AyetSûreler

Furkân Sûresi 14. Âyet

Mekke · Cüz 18 · Sayfa 361

لَّا تَدۡعُواْ ٱلۡيَوۡمَ ثُبُورࣰا وَٰحِدࣰا وَٱدۡعُواْ ثُبُورࣰا كَثِيرࣰا ۝١٤

(Onlara şöyle denilir) Bu gün bir yok olmayı değil, nice yok olmaları isteyin

Elmalılı Hamdi Yazır meali

Elmalılı Tefsiri

Bu açıklama 10–20. âyetleri birlikte ele alır.

10. تَبَارَكَ الَّذٖٓى اِنْ شَآءَ Ne mübârekedir o ki dilerse - جَعَلَ لَكَ خَيْرًا مِنْ ذٰلِكَ sana ondan - onların söyledikleri hazine ve bağçelerden - daha iyisini verir - sâde bir Cennet değil جَنَّاتٍ Cennetler - hem تَجْرٖى مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ altından ırmaklar akar Cennetler - verir, ya’ni Âhırette va’d buyurduğu Cennetler gibi dilerse Dünyada da verir, dari islâm olur وَيَجْعَلْ لَكَ قُصُورًا senin için köşkler de yapar. 11. بَلْ كَذَّبُوا – BEL, Bir atıp harfidir ki asıl ma’nâsı ıdrabdır. Ba’zanda hattâ gibi terakkı ifade eder.

IDRAB, Sözü üstünden altına çevirmek, ya’ni mâkablinden sarfı nazar ettirerek maba’dine tevcih eylemektir.

Bunu belki diye terceme etmek meşhur olmuştur. Filvakı’ lâfzan da ondan me’huz denecek kadar uygundur. Lâkin lisanımızda «belki» ıdrabdan ziyade ümid ve ihtimal için kullanılmaktadır. «Dur bakalım belki gelir» demekte hiç ıdrab ma’nâsı yoktur. Idrab, «yok, hayır» «daha doğrusu» demektir. Bu ma’nâ kasr-u istidrâke şebîh olduğu cihetle son zamanlarda fakat kelimesi de «bel» ve «lâkin» yerinde kullanılır olmuştur. Bu surette «fakat onlar saati tekzib ettiler» demek olur - bu cümle yukarıdaki «وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا» kıssasına ma’tuf ve ondan ıdrab ile diğer küfürlerini hikâyeye ve inzari sariha intikaldir. Ya’ni daha doğrusu onlar Sâate, Kıyamet ve Âhırete inanmıyorlar, Kur’anın öyle uydurma olmadığını bilmediklerinden değil, Âhırete, cezaya inanmadıklarından dolayı o küfrü dalâle düşüyorlar, o zulm’ü tezvire gidiyorlar. وَاَعْتَدْنَا لِمَنْ كَذَّبَ بِالسَّاعَةِ سَعٖيرًا Halbuki biz o sâati tekzib eden kimselere öyle hâil bir saıyr hazırlamışızdır ki 12. اِذَا رَاَتْهُمْ مِنْ مَكَانٍ بَعٖيدٍ onları uzak bir mekândan gördüğü vakıt - ki onlar gerek görsünler gerek görmesinler سَمِعُوا لَهَا تَغَيُّظًا وَزَفٖيرًا onun müdhiş bir gazablanma ve sümürmesini işitirler -

TEGAYYÜZ, Gayzlanmak, öfkelenmek, ZEFÎR, içeri nefer almaktır. Demek ki Cehennem onları uzaktan

gördüğü vakıt öfkesinden dehşetli sesler çıkarıyor ve sümürmek için içine çekiyor. Burada görülüyor ki gayzlanmak zefîrlenmek gibi görmek de Saıyre nisbet edilmiştir. Onlar Cehennemi gördüğü vakıt değil, Cehennem onları gördüğü vakıt, bu ise Cehennem ateşini bir idrâk sahibi gibi tasvir demektir. Bunu bir çokları «görünecek bir mevkı’de bulundukları vakıt» demek gibi mecazî bir ma’nâya hamletmek istemişlerdir. Lâkin Cehenneme fi’li idrâk nisbet edilmesi sâde burada değil «يَوْمَ نَقُولُ لِجَهَنَّمَ هَلِ امْتَلْاَتِ وَتَقُولُ هَلْ مِنْ مَزٖيدٍ» âyeti «وَشَكَتِ النَّارُ اِلَى رَبِّهَا فَقَالَ رَبِّ اَكَلَ بَعْضِى بَعْضًا الخ» hadîsi gibi diğer yerlerde de vârid olmuştur. Bir de Alûsînin naklettiği vechile Taberanî ile İbni Merduye Mekhûl tarikıyle Ebû Ümâme radıyallahü anhten şunu tahric eylemişlerdir: demiştir ki «Resulullah sallallahü aleyhi vesellem: her kim müteammiden bana atfen yalan söylerse Cehennemin iki gözü arasında oturacağı yere hazırlansın» buyurdu, ya Resulallah Cehennemin gözü var mıdır dediler, işitmediniz mi Allah tealâ «اِذَا رَاَتْهُمْ مِنْ مَكَانٍ بَعٖيدٍ» buyuruyor, gözleri olmasa görür mü? » Buyurdu. Şu halde te’vile gidilmeyip mes’eleyi Allah tealânın kudretiyle sirrî bir surette mülâhaza etmek ıktiza eder. Bâhusus «قُلْ اَنْزَلَهُ الَّذٖى يَعْلَمُ السِّرَّ فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ» ıhtarından sonra bunun o sirriyyete bariz bir alâkası göze çarpmaktadır. 13. دَعَوْا هُنَالِكَ ثُبُورًا Orada «süburâ» ya’ni ey sübûr, ey helâk neredesin gel de bizi kurtar diye feryad ederler. 16. وَعْدًا مَسْؤُلًا Va’di mes’ul, istenecek va’d, yâhud istenildiği halde va’d, ya’ni Allah tealâ onu kullar tarafından istenilmek şartıyle va’d-ü teahhüd buyurmuştur. ٢١ وَقَالَ الَّذٖينَ لَايَرْجُونَ لِقَآءَنَا لَوْلَآ اُنْزِلَ عَلَيْنَا الْمَلٰٓئِكَةُ اَوْ نَرٰى رَبَّناَ لَقَدِ اسْتَكْبَرُوا فٖٓى اَنْفُسِهِمْ وَعَتَوْ عُتُوًّا كَبٖيرًا ٢٢ يَوْمَ يَرَوْنَ الْمَلٰٓئِكَةَ لَابُشْرٰى يَوْمَئِذٍ لِلْمُجْرِمٖينَ وَيَقُولُونَ حِجْرًا مَحْجُورًا ٢٣ وَقَدِمْنَآ اِلٰى مَا عَمِلُوا مِنْ عَمَلٍ فَجَعَلْنَاهُ هَبَآءً مَنْثُورًا ٢٤ اَصْحَابُ الْجَنَّةِ يَوْمَئِذٍ خَيْرٌ مُسْتَقَرًّا وَاَحْسَنُ مَقٖيلًا ٢٥ وَيَوْمَ تَشَقَّقُ السَّمَآءُ بِالْغَمَامِ وَنُزِّلَ الْمَلٰٓئِكَةُ تَنْزٖيلًا ٢٦ اَلْمُلْكُ يَوْمَئِذٍ الْحَقُّ لِلرَّحْمٰنِ وَكَانَ يَوْمًا عَلَى الْكَافِرٖينَ عَسٖيرًا ٢٧ وَيَوْمَ يَعَضُّ الظَّالِمُ عَلٰى يَدَيْهِ يَقُولُ يَالَيْتَنٖى اتَّخَذْتُ مَعَ الرَّسُولِ سَبٖيلًا ٢٨ يَا وَيْلَتٰى لَيْتَنٖى لَمْ اَتَّخِذْ فُلَانًا خَلٖيلًا ٢٩ لَقَدْ اَضَلَّنٖى عَنِ الذِّكْرِ بَعْدَ اِذْ جَآءَنٖى وَكَانَ الشَّيْطَانُ لِلْاِنْسَانِ خَذُولًا ٣ وَقَالَ الرَّسُولُ يَا رَبِّ اِنَّ قَوْمِى اتَّخَذُوا هٰذَا الْقُرْاٰنَ مَهْجُورًا ٣١ وَكَذٰلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نَبِيٍّ عَدُوًّا مِنَ الْمُجْرِمٖينَ وَكَفٰى بِرَبِّكَ هَادِيًا وَنَصٖيرًا ٣٢ وَقَالَ الَّذٖينَ كَفَرُوا لَوْلَا نُزِّلَ عَلَيْهِ الْقُرْاٰنُ جُمْلَةً وَاحِدَةً كَذٰلِكَ لِنُثَبِّتَ بِهٖ فُؤَادَكَ وَرَتَّلْنَاهُ تَرْتٖيلًا ٣٣ وَلَا يَاْتُونَكَ بِمَثَلٍ اِلَّا جِئْنَاكَ بِالْحَقِّ وَاَحْسَنَ تَفْسٖيرًا ٣٤ اَلَّذٖينَ يُحْشَرُونَ عَلٰى وُجُوهِهِمْ اِلٰى جَهَنَّمَ اُولٰٓئِكَ شَرٌّ مَكَانًا وَاَضَلُّ سَبٖيلًا Meali Şerifi