ كَانَ يُرٖيدُ الْعَاجِلَةَ» âyetile tavzıh olunacaktır. Hâsılı her ferdinde veya bütün ahvalinde değil cinsi ı’tibarile veya ba’zı ahvalde insan aculdür. Ve acelesinden hayr-ü şerri tefrık etmez, sonunu gözetmez. Zaman âyetlerini hisaba almaz da kendini hayri da’vet ediyormuş gibi bir tehalükle şerri da’vet eder. 12. وَجَعَلْنَا الَّيْلَ وَالنَّهَارَ اٰيَتَيْنِ Halbuki biz gece ve gündüz iki âyet yaptık - gece ve gündüz denilen iki mühim alâmet ki ıhtilâf ve teakubile zamanın cereyanına mıkyas ve onun üzerinde icrayi huküm ve tesarruf eden kudreti ilâhiyyeden birer nişanedirler. Bunları فَمَحَوْنَآ اٰيَةَ الَّيْلِ yaparken gece âyetini mahvettik - bu nazım, san’ati ıhtibâk kabîlinden bir iycaz ile şu ma’nâyı iş’ar eder ki gece ve gündüzün kendilerini iki âyet yaparken her biri için de birer âyet yaptık ve bunun için gece âyetini mahvettik وَجَعَلْنَآ اٰيَةَ النَّهَارِ مُبْصِرَةً gece âyeti zulmet veya Kamer, gündüz âyeti de zıya veya. Güneştir. Lâkin burada âyetülleyl zulmet ile tefsir edilecek olursa zulmetin mahvı âyeti nehar müfadı demek olacağından bu fıkra ikinciden fazla bir faide ifade etmemiş olacaktır. Binaenaleyh âyetülleylden murad, Kamer olmak ve zulmet bunun mahvinde anlaşılmak daha zâhirdir. O halde mahvı Kamerden murad nedir? İbni Abbas demiştir ki âyetülleyl olan Kamer, Şems gibi mudıy idi mahv edildi ve Kamerin yüzündeki karaltı o mahvın eseridir. İbni ebi hâtemin tahric ettiği vechile Muhammed ibni Kâ’bi Kurazî demiştir ki gece bir Güneş, gündüz de bir Güneş vardı gece Güneşi mahvedildi ve işte Kamerdeki mahıv, odur. Delâilünnübüvvede Beyhekî ve ibni Asakir, Saidi Makbürîden şöyle tahric etmişlerdir ki Abdullah ibni Selâm, Nebiyyi ekrem sallallahü aleyhi vesellemden Kamerdeki karaltıyı sual etti. Resulullah ikisi de Şems idi dedi ve dedi ki Allah tealâ «وَجَعَلْنَا الَّيْلَ وَالنَّهَارَ اٰيَتَيْنِ فَمَحَوْنَآ اٰيَةَ الَّيْلِ» buyurdu. İmdi gördüğün karaltı o mahivdir» اه. Bunlar gibi daha diğer asâr dahi vardır. Demek ki ay evvel Güneş gibi mudıy olarak yaratılmıştı o da bir Güneş demekti ve o halde Güneş gibi harareti de vardı, sonra Allah tealâ o Güneşi mahvetti ya’ni söndürdü ve bu suretle şimdi bildiğimiz gece âyeti olan Kamer husule geldi. Şu halde gerek Kamerin yüzündeki karaltı ve gerek aksettirdiği nurunun büyüyüp küçülmesi ve nihayet mihakta kaybolup yeni bir hilâl olarak zuhur etmesi o mahvın bir eser ve neticesidir. Kamerin nuru bizatihi olmayıp Şemsten müstefad olduğu eskiden beri Ilmi hey’et eshabınca ma’lûm ise de onun mukaddemâ Güneş gibi mudıy iken sonradan böyle mahvedilip sönmüş olduğu bilinmiyordu. Kur’anın haber vermiş olduğu bu hakıkati nihayet zamanımız eshabı fenni almış kabul etmiş ve bu günkü mülâhazatı fenniyyelerini bu esas üzerine ta’kıb etmekte bulunmuşlardır. Ecramı Semâviyyenin sureti teşekkülüne müteallık nazariyyata yol açmış olan bu mahvı Kamer mes’elesi ılmî noktai nazardan çok hâizi ehemmiyyet olduğu gibi dinî noktai nazardan da öyledir. Çünkü ahvali Kıyametten «اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ وَاِذَا النُّجُومُ انْكَدَرَتْ» âyetlerile haber verilen tekviri Şems, inkidarı nücum hâdiselerinin tesavvur ve tasdıkını bir misali mütekaddim ile nazarı ıbarete vaz’etmektedir. Kıyamet ve Âhıreti hisaba aldırmak için zamanın seyri inkılâbını mutalea ettirmek hıkmetiyle gece ve gündüz âyetlerini mevzuı bahseden bu âyetin siyakı da bilhassa bu ıbret ile alâkadardır. Bu suretle buyuruluyorki: gece âyetini mahvettik وَجَعَلْنَآ اٰيَةَ النَّهَارِ مُبْصِرَةً ve gündüz âyetini bir gösterici kıldık -ya’ni Güneşi gözü olanlara her şey’i görecek bir vasıtai ru’yet olan zıya ile parlak yaptık ve mahvetmedik لِتَبْتَغُوا فَضْلًا مِنْ رَبِّكُمْ ki rabbınızdan fadıl taleb edesiniz - bu hıtabın cinsi beşere müteveccih olduğu nazarı dikkate alınırsa bundan anlaşılır ki Arz üzerinde insan cinsi Kamerin mahvinden sonra vücude gelmiş ve gece ile gündüzün tefrıkı hayati beşerin esbabı feyzınden birisi olmuştur. Bu suretle ma’nâ şu olur: bunların böyle yapılması şu hikmetler içindir ki siz, hayata mazber olup basar ve basîret sahibi insanlar olasınız da bunları yapan ve sizi yetiştiren rabbınızın büyüklüğünü anlıyarak çalışasınız, fakat şer ve nuksan için değil, onun lûtf-ü kereminden hayırlı kâr ve terakkı istemek için çalışasınız. وَلِتَعْلَمُوا عَدَدَ السِّنٖينَ وَالْحِسَابَ ve senelerin adedini ve hisabı bilesiniz -geceleriyle ve gündüzleriyle aylarıyle ve yıllarıyle zamanı ölçüp önünü sonunu Dünyayı ve Âhıreti hisab edesiniz de sonra olacak şeyleri acele ile önden istemiyesiniz ve Dünyaya güvenip Âhıretteki hisabı unutmıyasınız diye bunları böyle yaptık وَكُلَّ شَىْءٍ فَصَّلْنَاهُ تَفْصٖيلًا ve herşeyi tafsıl ettik de ettik - ya’ni âlemi tekvinde her şeyi ayırd edip âyeti nehar ile gösterdiğimiz gibi Kur’anda da Din-ü Dünyanıza, hayr-ü şerrinize müteallık her şeyi âyetlerile beyan ettik, bu suretle Kur’an, âyeti nehar gibidir. Bunun karşısında kütübi salife ise mahvedilmiş âyeti leyl gibi mensuhtur. Bu tafsıl cümlesinden olmak üzere:
13. وَكُلَّ اِنْسَانٍ اَلْزَمْنَاهُ طَآئِرَهُ فٖى عُنُقِهٖ Her insanın da kuşunu boynunda kendisine takdık - ya’ni baht-ü kaderini, âlemi gaybdan uçup gelecek olan hayır veya şer nasıbini kendi zimmetine ilzam eyledik, mes’uliyyeti kendi taleb ve ameline tahsıs ettik ve yahud vebalini kendi nefsine bağladık وَنُخْرِجُ لَهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ كِتَابًا ve ona yevmi kıyamette bir kitab - a’malini kayd ve hisabını irâe eden bir defter - çıkaracağız يَلْقٰيهُ مَنْشُورًا ki o kitab açık olarak yahud neşrolunarak ona şöyle çatacak 14. اِقْرَاْ كِتَابَكَ كَفٰى بِنَفْسِكَ الْيَوْمَ عَلَيْكَ حَسٖيبًا oku kitabını, bu gün üzerinde hisabcı kendi nefsin yeter. - Onun için insan Dünyada da her gün kendini okumalı, hisaba çekilmezken evvel kendini muhasebeye çekmeli «حَاسِبُوآ اَنْفُسَكُمْ قَبْلَ اَنْ تُحَاسَبُوا» Böyle her insanın tairi kendi boynuna ilzam olanmasının hasılı ma’nâsı daha ziyade iyzah olunarak buyuruluyor ki: 15. مَنِ اهْتَدٰى ilh...
İyi amma herkes hidayet ve dalâleti nasıl ta’yin etsin? Denecek olursa bu süali mukaddere cevaben buyuruluyor ki:
وَمَاكُنَّا مُعَذِّبٖينَ حَتّٰى نَبْعَثَ رَسُولًا Biz, bir Resul gönderinciye kadar ta’zib de etmeyiz - Resul gönderilince de hidayet ve dalalet tebliğ edilmiş bulunur. Fakat onu kabul edip etmemek herkesin kendi boynuna, kendi iradesine bağlıdır. Bu suretle herkesin tairi kendi boynuna ilzam edilmiş olması, her insanın sırf kendi boynundaki vebalile mes’ul tutulması yalnız ferdlere mahsus olmayıp her cem’ıyyetin yıkımı da kendi içinden, kendi boynuna geçirilen baykuşlarından naşi olduğunu anlatmak için de buyuruluyor ki:
16. وَاِذَآ اَرَدْنَآ اَنْ نُهْلِكَ قَرْيَةً ilâ...
18. مَنْ كَانَ يُرٖيدُ الْعَاجِلَةَ Her kim peşini kasdederse - ya’ni Dünya için çalışır, amelinin ecrini ölmeden bu hayatı Dünyada almak isterse عَجَّلْنَا لَهُ فٖيهَا ona burada, bu Dünyada peşin veririz - fakat alesseviyye herkese istediği kadar değil مَانَشَآءُ لِمَنْ نُرٖيدُ her kime istersek dileyeceğimiz kadar - çünkü her hangi bir amelin kıymeti çalışanın istediği ile değil, çalıştıranın kabul ile teayyün eder. Maamafih «مَنْ كَانَ يُرٖيدُ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا وَزٖينَتَهَا نُوَفِّ اِلَيْهِمْ اَعْمَالَهُمْ فٖيهَا وَهُمْ فٖيهَا لَا يُبْخَسُونَ» mantukunca hepsinin ameline vefa edilir, hiç birinin hakkı yenmez ثُمَّ جَعَلْنَا لَهُ جَهَنَّمَ ilâ - işte acul olmanın önü hoş gibi görünürse de akıbeti böyle vahimdir.
19. وَمَنْ اَرَادَ الْاٰخِرَةَ Her kim de Âhıreti murad eder وَسَعٰى لَهَا سَعْيَهَا وَهُوَ مُؤْمِنٌ ve ona iyman ederek lâyıkı vechile sa’y de eylerse فَاُولٰٓئِكَ كَانَ سَعْيُهُمْ مَشْكُورًا işte bunların sa’yleri meşkûr olur 20. كُلًّا نُمِدُّ هٰٓؤُلَآءِ وَهٰٓؤُلَآءِ مِنْ عَطَآءِ رَبِّكَ hepsine: onlara da onlara da, yani Dünya için çalışanlara da Âhıret için çalışanlara da rabbın atasından imdad ederiz. - Ya’ni amellerinin mukabili olarak değil, rabbına mahsus olan nâmütenâhî atıyyeden sırf bahşış olarak imdad ederiz وَمَاكَانَ عَطَآءُ رَبِّكَ مَحْظُورًا ve rabbının atâsı memnu’ değildir. - Peşin için çalışana da verilir, veresiye çalışanlara da verilir. Binaenaleyh Dünya için çalışanlara Dünyalıkları verilirken Âhıret için çalışanlar Dünyada mahrum olur zannedilmemelidir. 21. اُنْظُرْ كَيْفَ فَضَّلْنَا بَعْضَهُمْ عَلٰى بَعْضٍ bak onların ba’zısını ba’zısına nasıl ta’fdıl etmişizdir. - Her iki kısımdan insanların bu Dünyadaki atâ ve imdad cihetiyle mertebeleri ne kadar mütefavit, Dünya menafındeki nisbetleri ne kadar mütefadıl olduğu mahsûsdur. Bu fark-u tefavütün esası mahzâ Allah tealânın bir tercih ve tafdilidir. Ve ancak onun eseri meşiyyetidir. Her insanın bahtı boynuna böyle ilzam olunmuştur وَلَلْاٰخِرَةُ اَكْبَرُ دَرَجَاتٍ وَاَكْبَرُ تَفْضٖيلًا ve her halde Âhıret derecatca da daha büyük, tafdılce de daha büyüktür. - Binaenaleyh insan acele etmemeli, sa’yi meşkûr olmak için bütün makasıdında Âhıreti tercih eylemelidir. Ey insan! 22. لَا تَجْعَلْ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهًا اٰخَرَ فَتَقْعُدَ مَذْمُومًا مَخْذُولًا Allahın maıyyetinde diğer bir ilâh uydurma, sonra mezmun mahzul kalırsın - Allah ındinde mezmun olur, kendini kurtaracak hiç bir yardımcı bulamazsın. Çünkü şirk, çok büyük zulm, en büyük haksızlıktır, zâlim ise her zaman mezmum ve akıbet mahzudür. Halbu ki her sa’y kuvvete mütevakkıftır. En büyük kuvvet ise haktır. Hakkın başı da tevhiddir. «لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللّٰهِ» dır. Âhırete lâyık sa’y için ilk şart, iyman olduğu cihetle evvelâ iymanın birinci rüknü olan tevhid emrinden bed’ ile sa’y-ü amelde düsturı hareket ittihaz edilmesi lâzım gelen ahlâk ve a’mali saliha esaslarını tesbit eden ve nihayet yine tevhid emrini te’kid ile şirki müaheze edecek olan bervechiâti evâmir ve nevahi dikkat ediniz ne güzel hikmetlerdir: ٢٣ وَقَضٰى رَبُّكَ اَلَّا تَعْبُدُوٓا اِلَّآ اِيَّاهُ وَبِالْوَالِدَيْنِ اِحْسَانًا اِمَّا يَبْلُغَنَّ عِنْدَكَ الْكِبَرَ اَحَدُهُمَآ اَوْ كِلَاهُمَا فَلَا تَقُلْ لَهُمَآ اُفٍّ وَلَا تَنْهَرْهُمَا وَقُلْ لَهُمَا قَوْلًا كَرٖيمًا ٢٤ وَاخْفِضْ لَهُمَا جَنَاحَ الذُّلِّ مِنَ الرَّحْمَةِ وَقُلْ رَبِّ ارْحَمْهُمَا كَمَا رَبَّيَانٖى صَغٖيرًا ٢٥ رَبُّكُمْ اَعْلَمُ بِمَا فٖى نُفُوسِكُمْ اِنْ تَكُونُوا صَالِحٖينَ فَاِنَّهُ كَانَ لِلْاَوَّابٖينَ غَفُورًا ٢٦ وَاٰتِ ذَا الْقُرْبٰى حَقَّهُ وَالْمِسْكٖينَ وَابْنَ السَّبٖيلِ وَلَا تُبَذِّرْ تَبْذٖيرًا ٢٧ اِنَّ الْمُبَذِّرٖينَ كَانُوٓا اِخْوَانَ الشَّيَاطٖينِ وَكَانَ الشَّيْطَانُ لِرَبِّهٖ كَفُورًا ٢٨ وَاِمَّا تُعْرِضَنَّ عَنْهُمُ ابْتِغَآءَ رَحْمَةٍ مِنْ رَبِّكَ تَرْجُوهَا فَقُلْ لَهُمْ قَوْلًا مَيْسُورًا ٢٩ وَلَا تَجْعَلْ يَدَكَ مَغْلُولَةً اِلٰى عُنُقِكَ وَلَا تَبْسُطْهَا كُلَّ الْبَسْطِ فَتَقْعُدَ مَلُومًا مَحْسُورًا ٣ اِنَّ رَبَّكَ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَآءُ وَيَقْدِرُ اِنَّهُ كَانَ بِعِبَادِهٖ خَبٖيرًا بَصٖيرًا ٣١ وَلَا تَقْتُلُوٓا اَوْلَادَكُمْ خَشْيَةَ اِمْلَاقٍ نَحْنُ نَرْزُقُهُمْ وَاِيَّاكُمْ اِنَّ قَتْلَهُمْ كَانَ خِطْأً كَبٖيرًا ٣٢ وَلَا تَقْرَبُوا الزِّنٰٓى اِنَّهُ كَانَ فَاحِشَةً وَسَآءَ سَبٖيلًا ٣٣ وَلَا تَقْتُلُوا النَّفْسَ الَّتٖى حَرَّمَ اللّٰهُ اِلَّا بِالْحَقِّ وَمَنْ قُتِلَ مَظْلُومًا فَقَدْ جَعَلْنَا لِوَلِيِّهٖ سُلْطَانًا فَلَا يُسْرِفْ فِى الْقَتْلِ اِنَّهُ كَانَ مَنْصُورًا ٣٤ وَلَا تَقْرَبُوا مَالَ الْيَتٖيمِ اِلَّا بِالَّتٖى هِىَ اَحْسَنُ حَتّٰى يَبْلُغَ اَشُدَّهُ وَاَوْفُوا بِالْعَهْدِ اِنَّ الْعَهْدَ كَانَ مَسْؤُلًا ٣٥ وَاَوْفُوا الْكَيْلَ اِذَا كِلْتُمْ وَزِنُوا بِالْقِسْطَاسِ الْمُسْتَقٖيمِ ذٰلِكَ خَيْرٌ وَاَحْسَنُ تَاْوٖيلًا ٣٦ وَلَا تَقْفُ مَالَيْسَ لَكَ بِهٖ عِلْمٌ اِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤَادَ كُلُّ اُولٰٓئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْؤُلًا ٣٧ وَلَا تَمْشِ فِى الْاَرْضِ مَرَحًا اِنَّكَ لَنْ تَخْرِقَ الْاَرْضَ وَلَنْ تَبْلُغَ الْجِبَالَ طُولًا ٣٨ كُلُّ ذٰلِكَ كَانَ سَيِّئُهُ عِنْدَ رَبِّكَ مَكْرُوهًا
Meali Şerifi