Hûd Sûresi 94. Âyet
Mekke · Cüz 12 · Sayfa 232
وَلَمَّا جَآءَ أَمۡرُنَا نَجَّيۡنَا شُعَيۡبࣰا وَٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ مَعَهُۥ بِرَحۡمَةࣲ مِّنَّا وَأَخَذَتِ ٱلَّذِينَ ظَلَمُواْ ٱلصَّيۡحَةُ فَأَصۡبَحُواْ فِي دِيَٰرِهِمۡ جَٰثِمِينَ ٩٤
Ne zaman ki, emrimiz geldi, Şu’ayb ve beraberindeki müminler, tarafımızdan bir rahmet sayesinde kurtuldular. Ve o zalimleri korkunç bir gürültü yakaladı da oldukları yerde çöküp kaldılar
Elmalılı Hamdi Yazır meali
Elmalılı Tefsiri
وَلَمَّا فَصَلَتِ الْعٖيرُ Vakta ki kafile ayrıldı - ya’ni Mısırdan hareket edip Ken’ana müteveccihen şehrin haricine çıktı, ötede قَالَ اَبُوهُمْ اِنّٖى لََاجِدُ رٖيحَ يُوسُفَ babaları, ben, dedi, inanın Yusüfün kokusunu buluyorum لَوْلَآ اَنْ تُفَنِّدُونِ beni bunak yerine koymasaydınız!... - Ya’ni ey bu sözümü işitenler siz benim akl-ü şuuruma halel nisbet etmeyip de vicdanıma i’timad etseydiniz bu sözüme mutlak inanırdınız. Fakat «يَآاَسَفٰى عَلٰى يُوسُفَ» derken gayrı ma’kul olmıyan o esef duygusuna bile ma’nâsız diye i’tiraz eden ve Yusüf kokusu burunlarında tütmiyen siz gafiller şu anda derin bir neş’e ve revhaniyyetle vicdanımı saran bu Yusüf kokusuna ve henüz vicdanımdan başka hiç bir delili görünmiyen bu sözüme, bu ledünnî vuslet müjdecisine nerden inanacaksınız, inanmıyacaksınız bari beni bunak yerine koyup da tekzibe kalkışmasanız ne olur? Yusüfün müjdei nübüvvetile pirâheni himmetini getirecek olan o bişaret kârbani Mısırdan kopup semti Ya’kuba ikbal eder etmez beride Ya’kubun burnunda tüten zevkı revhâniyyetle şemm vicdanını saran bu rih-u rayiha, bu ledünnî bâdi sabâ, bu Yusüf kokusu şüphe yok ki ona «revhullah» dan bir şemme, ve gelmekte müjdecinin müjdecisi bir nefesi rahmanî idi. Oh! Şu anda tasavvuru bile ehli dili gaşyedecek gibi olan bu tatlı şemme kim bilir Ya’kubun gamı hicranına nasıl bir darbei teb’id vurmuş, vicdanını nasıl bir letafet ve revhaniyyetle sarmıştı? Ya’kub, bununla aynı zamanda hem uzaktaki bir ikbal vakıasının mebdeinden bir eserini duymuş hem de bir kaç gün sonra kavuşacağı mustakbel bişaretin büyük süruruna tedricen ihzar edilmiş bulunuyordu. Bu nasıl oluyordu? Seksen fersahlık bir mesafeden bu rayihayı getiren nâkıl ne idi? Ve bunu duyan hassasıyyet nasıl bir hassasıyyetti? Ma’lûm olan hava cereyanının bu sür’ate kâfi gemeyeceği şüphesiz. Kafilenin Mısırdan infisali anında Ya’kubun beride duyduğu bu rihın sür’ati lâakal bir şimşek ve elektrik sür’atini haiz olmak lâzım geliyor. Ve halbuki bu günkü fende ses nakline kadar tatbikını öğrendiğimiz elektrik cereyanının henüz rayiha işine ve şem hıssine hizmetini bilmiyoruz. Bir de Ya’kubun hassasiyyetine ne kadar incelmiş ve huznü ile gözler ağardıktan sonra şem hıssi ne kadar tezayüd etmiş olursa olsun kafilenin infisali anına kadar Mısırdan bir Yusüf şemmesi duymayıp da şimdi duymuş olması gösterir ki bunun sirr-ü hıkmeti onun hassasiyyetinde de değildir. Bunun için müfessirînin bu hususta iki ifadesi vardır: Birisi Allah tealânın bu rayihayı bir mu’cize olmak üzere o uzak mesafeden Ya’kubun vicdanına iysal, birisi de o anda vicdanı Ya’kubda iycad eylemiş olmasıdır. Ve binaenaleyh her hangisi olursa olsun bu vakıanın harikul’ade bir tervihi rabbanî olduğundan şüphe yoktur. Zamanımız fen felsefesi bu gibi fevkal’ade hadisatı ruhiyyeyi iyzah edememekle beraber inkâr dahi etmeyip «telepati» unvanını altında tasnif ve mutalea etmektedir. Telegraf, telefon kelimelerinde dahi ma’ruf ve müsta’mel olan « tele » kelimesi aslında « uzak » demek, « patı » da teessür ma’nâsına olduğu cihetle «telepatı» uzaktan teessür demek olur. Ve şöyle ta’rif olunur: «bir nefiste duyulan öyle bir ihsastır ki o anda vuku’ bulmuş hakakî bir vak’aya müteallık olduğu halde öyle bir mesafede veya öyle zuruf-ü ahval içindedir ki bunlar o vak’anın o nefs ile ma’rifetini maddeten mümteni’ gibi gösterirler». Diğer bir ta’rife göre de «bir ma’nânın veya hissin uzaktan muvasalası ya’ni hissolunabilecek bir alâmetin muaveneti olmaksızın tebliği hâdisesidir.» Evvelki ta’rife nazaran telepatı şeriatı mu’tâde hılâfındaki havassi zâhire hâdisatına dahi şamil olabilecektir. Lâkin ikinci ta’rife nazaran her hangi bir hevâ muhıtı içinde duyulan şem gibi bir hissi zâhir hâdisesi telepatı kabilinden addolunacak kadar fevkal’âde sayılmamak ıktiza edecektir. Çünkü havassi zâhire hâdisatında lâekal hava ve zıya gibi bir delîli hissî vardır ki bu bize telepatıdan ziyade telsiz ve radyo tebliğatı kabilinden bir hâdise mülâhaza ettirebilir. Ve binaenaleyh bunun fen noktai nazarından tasavvuru sırf ruhanî olan telepati tebliğatı kadar müşkil olmaz. Zira uzaktaki bir his veya ma’nâ seri’ bir vasıtai hafiye ile yaklaştırılıp tebliğ edilmiş demek olur. Ve bunun için bir takımları telepatinin en şayi’ olan ve mücerred ma’nevî gibi görünen kısmını da bu suretle te’vil ederek mülâhaza etmek isterler. Maamafih her hangi bir şey’in vicdana ıktiranı nasıl oluyor? Ve vicdanın a’zamî ve asgarî haddi telâkısi nereden başlar? Ve sahai ittisaı hangi hududa kadar gidebilir? Bir nefsin kuvvetleri, kendi haricindeki vakıatı behemehal beden sınırı dahilinde mi ahzediyor? Hararette olduğu gibi bedenden harice intişar eden ve varidatını uzaklardan karşılıyan kuvveler, yok mudur?
Bunlar bilinmeden uzaktan his hâdisei ruhiyyesini mutlaka te’vile mecburiyyet yoktur. Ve doğrusu yalnız uzaktan his değil yakındanda his ve şuur hâdiseleri dahi haddile tasavvur ve izah olunamamaktadır. «وَمَآ اُوتٖيتُمْ مِنَ الْعِلْمِ اِلَّا قَلٖيلًا» Ancak his ba’delvuku’ bir emri vakı’ olduğu gibi, his maalvuku’ ve hattâ his kablelvuku’ bile inkâr olunamıyacak vakıalardandır. Burada kendi nefsimden vakı’ olmuş telepati hâdiselerinden ilk evvel nazarı dikkatimi celbeden bir misali kaydedeceğim, şöyle ki; İstanbulda Mektebi nüvvabda talebe iken bir gün öğleden sonra dersten çıkıp Nuriosmaniyyede ikametgâhım olan hattat odasına geldim, yalnız pencerenin önüne oturdum, oturur oturmaz henüz bir şeyle meşgul olmaksızın birdenbire büyük amicam Muhammed Emîn Efendi hatırıma doğuverdi ve derhal kalbime derin bir huzün çöktü, ağlamak istedim, halbuki başka zamanlar onun hatırasından lâbüd bir neşê ve inşirah duyardım, nadirül’vücud bir fazıleti mücesseme idi. Bu gün haiıfına öyle bir huzün gelmesi istiğrabımı mucib oldu, hemen kaydettim, on beş gün sonra memleketten posta ile mektub aldım, pederim «o gün amcamın vefat ettiğini ve bana yadigâr olmak üzere bir kaç kitabını vasıyyet eylediğini» yazıyordu. O vakıt ki postanın on günde geldiği bir mesafeden o huzünlü vak’anın vukuu anında huznünü duymuştum ve gözlerim dolukmuştu. Ve işte telepati dedikleri böyle hâdiselerdir ki bizim ıstılâhımız bütün bunları ilham cümlesinden saymaktı ve bu hal uykuda iken olsa idi aynen ru’ya derdik. Bunlar mu’tâd olmakla beraber nâdir değil pek çoktur. Belki herkeste olur da farkında olmaz, Fakat sureti umumiyyede esbabi ılimden değildir. Alel’âde bir vehim halinde keramet veya mu’cize mertebelerine kadar muhtelif derecatta zâhir olabilir. Kanaati âcizaneme göre bu âyet bize yalnız Ilmi ruh ve Mu’cizeye münhasır olacak bir harikayı tesbit ile kalmıyor, bu günkü taharriyatı fenniyye noktai nazarından şayâni dikkat ilhamlarda vermektedir. Zira görülüyor ki rayiha. rih lâfzıyle ifade olunmuştur. Bunda ise iysal ma’nâsı daha mütebadirdir. Halbuki balâda söylediğimiz vechile kafilenin ayrıldığı anda Ya’kubun vicdanına rayihanın vusulü rüzgar sür’atinden daha seri’ olmuş oluyor. Ma’lûmatı hazıramıza nazaran bu intikalin fizikî surette husulü havanın kütlevî cereyanile değil de elektrikî mevcelerile olması muhtemildir. Ancak bir rayihanın hevâda intişariyle küçük maddî zerrelerin hareket ve intişariyle olması meşhur olduğuna göre bu zerrelerin bir cereyanı elektrikî halinde ve bir şimşek sür’atile akıp gelmesi müsteb’ad olacaktır. Bunun için bir tahlile daha lüzum vardır ki o da o zerrelerdeki rayihanın hararet ve zıya gibi kabili intişar bir kuvvet olduğunu bulmaktır. Ve filvakı’ rayihanın meselâ bir gül suyu zerratının kendilerinden ziyade onlardaki bir kuvvet ve keyfiyet olması ve ince bir ihtizaz ile mülâhaza edilmesi daha makul ve rayiha hakkındaki ilk ihtisasatımızın bedahetine daha muvafıktır. Ve o halde meseleyi kimya veya zerrevî fizik sahasında takip ederek savt naklinden daha ince bir kanun ile rayiha, kuvvet ve hareketinin zapt-u naklinde dahi elektrik ceryanından istifade mümkin olduğu neticesine varabilecek demek olur. Gerçi Yakubun duygusu fennî değil mucizevîdir. Ve bazı müfessirînin dediği gibi Allah tealânın rayihai Yusüfü vicdanı Yakupta doğrudan doğru icad edivermiş olması da muhtemildir. Ve hattâ Yakubun hafızasını uyandırıp mazıden malûmu olan Yusüf kokusunu vicdanına yeniden duyuruvermesi de muhtemildir. Lâkin âyetin ifadesinden zahir olan bu kokunun rüzgâr içinde duyulması ve gömleği hamil olan müjde kafilesinin Mısırdan ayrıldığı anda oradan bilinfisal isal edilmiş olmasıdır. Bu ise hılkatte rayihanın dahi havadan bir telsizle berk gibi nakl-ü isali hâdisesinin vukuunu ve binaenaleyh hafî bir kanunun vücudunu ıhtar eder. Şüphesiz ki bunun gerek Mısırdan irsali ve gerekse böyle bir sür’atin Yakup tarafından ahzolunabilmesi ve o rayihanın Yusüf kokusu olduğunun temyiz ve tayin edilmesi asıl kanun gibi doğrudan doğru tasarrufı rabbanîyi gösteren harikalardır. Gerek bu cihetlerden ve gerekse Yakub ve Yusüfün birer peygamber olmaları haysiyyetile vak’a i’cazkârdır. Zira bir insanın yakından bir insan kokusunu teşhis etmesi bile harikulâdedir. Ancak bunun heyeti mecmuasile mafevkalkanun bir mucize olması zımnında bazı kanunun da isbat edilmiş olmasına münafi değildir. Meselâ İsanın kuş yapması biizinillâh bir mücizedir. Fakat kuşların uçması vak’asında « tayeran » kanununu istinbat ile yine biiznillah tayyareler yapılması mucize olmıyan bir âdet olabilir.
Hasılı revhullaha bakın ki Ya’kub, Yusüfün güzel kokusunu o kadar uzaktan derhal duydu ve onun bir vehm-ü hayal olmayıp bir hakikat olduğunu vicdanında tanıdı ve tekidlerle söyledi fakat gafillerin bu vicdana inanmayıp saçma diyeceklerini bildiği için de «Beni bunak yerine koymasanız...» dedi lâkin kim dinler? Dediği gibi bu sözünü işitenler