Furkân Sûresi 61. Âyet
Mekke · Cüz 19 · Sayfa 365
تَبَارَكَ ٱلَّذِي جَعَلَ فِي ٱلسَّمَآءِ بُرُوجࣰا وَجَعَلَ فِيهَا سِرَٰجࣰا وَقَمَرࣰا مُّنِيرࣰا ٦١
Gökte burçları var eden, onların içinde bir kandil (güneş) ve nurlu bir ay barındıran Allah, yüceler yücesidir
Elmalılı Hamdi Yazır meali
Elmalılı Tefsiri
بُرُوجًا Burclar - BURC esasen yüksek köşk demektir. Semada her cümlei kevkebiyyeye, ya’ni bir teşekküli mahsus arzeden yıldız takımlarından her birine burc veya suret ıtlak edilmiş ve kelimenin hakıkati şayiası bu olmuştur. Arz haritasında şehirler ve şehir haritasında mebanii âliye nasılsa Semâ haritasında da burclar öyle gibidir. Bize Semadaki yıldızların birer zümre halinde ahzi mevkı’etmiş olduklarını gösterir. Gerçi bunların hakıkî vaz’ıyyetleriyle hududlarını buradan ölçüp takdir edemeyiz, lâkin lâekal manzaralariyle tenevvür edebiliyoruz ve bu suretle hakıkatleri ve adedleri tam ma’lûmumuz olmadığından tenkir ile «بُرُوجًا» buyurulmuştur. Kevakibin mutaleası için burc taksimatı pek eski zamandan beri nazari itibare alınmış, hattâ İdris aleyhisselâma kadar nisbet edilmiştir. Batlimyus yirmi biri Şimalde on beşi Cenubda, on ikisi vasatta muaddilünnehar etrafında Şemsin bir sene zarfında kat’eder göründüğü mahrekinin bulunduğu noktada olmak üzere mecmuu kırk sekiz burc saymıştı. Bu kırk sekiz burc bin yirmi dokuz kevkebden ibaret olup üç yüz altmış biri Şimal burclarında, üç yüz on sekizi Cenub burçlarında, üç yüz ellisi de mıntakatülburuc denilen orta mıntakadadır. Bu mıntakai buruc üzerindeki on iki burc bir sene zarfında adetâ Şemsin biribirini müteakıb uğradığı haneler gibi mülâhaza olunur. Hamel-ü Sevr ile Cevzade olur faslı bahar Seratan-ü Esed-ü Sünbüledir yazda karar Tuttu güz faslını Mizan ile Akreb dahi Kavs Cediv-ü Delv ile Hüt olduzimistane medar Amerikanın keşfinden sonra burcların adedi yüz on yediye kadar çıkarılmış olmakla beraber on iki burc yine aynidir. Maamafih bu on iki burc ı’tibarîdir, âlemi katı’ olmak üzere farzolunan ma’lûm altı dairenin tansıfiyle hasıl olan on iki kıt’adan biri demektir. Ya’ni birer cümlei kevkebiyye değil onunla ı’tibar olunan birer mıntakadır. Burc bu ma’nâca telâkki olunacak olursa bu on ikiye munhasır olur. Hey’et kitablarında burc bu on iki hakkında ıstılâh olmuş. diğerlerine burc denilmeyip suret ta’bir edilmişdir. Bundan dolayı müfessirînin çoğu Seyyaratın menazili gibi ı’tibar olunan bu on iki burcu söylemişlerdir. Fakat lügat noktai nazarından âyette bu tahsısa karîne yoktur. Âyetin zâhiri mec’ul olan burucun, ı’tibarî değil, Şems-ü Kamer gibi hakıkî olmasıdır.
وَجَعَلَ فٖيهَا – «ها» zamiri yine Semaya raci’ olmak muhtemil ise de burcu akrebdir. سِرَاجًا – SİRAC, şavk veren şey: kandil lâmba ki murad Güneştir. Ba’zı kıraetlerde «س» in ve «ج» in zammile cemi’ olarak «سرجًا» okunmuştur. Bu kandiller ise Güneşten ma’ada büyük yıldızlara da şamildir. وَقَمَرًا مُنٖيرًا
KAMERİ MÜNİR, mahitâbân, aydın ay - üç güne kadar hilâl ondan sonra Kamer tesmiye olunur.
MÜNİR, nurlu veya nurlandıran. Görülüyor ki Rahman tealânın rahmetinin feyz-u bereketi gösterilirken
Sema burclariyle tasvir edilmiş ve içine bir sirac ile bir de Kameri münir konulmuştur. Gayet sâde görünen ve fakat bütün manzarai âlemi ıhtiva eden bu parlak ifade de çok derin hakıkatler müncelîdir. Burcların bize karşı manzaraları ne kadar nisbi olursa olsun hakıkatte ecramın takım takım muhtelif suretlerde birer manzume teşkil etmekte olduklarını gösterir. Ve bu suretle hududuna erilmez bir kudretin sun’undaki azameti anlatır. Eğer bu ecramın maddeleri fezada tefrik edilmiş olmayıp da hepsi sırf tabiî bir nesakta bırakılmış, hepsi bir cirm olarak toplanmış olsa idi ne bu ecram ve büruc olur ne bu feyz-u bereket bulunurdu. Kezalik bu maddelerin eczai basîtası atumları arasındaki müvazenet ve nisbet hiç değiştirilmemiş olsaydı, tabiati asliyyesine bırakılsa idi yine bu ecram ve buruc bulunmaz ve bu feyz-u rahmet olmazdı. Sonra bütün maddeler alesseviyye tefrık ve terkib edilmiş, hepsi müsavi ecrama ayrılmış olsa idi böyle münevvi, burclar teşekkül etmez ve bu sirca ve kamer temayüzü olmaz idi. Demek ki Semadaki burucun o manazırı muhtelifesi her şeyden evvel tabiatler üzerinde hâkim olan Sanı’ tealânın bürhanı san’atidir. Saniyen yüksek köşkler, kandillerle hey’eti Semada yüksek bir medînenin, bir medeniyyetin manzarai dilnişîni ifade edilmiş ve böyle yüksek bir manzarai içtimaiyyeye yükselmek hissi telkın olunmuştur. Onun için buyuruluyorki: