Fussilet Sûresi 15. Âyet
Mekke · Cüz 24 · Sayfa 478
فَأَمَّا عَادࣱ فَٱسۡتَكۡبَرُواْ فِي ٱلۡأَرۡضِ بِغَيۡرِ ٱلۡحَقِّ وَقَالُواْ مَنۡ أَشَدُّ مِنَّا قُوَّةًۖ أَوَلَمۡ يَرَوۡاْ أَنَّ ٱللَّهَ ٱلَّذِي خَلَقَهُمۡ هُوَ أَشَدُّ مِنۡهُمۡ قُوَّةࣰۖ وَكَانُواْ بِـَٔايَٰتِنَا يَجۡحَدُونَ ١٥
Âd kavmine gelince onlar yeryüzünde büyüklük tasladılar ve: "Bizden daha kuvvetli kim vardır?" dediler. Onlar kendilerini yaratan Allah’ın kendilerinden daha kuvvetli olduğunu görmediler mi? Onlar bizim âyetlerimizi bile bile inkâr ediyorlardı
Elmalılı Hamdi Yazır meali
Elmalılı Tefsiri
Bu açıklama 9–18. âyetleri birlikte ele alır.
9. خَلَقَ الْاَرْضَ فٖى يَوْمَيْنِ – Bu «فٖى يَوْمَيْنِ» kaydinde iki ihtimal vardır: birisi «خَلَقَ» ye müteallık mef’ulü fih olmak, ikincisi zarfı müstekarr olarak Arzdan hali mukaddere olmaktır. Evvelkisine göre ma’nâ: Arzı iki günde halk etti demek olur. Arz halk olunurken henüz ma’lûmumuz olan gün bulunmıyacağından yevm, mutlak vakıt ma’nâsına ya’ni iki nevbette demek olur ki Allahü a’lem birisi «اَوَ لَمْ يَرَ الَّذٖينَ كَفَرُوٓا اَنَّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا» mantukunca Arzın Semadan fetk olunduğu gün, birisi de «وَهُوَ الَّذٖى مَدَّ الْاَرْضَ» buyurulduğu üzere, Arzın medd olunduğu, ya’ni kışrı Arzın kaymak halinde döşenmeğe başladığı gündür. İkincisine göre de ma’nâ: Arzı iki günde olmak üzere halk buyurdu demek olur. Bu surette Arzın kaç günde yaratıldığı söylenmiş olmıyarak yaratıldıktan sonra iki gün içinde bulunması hali anlatılmış olur ki bu da bir seneyi ikiye bölen iki gün dönümü nevbetidir. Çünkü Arz bu iki vakıt içinde deveran etmek üzere yaratılmıştır. 10. وَجَعَلَ فٖيهَا رَوَاسِىَ مِنْ فَوْقِهَا hem onda üstünden baskılar yaptı - dağlar, kışrı Arzı tabanına çiviler gibi kazıklar, bu «واو» istînafiyyedir, «خَلَقَ» ye atıf değildir, çünkü fasıl vardır. وَبَارَكَ فٖيهَا ve onda bereketler husule getirdi - Arzda hayr-ü hayata salih şeyler, sular, ma’denler, nüşû ü nemâ kuvvetleriyle nebatat ve hayvanat gibi feyz-u bereket menabiı yetiştirdi وَقَدَّرَ فٖيهَآ اَقْوَاتَهَا ve onda azıklarını da takdir buyurdu - ya’ni nebatat ve hayvanatın yaşamak için muhtac oldukları yağmur ve sair hasılatı da mıkdar ve kemmiyyetleriyle ta’yin buyurup Arzda biçimine koydu فٖٓى اَرْبَعَةِ اَيَّامٍ dört gün içinde - ya’ni bütün bunları dört gün içinde yaptı. Yahud dört gün içinde olarak yaptı. Evvelki iki de içinde dahil olmak üzere dört, ki bunda da gösterdiğimiz vechile öbirleri gibi iki ma’nâ vardır. Birisi, meadinin ve dağların halkı nevbeti, biri de nebatat ve hayvanatın halkı nevbeti ki iki evvelki ile dört olur. Birisi de «فيها» dan hal olmasıdır ki fusuli erbaayı göstermiş olur, bu surette evvelki iki gün burada dahil olmuş bulunur. Fehmi âcizâneme göre burada bu ma’nâ obirinden daha zâhir ve nazmın siyakına daha mülâyimdir. Çünkü Arzın berekât ve akvaâtı her sene bu dört mevsim içinde yetişir, kemmiyyet ve mıkdarıyle biçimini bunlar içinde alır, bu haysiyyetle ( فٖىٓ) nin «بَارَكَ» ve «قدر» fiıllerine teallûku dahi ayni ma’nâyı ifâde edebilir ve bu ma’nâca şu kayid de vâzıh olur سَوَآءً لِلسَّآئِلٖينَ bütün araştıranlar için müsavî olmak üzere - dört gün, zira her yerde rızk istiyenlerin hepsinin rızkı bu dört mevsim içinde yetişir, rızıklar müsavî olmazsa da günler müsavîdir. Dört mevsim hepsi için dörttür. Burada «سَوَآءً» «لِلسَّآئِلٖينَ» ye müteallık olmamak ve mes’eleyi soranlar ma’nâsına olmak da melhuzdur.
Bu dört günü evvelki ikiye zamm ile mecmuunu altı olmak üzere tefsiri muvafık görmüyorlar, zira bu surette Semanın zikr olunacak iki güniyle günlerin mecmuu sekize bâliğ olur. Halbuki bir çok âyetlerde «خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ فٖى سِتَّةِ اَيَّامٍ» buyurulmuş olmakla bu günler o altı günün beyanı olduğuna göre onu tecavüz etmemek lâzım gelir. Bu ciheti sûrei «A’raf» ta «اِنَّ رَبَّكُمُ اللّٰهُ الَّذٖى خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ فٖى سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ» âyetine bak.
11. ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمَآءِ Sonra Semaya doğru doğruldu - ya’ni ınâyeti ilâhiyyesini dosdoğru Semaya tevcih buyurdu. «اسْتَوٰٓى» kelimesi «اِلَى» ile sılalandığı zaman istikamet almak, dosdoğru teveccüh etmek ma’nâsınadır ki Allah tealâ hakkında doğrudan doğru irâde ile tefsir olunur. Ya’ni ınayeti ilâhiyyesini doğrudan Semaya doğru tevcih buyurdu وَهِىَ دُخَانٌ o bir duman halinde idi فَقَالَ لَهَا وَلِلْاَرْضِ irâde buyurdu da ona ve Arza dedi ki ائْتِيَا طَوْعًا اَوْكَرْهًا ikiniz de ister istemez gelin - ikiniz bir müttefikan emrime münkad olun, tabiatlerinize gerek muvafık olsun, gerek olmasın, yâhud ikiniz de, vücude gelin, tevekkün edin قَالَتَآ اَتَيْنَا طَآئِعٖينَ dediler ki ikimiz de isteyerek geldik - buradaki «ثُمَّ» yi Razî ve Kazıy beyzavî gibi müfessirînin bir kısmı zamanî değil, rutbî terahı ile anlamışlar, ya’ni Semânın yaradılışı Arzın yaradılışından evvel olup yalnız burada Arzın halkını beyandan sonra beyan edilmiştir. Bu surette «ائْتِيَا» demek vücude gelin ma’nâsına tekvinden ıbarettir. Dühan da ilk maddenin yaradıldığı haldir. İbtida maddei ulâ yaradılmış ve onda henüz bir zıya olmadığı, zulmanî bir halde bulunduğu ve yâhud madde tabiati esas i’tibariyle zulmanî bulunduğu için duhan ta’bir edilmiştir. Bu güzel bir ma’nâdır. Lâkin «وَهِىَ دُخَانٌ» cümlesinin haliyye olarak «استوا» ya ıktiranı ve «ائْتِيَا» emrine tekaddümü ıktiza edeceğine göre maddenin kıdemini iyham etmek gibi bir şâibe vardır. Buna mukabil ekser müfessirîn ise «ثُمَّ» niu terahîsi zamanî olduğuna kail olmuşlar ve arzın ilk halkı Semâdan evvel olup ancak «وَالْاَرْضَ بَعْدَ ذٰلِكَ دَحٰيهَا» mantukunca dahvi, ya’ni döşenmesi sonra olduğunu söylemişlerdir. Bu âciz de bunu Cumhurun uslûbu üzere anlamayı tercih ediyorum. Şu kadar ki Semâdan murad «وَاَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَآءِ مَآءً» de olduğu gibi Arzın yukarısı, ya’ni hava tarafı demek olduğuna zâhib oluyorum, bu surette «ثُمَّ اسْتَوٰٓى» yukarıdaki «خَلَقَ الْاَرْضَ» ya ma’tuf olarak şöyle demek olur: Arzı, ilk halk sonra doğrudan doğru yukarısını yaratmayı irâde buyurdu bir duman olarak, demek ki Arz ilk yaradılışında ibtida Semâdan ayrıldığı sıra ateş halinde idi, sonra bu ateşten anın yukarısına doğru Seması olarak duman halinde gazlar püskürüyordu فَقَالَ لَهَا وَلِلْاَرْضِ bu halde o duman halindeki Semaya ve Arza «ائْتِيَا طَوْعًا اَوْكَرْهًا» ikiniz bir tav’an ve kerhen gelin - tabiatinize uygun gelse de gelmese de ikiniz birlikte birbirinize uyarak bir nizam üzere hareket edin dedi. Bütün Semâ içinde Arzın ve hevasının birlikte hareket etmesini emreyledi «قَالَتَآ اَتَيْنَا طَآئِعٖينَ» ikimiz de tav’ımızla geldik dediler. Ba’zıları bu emri ve tav’î şuurî ma’nâda anlamak istemişlerse de mutlak tevâfuk ve inkıyad ma’nâsına olmak daha mütebadirdir. Ya’ni verilen emirde icra edilen te’sirde her biri tabiatindekinin hılâfına bir fiıl ve harekete dahi sevk edilseler onlar onun kabulünü bir tabiat edinmişlerdir. Onun için hareket ve sükûn gibi muhtelif tabiatte te’sirleri tabiî gibi kabul ederler. Emri ilâhîye karşı hiç bir muhalefetleri vakı olmaz. Onun için atalet kanunu denilen bu mutaveat ve kabiliyyet ile bütün ecramı Semaviyye ve ecsamı Arzıyyenin hâdisatı tabiî imiş gibi iyzah olunabilir. Burada eserden olmak üzere şöyle bir «قيل» de naklederler: denilmiş ki Semavat ve Arz halkolunmadan Arş su üzerinde idi, sudaki suhunetten bir kaymak ve bir duman çıktı, kaymak suyun yüzünde kaldı, ondan kuraklığı halketti ve ondan Arzı ıhdas eyledi, duman da yukarı yükseldi, ondan da Semayı yarattı اه. Fahri Razî der ki: bu kıssa Kur’anda yoktur, Yehûdun Tevrat dediği kitabın evvelinde vardır. Bir delil delâlet ederse kabul olunabilir, Zemahşerî garib bir fıkra daha nakleder de kuraktan bir arz yaptı sonra da onu ayırdı iki arz yaptı der. Ayrılan bu iki Arz nedir? Ya Arzdan Kamerin ayrılması olacak, yahud da Amerikanın ayrılması olacaktır.
Şimdi asıl Semavâta geçilerek buyuruluyor ki 12. فَقَضٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ فٖى يَوْمَيْنِ hasılı onları iki günde sağlam yedi Semaya tamamladı - bu iki günün birisi, Arzın da halkından evveli ilk maddenin halkı, birisi de ecramın teşekkülü günleridir ki Sûrei «A’raf» ta beyan olunduğu üzere altı günden ikisini teşkil eder. Yâhud birisi Arzın halkından evveli, birisi de Arzın halkından sonrasıdır. Çünkü Kamer, Zühre, Utarid gibi ba’zı ecramın halkı Arzdan sonradır. Buna göre «فَقَضٰيهُنَّ» deki «فا» nın ta’kıb ma’nâsı da mahfuz kalmış olur. Sûrei «Bakare» de «فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ» bak. Fikri âcizâneme göre bu iki gün Semavâtten hali mukaddere olmak üzere biri Dünya biri Âhıret olmak da muhtemildir. Bunları böyle ıhkâm ve itmam buyurdu وَاَوْحٰى فٖى كُلِّ سَمَآءٍ اَمْرَهَا her Semâda ona aid emri de vahiy buyurdu - her Semanın Meleklerine orada cereyan edecek şüunun emrini de telkın buyurdu ki bu da itmam cümlesindendir. Bütün bunların bu yolda zuhur ve itmamından Sâni’ tealânın kudreti âyâtı tecelli ettiği için bu noktada gıyabdan tekellüme iltifat ile buyuruluyor ki وَزَيَّنَّا السَّمَآءَ الدُّنْيَا بِمَصَابِيحَ ve Dünya Semayı mısbahlar, ya’ni parlak kandillerle donattık süsledik «بِزٖينَةٍ الْكَوَاكِبِ» وَحِفْظًا hem de mahfuz kıldık - Şeytanlar yanaşamazlar ذٰلِكَ تَقْدٖيرُ الْعَزٖيزِ الْعَلٖيمِ işte o, o azîz, alîmin takdiridir. - Siz ona hep küfür mü edip duracaksınız? De 13. فَاِنْ اَعْرَضُوا yine ı’raz ederler, aldırmazlarsa فَقُلْ o vakıt dedi ki: اَنْذَرْتُكُمْ صَاعِقَةً size bir saıka tehlükesi haber veriyorum - ya’ni yıldırım gibi bir çarpış ta helâk edecek şiddetli bir azab مِثْلَ صَاعِقَةِ عَادٍ وَثَمُودَ Delâilünnübüvvede Beyhekî ve İbni asakir cabir ibni Abdullahdan rivayet ederler, demiştir ki: Ebû Cehl ile Kureyşin ileri gelenlerinden bir cemaat şöyle dediler: Muhammedin işi bizi şübheye düşürdü, sihir ve kehanet ve şı’re âlim bir adam arasanız onunla konuşsa da bize onun işini bir anlatsa dediler. Bunun üzerine Utbe ibni Rebîa: ben vallahi şı’ri, kehaneti, sihri dinlemişim, ona dair bir ılm edinmişimdir, eğer öyle ise Muhammed bana gizli kalmaz dedi ve vardı da ya Muhammed, sen mi daha hayırlısın Haşım mı, sen mi hayırlısın Abdülmuttalib mi? dedi, Resulullah cevab vermedi, ya sen bizim ilâhlarımıza kadh ediyor ve atalarımızı tadlil eyliyorsun, eğer reislik senin olsun istiyorsan, bayraklarımızı sana dikelim ve eğer mal istiyorsan sana mallarımızdan seni ve arkandakileri müstağni edecek mal toplıyalım ve eğer kadın ihtiyacın varsa Kureyş kızlarından beğeneceğin on tanesini sana tezvic edelim? dedi, Resulullah susuyor söylemiyordu, vaktâ ki Utbe sözünü bitirdi, aleyhıssalâtü vesselâm «بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ» deyip «حٰمٓ تَنْزٖيلٌ مِنَ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ كِتَابٌ فُصِّلَتْ اٰيَاتُهُ قُرْاٰنًا عَرَبِيًّا» diye okudu «فَاِنْ اَعْرَضُوا فَقُلْ اَنْذَرْتُكُمْ صَاعِقَةً مِثْلَ صَاعِقَةِ عَادٍ وَثَمُودَ» a gelince Utbe hemen aleyhissalâtü vesselâmın femi seadetine tuttu, rahime yemin vererek vaz geçmesini reca etti ve kalkıp evine gitti Kureyşe çıkmadı, bir kaç günler görünmeyince Ebû Cehil ey ma’şeri Kureyş dedi: Utbe neye görünmiyor, zannederim Muhammede saptı, galiba onun yemeği hoşuna gitti, bu mutlak ıhtiyacından olmalı, kalkın gidelim bakalım dedi, vardılar, Ebû Cehil, ya Utbe! dedi: sen Muhammede saptın, o galiba hoşuna gitti, bir ihtiyacın varsa seni Muhammede muhtac etmiyecek mal toplıyabiliriz, bunun üzerine Utbe kızdı ve bundan sonra Muhammede ebeden bir şey söylemiyeceğine billâhi diye yemin etti de dedi ki bilirsiniz, ben Kureyşin malca en zenginiyim ve lâkin ben ona vardım diye kıssayı anlattı, bana dedi: bir şey ile cevab verdi ki: vallahi o sihir değil, şiır de değil, kehanet de değildir, okudu: «بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ حٰمٓ تَنْزٖيلٌ مِنَ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ كِتَابٌ فُصِّلَتْ اٰيَاتُهُ قُرْاٰنًا عَرَبِيًّا حَتَّى اَنْذَرْتُكُمْ صَاعِقَةً مِثْلَ صَاعِقَةِ عَادٍ وَثَمُودَ» e gelince ben ağzını tuttum ve rahime yemin verdim, bunun üzerine kesdi, vallahi bilirsiniz ki Muhammed bir şey söylediği zaman yalan çıkmaz, onun için başınıza bir azab inmesinden korktum. 14. مِنْ بَيْنِ اَيْدٖيهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ önlerinden ve arkalarından - ya’ni her taraflarından geldiler ve her cihetten her vechile çalıştılar uğraştılar, yâhud ilerisini gerisini, geçmişi geleceği anlattılar, inzar ettiler 16. رٖيحًا صَرْصَرًا sarsar rüzgârı - soğuğunun şiddetinden yakıp kavuran, yahud gürültüsü çok olan fırtına فٖٓى اَيَّامٍ نَحِسَاتٍ nühusetli, uğursuz günlerde - Müneccimler buradan ba’zı günlerin sa’d ve nehs olduğuna istidlâl eylemişlerdir. Lâkin Mütekellimîn demişlerdir ki günlerin sa’d ve nash ile ittisafı zatî değil, izafîdir. Ya’ni gün bir adama nazaran nasıh, diğer bir adama nazaran sa’d olabilir. Elem gören bir adam için meş’um, nı’met gören bir adam için uğur olur. Denilir ki bu günler Şubatın âhirinden berdül’acüz denilen günleri idi Şevvalin âhirinde Çarşambadan Çarşambaya olduğu da mervîydir. ١٩ وَيَوْمَ يُحْشَرُ اَعْدَآءُ اللّٰهِ اِلَى النَّارِ فَهُمْ يُوزَعُونَ ٢ حَتّٰىٓ اِذَا مَاجَآؤُهَا شَهِدَ عَلَيْهِمْ سَمْعُهُمْ وَاَبْصَارُهُمْ وَجُلُودُهُمْ بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ ٢١ وَقَالُوا لِجُلُودِهِمْ لِمَ شَهِدْتُمْ عَلَيْنَا قَالُوٓا اَنْطَقَنَا اللّٰهُ الَّذٖٓى اَنْطَقَ كُلَّ شَىْءٍ وَهُوَ خَلَقَكُمْ اَوَّلَ مَرَّةٍ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ ٢٢ وَمَا كُنْتُمْ تَسْتَتِرُونَ اَنْ يَشْهَدَ عَلَيْكُمْ سَمْعُكُمْ وَلَآ اَبْصَارُكُمْ وَلَا جُلُودُكُمْ وَلٰكِنْ ظَنَنْتُمْ اَنَّ اللّٰهَ لَا يَعْلَمُ كَثٖيرًا مِمَّا تَعْمَلُونَ ٢٣ وَذٰلِكُمْ ظَنُّكُمُ الَّذٖى ظَنَنْتُمْ بِرَبِّكُمْ اَرْدٰيكُمْ فَاَصْبَحْتُمْ مِنَ الْخَاسِرٖينَ ٢٤ فَاِنْ يَصْبِرُوا فَالنَّارُ مَثْوًى لَهُمْ وَاِنْ يَسْتَعْتِبُوا فَمَا هُمْ مِنَ الْمُعْتَبٖينَ ٢٥ وَقَيَّضْنَا لَهُمْ قُرَنَآءَ فَزَيَّنُوا لَهُمْ مَا بَيْنَ اَيْدٖيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَحَقَّ عَلَيْهِمُ الْقَوْلُ فٖٓى اُمَمٍ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِمْ مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ اِنَّهُمْ كَانُوا خَاسِرٖينَ
Meali Şerifi