Hâkka Sûresi 52. Âyet
Mekke · Cüz 29 · Sayfa 568
فَسَبِّحۡ بِٱسۡمِ رَبِّكَ ٱلۡعَظِيمِ ٥٢
O halde, haydi tesbih et Rabbinin yüce ismiyle
Elmalılı Hamdi Yazır meali
Elmalılı Tefsiri
Bu açıklama 38–52. âyetleri birlikte ele alır.
38. فَلَآ Demek ki iş öyle zann ettiğiniz gibi kolay değil - ey o tekzîb hatasını irtikâb edip duran hatakârlar - 39. اُقْسِمُ بِمَا تُبْصِرُونَ وَمَا لَا تُبْصِرُونَ yemîn ederimki gördüklerinize * Ve görmediklerinize - bunda bütün görülebilen ve görülmiyen, müşahade olunan ve gâib bulunan gizli veya açık herşey, olmuş ve olacak bütün vuku’at dahildir. Atâ, görülen asarı kudret, görülmiyen esrarı kudret demiştir. Ki güzel bir beyandır. Bunu zamanımız ta’birince tabi’at ve maba’dettabi’a diye ifade edebiliriz. Ecsam ve ervah, ins-ü cin ve Melâike, dünya ve âhıret, halk ve halık, ni’amı zâhire ve ni’amı bâtına diye de ifade olunmuştur. Burada Peygamberin gösterdiği ve göstereceği mu’cizeleri ve verilen haberlerin mazî ve istıkbale aid olanlarını indirilen ve indirilecek olan, inanılan ve inanılmıyan âyetleri de mülâhaza etmek lâzım gelir. Kelimelerin asıl ifade ettikleri mantuk şu oluyor: «مَا تُبْصِرُونَ = her ne ki görüyorsunuz ve göreceksiniz, görür ve görebilirsiniz «وَمَا لَا تُبْصِرُونَ = ve her ne ki görmez ve göremezsiniz. Bunlara kasem ise şunu ifade eder: Sizin şimdiye kadar gördüğünüz ve hâlen görmekte bulunduğunuz ve şimdi görmeyip de ileride göreceğiniz ve görebileceğiniz ve hiç görmiyeceğiniz ve görebileceğiniz neler neler vardır. Neler olmuş ve daha neler olacak, neler gelmiş ve gelecektir. Mazîde, halde ve istıkbalde sizin idrâk edebileceğiniz ve edeceğiniz ve daha idrâk etmediğiniz ve edemiyeceğiniz ne hakîkatler, acı ve tatlı ne vakıalar, ne müsîbetler, ne ni’metler vardır, ey hatakârlar, gafil münkirler, öyle inkâr ve tekzibi kolay sanmayınız, işte onları yaratan ve yaratacak olan ben Allahü azîmüşşan bütün onlara kasem eder de görmek istemediğiniz şu hakîkati gözlerinize sokmak üzere size hal ve istıkbaliyle bütün kâinatı ve acı tatlı her türlü te’minatı göstererek derim ki اِنَّهُ لَقَوْلُ رَسُولٍ كَرٖيمٍ الخ Şundan gaflet edilmemek lâzım gelir ki: burada bu kasemde pozitisvizmin en başlı bir hatâsına tenbih vardır: zira tekzîb ve inkârın başlıca iki menşei vardır:
BİRİSİ, Sofestaîlik, safsatacılıktır ki bunlar gördüklerini de tekzîb eder, kendine de inanmaz,
inadcılardır. Sûrei Bakarenin başında da geçtiği üzere bunlar kabili hıtab değildirler. Bunlara söz hiç kâr etmez, başlarını taşa çarpacak fiıl gerektir. Maamafih böylelere de «sakın başına taş düşecek» denilsin de dinlemezlerse ki o bütün hasret başlarında kalsın.
BİRİSİ DE pozitivistlik, ya’ni fazla müsbetçilik teassubudur ki bunlar da gördüklerine inanır,
görmediklerini tekzîb ederler. Gerçi hataya düşmemek için müsbet yürümek iyidir. Görünür görünmez tehlükelerden korunmak için lâzım olan son yol da odur. Fakat hayattan maksad gördüklerine saplanıp da durmak değil, yürümek, hatalardan, tehlükelerden korunarak hak murada, selâmete irmektir. Bu gaye ise görünen tarafta değil, görünmiyen taraftadır. Asıl tehlükeler görünen cihetten gelen değil, görünmeyen cihetten gelecek olanlardır. Onun için hep isbat olunmuş ve olunacak başka hakîkat yok imiş gibi hep görünene saplanıp da ondan ilerisini büsbütün nefy-ü inkâr ile karşılamak müsbetçilik değil, ayni Sofestaiyenin yaptığı gibi menfî bir körlük ve ınadçılıktan ibaret büyük bir hatadır ki ılmi bildiklerine kasreden, iyman hududuna yaklaşmak istemeyen kuru akılcı rasyonalistlerle mahdud tecribeci pozitivistler hep böyle nefy-ü inkârı isbat zannederek haberlere, harikalara inanmamış akıl ve tecribeleri maverasındaki hakîkatin ateşine yanıp gitmişlerdir. Evet Sûrei Mülkte dahi geçtiği üzere nazar ve tecribe insan için ılm için en yakın yoldur. Fakat tecribe bize gösterir ki hakikat bizim gördüklerimizden ve kavrayabildiklerimizden ıbaret değildir. Gördüklerimizi, tecribe ettiklerimizi isbat ederken, görmediklerimizi kavrıyamadıklarımızı yetişemediklerimizi nefy-ü inkâra kalkışmak isbatçılık değil, ne aklın ne tecribenin tasdikına ıktiran etmeyen bin menfîliktir. Hiç bir nazar, hiç bir müşahede, hiç bir his, hiç bir akıl hiç bir tecribe görülen mükerreren tecribe olunan haddin ilerisi yoktur burada dur tevakkuf et dememiştir. Bil’akis bütün tecribelerin müsbet olarak verdiği kat’î huküm şudur: duyun gördüklerinizin ilerisi var, binaenaleyh yürüyün, lâkin yolda giderken ilerisini hep gördüklerinizden ıbaret farz ederek ındî kıyas ile yürümeyin ve görmediğiniz bilmediğiniz hâkikatlere, tehlükelere tesadüf edeceğinize iyman ile yürüyün. Hem tecribenin bütün medarı ıhtibar, ya’ni nefsin vâkı’den haber almasıdır. Hak, nefsin vâkıa intıbakındadır. Haberi nazarı dikkate almıyarak kendiliğinden yürüyen nefis, ındî hevasiyle tehlükeye gider. Ihtibar ise süflî olan lems, zevk, şemm hislerinden ibaret olmadığı gibi hissi basardan ibaret de değil, semi’ ve hissi bâtın ile akla da alâkadardır. Ve hatta haberin en geniş hududu semi’dedir. O, insana akıl ve basarın kavrıyamıyacağı haberler getirir. İstihbâratın ehemmiyeti büyüktür. Onun içindir ki devletler sifaretlere pek büyük ehemmiyyet verirler. Bil’hassa tehlüke melhuz olan hususâtta en zaıyf bir haberi bile ihmal etmezler. O halde hiç yalanı tutulmamış, ahlâkı, akıl ve idraki eğrilikle lekelenmemiş bittecribe sıdk-u emanetle tanınmış ne söylediğini, bilir büyük bir muhbirin her mihneti gözüne alarak kat’î bir davâ ile «ben yakinen haber aldım bu böyledir. Şimdi akıllarınızın iremiyeceği bir surette şöyle olacaktır. İnanın sonra anlayacaksınız» diye yemînler ederek verdiği haberi öyle şey olmaz diye tekzibe kalkışmak gerek aklî nazarî ve gerek aklî amelî noktai nazarından pek büyük hata olmazmı? Mekkede zuhur edip de her şey’i göze alarak ey Mekkeliler! Sizler ve bütün insanlık pek büyük bir tehlüke içindesiniz. Eğer Allaha iyman eder benim verdiğim haberleri dinler bana uyar, fedakârlıklar ederseniz gerçi bir çok zahmetler çekeceksiniz, mal ve nüfusça zayiatlar vereceksiniz amma daha büyük tehlükeden, hâkkadan kurtulacak, Kayser ve Kisrayı tepeleyip yalnız hakka kul olarak insanlığa hakkı tanıtacak rehberler olacak Allah yanında hak murada ireceksiniz, Allah bana böyle dedi ve bana bu Kur’anı verdi. Bu Dünyanın sonu nasıl olsa ölüm değilmi, gelin onunla inliye inliye ateşe gitmektense güle güle can verip hakkın cemaline kavuşalım diye da’vet eden Hazreti Peygambere o zaman bir taraftan gördüklerine saplanarak bir taraftan gördüklerini bile tamamiyle nazarı ı’tibare almıyarak mecnun diyenlerin bize şiır söylüyorsun veya ba’zan üstüne rast getiren ve ekseriya yalan söyleyen kâhinler gibi kehanet taslıyorsun veya bizi büyüleyip anlamadığımız bir cihetten aldatmak, o suretle kendin istifade etmek yaşamak istiyorsun bize kendi çekip durduğumuz garametler yetişmiyormuş gibi bir de senmi aldatmak istiyorsun diyenlerin ilk nazarda ma’kul gibi görünen sözleriyle sonundaki hâkikat karşılaştırılacak olursa ve filhakika yirmi küsûr sene sonra o müşriklerin, Kayserlerin, Kisraların tepelenip nurı islâmın âleme yayıldığı tecribe sahasında imtihan meydanlarında bilfiıl tehakkuk ederek kendini gösterdiği mülâhaza olunursa âkıl kim, mecnun kim? Hak kimin, aldanan kim olduğu bittecribe tebeyyün etmiş olmazmı? O halde görülene tutunup da müsbet gitmek istiyenler bulundukları noktada durup kalacaklarına bu haberlerin henüz görünmiyen cihetlerini de nazarı ı’tibare alarak tekzip ve inkârdan sakınmak ve bulundukları halde kalamıyacaklarını bilerek Âhıretin o yüksek saadetine irmek için aşk u mahabbetle hakka doğru yürümek daha müsbet ve daha kârlı olmazmı? İşte Allah tealâ bütün tecribelerin, isbatların esası olan «görülen var görülmeyen var gördüklerinize saplanıp kalmayın» düstûrunu telkîn ve bu suretle haberi te’min için görülene ve görülmeyene kasem edip hepsini işhad ederek buyuruyorki 40. اِنَّهُ haberiniz olsun o - ya’ni mücerred dirayet ile bilinemiyecek olan o haberleri size bu beliğ beyanat ile bildirip öğüd vermek üzere okunan Kur’an لَقَوْلُ رَسُولٍ كَرٖيمٍ muhakkak kerîm; tekrîm ve ihtirama şayan, kerem ve keramet sahibi yüksek bir Resulün, büyük bir Hak ilçisinin getirdiği sözdür. - O, tekzibe değil, saygı ile, inanç ile dinlenmesi lâzım gelen bir sözdür. Çünkü ilçinin sözü onu gönderenin sözüdür. Burada Resuli kerîmden murad Hazreti Peygamber sallâllahü aleyhi vesellemdir. «اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ» Sûresinde Resuli kerîm, Cebrail olduğu cihetle burada da öyle olmasına zâhib olanlar olmuşsa da oradaki karînelerle buradaki karînelerin farkı vardır. O arada «لَقَوْلُ رَسُولٍ كَرٖيمٍ ذٖى قُوَّةٍ عِنْدَ ذِى الْعَرْشِ مَكٖينٍ مُطَاعٍ ثَمَّ اَمٖينٍ وَمَا صَاحِبُكُمْ بِمَجْنُونٍ وَلَقَدْ رَاٰهُ بِالْاُفُقِ الْمُبٖينِ وَمَا هُوَ عَلَى الْغَيْبِ بِضَنٖينٍ وَمَا هُوَ بِقَوْلِ شَيْطَانٍ رَجٖيمٍ» vasıflariyle, sâhibüküm buyurulan Hazreti Peygamberin ufukı mübînde gördüğü kuvvetle Resulün Şeytaniracîm olmadığı anlatılmış olduğundan o Resuli kerîmin Allah tarafından Peygambere gelen Cebrail olduğu zâhirdir. Halbuki onun şâir, kâhin olmadığını söyleyen şu âyetler burada Hazreti Peygamberin kerametini beyanda zâhirdir. Muhakkakki o Kur’anı kerîm bir Peygamberin tebligıdır. 41. وَمَا هُوَ بِقَوْلِ شَاعِرٍ ve o bir şâir sözü değildir. - Onu bir şiır gibi dinleyip geçmeyin قَلٖيلًا مَا تُؤْمِنُونَ siz pek az iyman ediyorsunuz - gerçi bunda sözün belâgatini biraz takdir etmek ve güzelliğinden bir lemha sezmek gibi iymana benzer cüz’î bir duygu gösterilmiş olursa da bu, onun hakikî kadrini duymamak, Resulûn kerametini, risaletin mahiyyetini, gönderenin azametini, Hâkkanın hakkıyyetini bir hayal farz etmek sizi selâmete çıkaracak, çok yüksek gayelere irdirecek olan o Hak tebligatına küfretmektir. Böyle mislini görmediğiniz şeyleri gördüklerinizin ba’zısına benzetmekle işin içinden çıkacağınızı zannediyorsunuz, şiır ne kadar güzel olursa olsun büyük bir elçinin tebliğ ettiği yürekler oynatan beyanatına şiır demek ne büyük hatâ, ne büyük gaflettir. «وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ وَمَا يَنْبَغٖى لَهُ» Hakikatini anlamaktan, hakkı teslim ve takdir etmekten uzak olan o duygu, o cüz’î lemhai şuur kâfi değil, Hâkka günü hakkın huzuruna varıldığı vakıt sahibini selâmete çıkaracak hakikî bir iyman ile işe sarılmak lâzım gelir. O bir şâir sözü olmadığı gibi 42. وَلَا بِقَوْلِ كَاهِنٍ bir kâhin sözü de değildir. - Bir takım âyetlerde beyan edildiği üzere kulak hırsızlığı eden gizli Cinler ve Şeytanlarla münasebette bulunarak onlardan telâkki ettiği ba’zı şeylerle zann üzere gayb taşlayan ve hakikati ne olduğunu bilmeksizin gaybdan haber verdiği zu’müne düşerek Cinden huddam kullanan ve kendi teşebbüsiyle gizli ruhlar celbetmek veya şundan bundan istidlâl ve istihrac suretinde garib ba’zı atmalarla bakıma bakmak, falcılık yapmak san’atiyle uğraşan kimselerin atarak veya uğraşarak söylediği ve ba’zan rast getirip çok kerre de aldandığı ve aldattığı kehanet sözü de değildir.
İbni esîrin Nihayede beyanına göre: kâhin, gelecek zamanda olacak şeylerden haber alıp vermeğe uğraşan ve esrarı bilmek iddiasında bulunandır. Arabda şıkk-u satîh gibi kâhinler vardı, bunlardan kimisi kendisinin Cinden bir tabiı ve bir re’iyyi, ya’ni gözüne görünen güzel bir perisi olup ona haberler getirdiğini zu’m ederdi. Kimisi de soran kimsenin kelâmından, fi’linden, halinden istidlâl ile üstüne vurduracak bir takım esbab mukaddimatiyle işleri bileceğini zu’m ederdiki buna bilhassa «arraf» ismini verirlerdi. Çalınmış olan şey’i ve yitigin yerini bildirdiğini iddia eden gibi. Râgıb da Müfredatında derki: kâhin, gizli geçmiş haberleri bir nevi’ zannile ıhbar edendir. Arraf da gelecek haberleri yine bir nevi’ zann ile ıhbar edendir. Ve bu iki sınaat gâh hata eder, gâh isabet eder. Zann üzerine mebniy olduklarından dolayı aleyhisselâtü vesselâm «her kim arrafa veyan kâhine gider de onun dediğinde tasdik eylerse o Ebilkasime indirilmiş olana küfretmiş demektir» buyurdu. Birisi böyle bir şey yaptığı zaman fülân kehanet yaptı denilir. Bununla tehassus ettiği vakıt «كَهَنَ» kâhin oldu» denilir. Kâhinlik yapmağa çalışana da tekehhün etti denilir اه. Ahkâmı nücum, Remil, cifir, türlü falcılıkla bakıcılık, manyatizm, ispirtizm, pisişizm, metapisişizm haleti ruhiyyeleriyle medyumluk yapan, onunla uğraşan böyle kimseler her zaman her yerde buluna gelmiştir. Kur’anı, Nübüvvet ve risaleti bunlara benzetmeğe çalışmamalı, bil’akis bunlardan çok yüksek olan hak bir nübüvvet ve risaletin imkânına istidlâl eylemelidir. Zira her nakıs bir kâmili düşündürür. Ey o Kur’ana kâhin sözü diyenler قَلٖيلًا مَا تَذَكَّرُونَ siz pek az düşünüyorsunuz - kâhine inanıyor da Allaha ve Peygambere inanmıyorsunuz? Peygamberi kâhine benzetmeğe çalışıyorsunuz. Gerçi öyle demekte şiırden biraz daha derin bir ma’na, bir hadise düşünmek, mazî ve istıkbalden bir haber alabilen, gayba dair bir şey bilen bulunduğunu iddia eyleyen bir nevi’i i’tiraf demektir. Gaybi Allahdan başkasının, bilemiyeceğini düşünmek zannile ılmi ayırmamak olmakla beraber gayb ve şehadeti bilen Hak tealânın varlığını ve onun öyle yalan yanlış bir zann üzere değil, hak bir yakın ile, kerîm bir Resul gönderip sadık haberler verebileceğini düşünmek i’tiraf eylemeği iktıza eyler. Böyle iken ba’zı tesadüf eden bir çok kerre de yalan yanlışla aldatan ve nihayeti bir haberin men’baına vâkıf olmayıp da kulak hırsızlığı kabîlinden şundan bundan çalınarak ve içine Haktanmı, Şeytandanmı nereden geldiği bilinmeksizin bir çok atıp tutmalar karıştırılarak süslenip söylenmiş olan kâhin sözlerine azçok inanıyor, onlara saplanıyorsunuz da Allahı, Peygamberi düşünmiyor, zann ve tevehhüm ile gayb taşlamakla yakînen bildiği bir hakikati beyan etmek arasındaki farkı nazarı ı’tibare almıyor, Kur’an ile, şâir ve kâhin sözlerini güzel mukayese etmiyor, vahyi kabul etmek istemiyor, saadet ve felâketinizle alâkadar olan bir hakikati tekzîb ve inkâr eylemekteki tehlükeyi hakkiyle hisaba almıyorsunuz. Eyi düşünün, inanın: Kur’an şâir sözü de değil kâhin sözü de değil, o Resulün risalet namına kendiliğinden söylediği bir söz de değildir. 43. تَنْزٖيلٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَمٖينَ o, bütün âlemlerin rabbı olan Allah tealâdan indirilmedir. - O Resul, onu olduğu gibi tebliga me’mur, kerîm bir ilçidir. İşte Kur’anın hakikatı budur. Yukarıda resuli kerîmin kavli denilmişti, eksik düşünenler Resul ve kerîm sıfatlarının ma’nasını iyi düşünmiyerek onun hiç olmazsa elfazı Resulün kendi tarafından Allah namına söylediği kendi sözü imiş gibi yanlış bir zanne düşmesinler diye burada Kur’anın hem ma’nası hem nazmı Allah tarafından ceste ceste indirilmiş olduğu tasrih olunarak «تَنْزٖيلٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَمٖينَ» diye hakikati beyan olunmuş ve bunu daha ziyade te’yid ve isbat için de buyurulmuşturki: 44. وَلَوْ تَقَوَّلَ عَلَيْنَا بَعْضَ الْاَقَاوٖيلِ eğer o Resul, bize karşı, ya’ni biz ona söylemeden, emr-ü nehy etmeden bize isnad ederek, bizim namımıza kendiliğinden ba’zı lâflar uydurmağa kalkışsaydı 45. لََاخَذْنَا مِنْهُ بِالْيَمٖينِ biz ondan dolayı yemîniyle elbette tutar yakalardık - burada yemîn «yemînihi» ma’nasına Peygamberin ettiği yemîn yâhud Allah tealânın kuvvet ve kudreti ma’nasına iki veche muhtemildir. Zira yemîn esasen kuvvet demektir. Ya’ni o taktirde bu Kur’an, bu sözler Allah tarafından indirildi diye türlü türlü kasemlerle ettiği yemînler, yalan yere yemîn olacağından dolayı biz onu o yemîniyle yakalar, yâhud kuvvetle tutar hıncını alır, yalanı başına çarpardık 46. ثُمَّ لَقَطَعْنَا مِنْهُ الْوَتٖينَ sonra elbette ondan dolayı vetîynini, kalb damarını (veya iligini) keser atardık. -
VETÎN, kalb damarı, şah damarı, şiryanı ebher, ba’zıları da bel kemiğinin iliği, nuha’ı şevkî demişlerdirki ikisi de kesilince sahibi derhal ölür. Ma’na: o vakıt tekrim etmek şöyle dursun hem yalanını tutarak rusvay eder hem de i’dam ve ihlâk eylerdik 47. فَمَا مِنْكُمْ مِنْ اَحَدٍ عَنْهُ حَاجِزٖينَ o vakıt içinizden hiç biriniz mani’ olamaz, onun tarafından müdafea edemezdi - lâkin hâkikat öyle değil, o bir Resuli kerîmdir, öyle yalandan, yalan yere yemînden müberra, kerem-ü kerameti, mu’cizatı, sıdk-u emaneti zâhir bir Peygamberdir ve o Kur’an hakikaten rabbül’alemînden bir tenzildir. Tenzilin hikmetlerine gelince - 48. وَاِنَّهُ لَتَذْكِرَةٌ لِلْمُتَّقٖينَ ve o korunacak müttakîler için bir tezkiredir. - Bir öğüd, yollarını gösterecek bir muhtıradır. Onlar için olması, çünkü intifa’ edecek olanlar onlar, öyle korunmak hissini besliyen saygılılardır. 49. وَاِنَّا لَنَعْلَمُ اَنَّ مِنْكُمْ مُكَذِّبٖينَ Onunla beraber biz biliyoruzki sizin içinizden tekzîb eden münkirler vardır. - Ya’ni biz onların cezalarını veririz 50. وَاِنَّهُ لَحَسْرَةٌ عَلَى الْكَافِرٖينَ ve çünkü o Kur’an, onun kadrini bilmeyip nankörlük eden kâfirlerin üzerinde muhakkak bir hasrettir. - Onlar Kıyamet günü müttakîlerin sevabını gördükleri zaman ilel’ebed hasrette kalacaklardır. - 51. وَاِنَّهُ لَحَسْرَةٌ عَلَى الْكَافِرٖينَ ve o hiç şübhesiz hakkulyakîndir. - Şiır, kehanet, zann ve tahmin kabîlinden olmak şöyle dursun ılmülyakîn ve aynülyakînden de daha yüksek olarak hakkulyakîndir. Sûrei vâkı’anın âhirine bak.
O halde ey Resuli kerîm! 52. فَسَبِّحْ بِاسْمِ رَبِّكَ الْعَظٖيمِ.