AyetSûreler

Hâkka Sûresi 39. Âyet

Mekke · Cüz 29 · Sayfa 568

وَمَا لَا تُبۡصِرُونَ ۝٣٩

Ve görmediklerinize

Elmalılı Hamdi Yazır meali

Elmalılı Tefsiri

اُقْسِمُ بِمَا تُبْصِرُونَ وَمَا لَا تُبْصِرُونَ yemîn ederimki gördüklerinize * Ve görmediklerinize - bunda bütün görülebilen ve görülmiyen, müşahade olunan ve gâib bulunan gizli veya açık herşey, olmuş ve olacak bütün vuku’at dahildir. Atâ, görülen asarı kudret, görülmiyen esrarı kudret demiştir. Ki güzel bir beyandır. Bunu zamanımız ta’birince tabi’at ve maba’dettabi’a diye ifade edebiliriz. Ecsam ve ervah, ins-ü cin ve Melâike, dünya ve âhıret, halk ve halık, ni’amı zâhire ve ni’amı bâtına diye de ifade olunmuştur. Burada Peygamberin gösterdiği ve göstereceği mu’cizeleri ve verilen haberlerin mazî ve istıkbale aid olanlarını indirilen ve indirilecek olan, inanılan ve inanılmıyan âyetleri de mülâhaza etmek lâzım gelir. Kelimelerin asıl ifade ettikleri mantuk şu oluyor: «مَا تُبْصِرُونَ = her ne ki görüyorsunuz ve göreceksiniz, görür ve görebilirsiniz «وَمَا لَا تُبْصِرُونَ = ve her ne ki görmez ve göremezsiniz. Bunlara kasem ise şunu ifade eder: Sizin şimdiye kadar gördüğünüz ve hâlen görmekte bulunduğunuz ve şimdi görmeyip de ileride göreceğiniz ve görebileceğiniz ve hiç görmiyeceğiniz ve görebileceğiniz neler neler vardır. Neler olmuş ve daha neler olacak, neler gelmiş ve gelecektir. Mazîde, halde ve istıkbalde sizin idrâk edebileceğiniz ve edeceğiniz ve daha idrâk etmediğiniz ve edemiyeceğiniz ne hakîkatler, acı ve tatlı ne vakıalar, ne müsîbetler, ne ni’metler vardır, ey hatakârlar, gafil münkirler, öyle inkâr ve tekzibi kolay sanmayınız, işte onları yaratan ve yaratacak olan ben Allahü azîmüşşan bütün onlara kasem eder de görmek istemediğiniz şu hakîkati gözlerinize sokmak üzere size hal ve istıkbaliyle bütün kâinatı ve acı tatlı her türlü te’minatı göstererek derim ki اِنَّهُ لَقَوْلُ رَسُولٍ كَرٖيمٍ الخ Şundan gaflet edilmemek lâzım gelir ki: burada bu kasemde pozitisvizmin en başlı bir hatâsına tenbih vardır: zira tekzîb ve inkârın başlıca iki menşei vardır:

BİRİSİ, Sofestaîlik, safsatacılıktır ki bunlar gördüklerini de tekzîb eder, kendine de inanmaz,

inadcılardır. Sûrei Bakarenin başında da geçtiği üzere bunlar kabili hıtab değildirler. Bunlara söz hiç kâr etmez, başlarını taşa çarpacak fiıl gerektir. Maamafih böylelere de «sakın başına taş düşecek» denilsin de dinlemezlerse ki o bütün hasret başlarında kalsın.

BİRİSİ DE pozitivistlik, ya’ni fazla müsbetçilik teassubudur ki bunlar da gördüklerine inanır,

görmediklerini tekzîb ederler. Gerçi hataya düşmemek için müsbet yürümek iyidir. Görünür görünmez tehlükelerden korunmak için lâzım olan son yol da odur. Fakat hayattan maksad gördüklerine saplanıp da durmak değil, yürümek, hatalardan, tehlükelerden korunarak hak murada, selâmete irmektir. Bu gaye ise görünen tarafta değil, görünmiyen taraftadır. Asıl tehlükeler görünen cihetten gelen değil, görünmeyen cihetten gelecek olanlardır. Onun için hep isbat olunmuş ve olunacak başka hakîkat yok imiş gibi hep görünene saplanıp da ondan ilerisini büsbütün nefy-ü inkâr ile karşılamak müsbetçilik değil, ayni Sofestaiyenin yaptığı gibi menfî bir körlük ve ınadçılıktan ibaret büyük bir hatadır ki ılmi bildiklerine kasreden, iyman hududuna yaklaşmak istemeyen kuru akılcı rasyonalistlerle mahdud tecribeci pozitivistler hep böyle nefy-ü inkârı isbat zannederek haberlere, harikalara inanmamış akıl ve tecribeleri maverasındaki hakîkatin ateşine yanıp gitmişlerdir. Evet Sûrei Mülkte dahi geçtiği üzere nazar ve tecribe insan için ılm için en yakın yoldur. Fakat tecribe bize gösterir ki hakikat bizim gördüklerimizden ve kavrayabildiklerimizden ıbaret değildir. Gördüklerimizi, tecribe ettiklerimizi isbat ederken, görmediklerimizi kavrıyamadıklarımızı yetişemediklerimizi nefy-ü inkâra kalkışmak isbatçılık değil, ne aklın ne tecribenin tasdikına ıktiran etmeyen bin menfîliktir. Hiç bir nazar, hiç bir müşahede, hiç bir his, hiç bir akıl hiç bir tecribe görülen mükerreren tecribe olunan haddin ilerisi yoktur burada dur tevakkuf et dememiştir. Bil’akis bütün tecribelerin müsbet olarak verdiği kat’î huküm şudur: duyun gördüklerinizin ilerisi var, binaenaleyh yürüyün, lâkin yolda giderken ilerisini hep gördüklerinizden ıbaret farz ederek ındî kıyas ile yürümeyin ve görmediğiniz bilmediğiniz hâkikatlere, tehlükelere tesadüf edeceğinize iyman ile yürüyün. Hem tecribenin bütün medarı ıhtibar, ya’ni nefsin vâkı’den haber almasıdır. Hak, nefsin vâkıa intıbakındadır. Haberi nazarı dikkate almıyarak kendiliğinden yürüyen nefis, ındî hevasiyle tehlükeye gider. Ihtibar ise süflî olan lems, zevk, şemm hislerinden ibaret olmadığı gibi hissi basardan ibaret de değil, semi’ ve hissi bâtın ile akla da alâkadardır. Ve hatta haberin en geniş hududu semi’dedir. O, insana akıl ve basarın kavrıyamıyacağı haberler getirir. İstihbâratın ehemmiyeti büyüktür. Onun içindir ki devletler sifaretlere pek büyük ehemmiyyet verirler. Bil’hassa tehlüke melhuz olan hususâtta en zaıyf bir haberi bile ihmal etmezler. O halde hiç yalanı tutulmamış, ahlâkı, akıl ve idraki eğrilikle lekelenmemiş bittecribe sıdk-u emanetle tanınmış ne söylediğini, bilir büyük bir muhbirin her mihneti gözüne alarak kat’î bir davâ ile «ben yakinen haber aldım bu böyledir. Şimdi akıllarınızın iremiyeceği bir surette şöyle olacaktır. İnanın sonra anlayacaksınız» diye yemînler ederek verdiği haberi öyle şey olmaz diye tekzibe kalkışmak gerek aklî nazarî ve gerek aklî amelî noktai nazarından pek büyük hata olmazmı? Mekkede zuhur edip de her şey’i göze alarak ey Mekkeliler! Sizler ve bütün insanlık pek büyük bir tehlüke içindesiniz. Eğer Allaha iyman eder benim verdiğim haberleri dinler bana uyar, fedakârlıklar ederseniz gerçi bir çok zahmetler çekeceksiniz, mal ve nüfusça zayiatlar vereceksiniz amma daha büyük tehlükeden, hâkkadan kurtulacak, Kayser ve Kisrayı tepeleyip yalnız hakka kul olarak insanlığa hakkı tanıtacak rehberler olacak Allah yanında hak murada ireceksiniz, Allah bana böyle dedi ve bana bu Kur’anı verdi. Bu Dünyanın sonu nasıl olsa ölüm değilmi, gelin onunla inliye inliye ateşe gitmektense güle güle can verip hakkın cemaline kavuşalım diye da’vet eden Hazreti Peygambere o zaman bir taraftan gördüklerine saplanarak bir taraftan gördüklerini bile tamamiyle nazarı ı’tibare almıyarak mecnun diyenlerin bize şiır söylüyorsun veya ba’zan üstüne rast getiren ve ekseriya yalan söyleyen kâhinler gibi kehanet taslıyorsun veya bizi büyüleyip anlamadığımız bir cihetten aldatmak, o suretle kendin istifade etmek yaşamak istiyorsun bize kendi çekip durduğumuz garametler yetişmiyormuş gibi bir de senmi aldatmak istiyorsun diyenlerin ilk nazarda ma’kul gibi görünen sözleriyle sonundaki hâkikat karşılaştırılacak olursa ve filhakika yirmi küsûr sene sonra o müşriklerin, Kayserlerin, Kisraların tepelenip nurı islâmın âleme yayıldığı tecribe sahasında imtihan meydanlarında bilfiıl tehakkuk ederek kendini gösterdiği mülâhaza olunursa âkıl kim, mecnun kim? Hak kimin, aldanan kim olduğu bittecribe tebeyyün etmiş olmazmı? O halde görülene tutunup da müsbet gitmek istiyenler bulundukları noktada durup kalacaklarına bu haberlerin henüz görünmiyen cihetlerini de nazarı ı’tibare alarak tekzip ve inkârdan sakınmak ve bulundukları halde kalamıyacaklarını bilerek Âhıretin o yüksek saadetine irmek için aşk u mahabbetle hakka doğru yürümek daha müsbet ve daha kârlı olmazmı? İşte Allah tealâ bütün tecribelerin, isbatların esası olan «görülen var görülmeyen var gördüklerinize saplanıp kalmayın» düstûrunu telkîn ve bu suretle haberi te’min için görülene ve görülmeyene kasem edip hepsini işhad ederek buyuruyorki