Fetih Sûresi 25. Âyet
Medine · Cüz 26 · Sayfa 514
هُمُ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ وَصَدُّوكُمۡ عَنِ ٱلۡمَسۡجِدِ ٱلۡحَرَامِ وَٱلۡهَدۡيَ مَعۡكُوفًا أَن يَبۡلُغَ مَحِلَّهُۥۚ وَلَوۡلَا رِجَالࣱ مُّؤۡمِنُونَ وَنِسَآءࣱ مُّؤۡمِنَٰتࣱ لَّمۡ تَعۡلَمُوهُمۡ أَن تَطَـُٔوهُمۡ فَتُصِيبَكُم مِّنۡهُم مَّعَرَّةُۢ بِغَيۡرِ عِلۡمࣲۖ لِّيُدۡخِلَ ٱللَّهُ فِي رَحۡمَتِهِۦ مَن يَشَآءُۚ لَوۡ تَزَيَّلُواْ لَعَذَّبۡنَا ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ مِنۡهُمۡ عَذَابًا أَلِيمًا ٢٥
Onlar inkâr eden ve sizin Mescidi Haram’ı ziyaretinizi ve bekletilen kurbanların yerlerine ulaşmasını men edenlerdir. Eğer kendilerini henüz tanımadığınız mümin erkeklerle, mümin kadınları bilmeyerek ezmek suretiyle bir vebalin altında kalmanız ihtimali olmasaydı, Allah savaşı önlemezdi. Dilediklerine rahmet etmek için Allah böyle yapmıştır. Eğer onlar birbirinden ayrılmış olsalardı elbette onlardan inkâr edenleri elemli bir azaba çarptırırdık
Elmalılı Hamdi Yazır meali
Elmalılı Tefsiri
هُمُ الَّذٖينَ كَفَرُوا وَصَدُّوكُمْ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ onlar o kimselerdir ki küfredip sizleri Mescidi haramdan وَالْهَدْىَ مَعْكُوفًا اَنْ يَبْلُغَ مَحِلَّهُ ve o bekletilen kurbanlık hediyyeleri mahalline, ya’ni kurban edilmesi halâl olan mekânına, Mina mevkıine varmaktan meni’ ettiler - binaenaleyh azâb ve ukubete lâyık idiler, bu hediyyeler yetmiş kadar vardı. El çektiren sebebe gelince وَلَوْلَا رِجَالٌ مُؤْمِنُونَ وَنِسَآءٌ مُؤْمِنَاتٌ eğer onların arasında bir takım iyman etmiş erkekler ve iyman etmiş kadınlar bulunmasa idi لَمْ تَعْلَمُوهُمْ ki siz onları bilmiyordunuz - şahıslarıyle tanımıyordunuz اَنْ تَطَؤُهُمْ فَتُصٖيبَكُمْ مِنْهُمْ مَعَرَّةٌ بِغَيْرِ عِلْمٍ eğer onları bilmiyerek çiğnemeniz, çiğneyib de o yüzden size bir mazarrat gelecek olmasa idi - mü’minin hataen katlinden dolayı keffaret ve diyet gibi bir mes’uliyyet veya dindaşı öldürmek gibi agyar nazarında şanınıza leke getirecek veya vicdan azâbı verecek bir şemâtet yâhud günah olmasa idi...
MEARRE: uyuz ılleti gibi rahatsız eden maddi veya ma’nevî derd ve meşakkat veya garamet ve günah demektir. Burada ba’zıları diyet, ba’zıları keffaret, ba’zıları günah, ba’zıları da küffarın serzenişi veya vicdanda elem ve teessüf ile tefsir etmişlerdir. İbni Atıyye der ki: günah ve diyet kavilleri zaıyftır çünkü dari harbde iymanı mestur olan bir mü’minin katlinde isim ve diyet yoktur اه. Keffaret hakkında da eimmenin ıhtilâfı vardır: Alûsî şunları kayd etmiştir: Fusuli madiyyede Fıkıhta Te’sîsünnezairden naklen şöyle zikreder: bizim eshabımız -ya’ni Hanefiyye - demişlerdir ki dari harb şübehat ile münderi olanların vücubunu men’eder, zira bizim ahkâmımız onların darinde cereyan etmez, onların darlarının hukmü de bizde cereyan etmez. Şafiîye göre ise dari harb «مَا يَنْدَرِىُٔ بِالشُّبُهَاتِ» in vücuduna mani’ olmaz. Bunun beyanı: bir harbî dari harbde müsliman olsa da eman ile darlarına girmiş olan bir müslimi katleylese bize göre kısas da, diyet de yoktur, Şafiîye göre ise kısas vardır. Kezalik iki müslim müste’min olarak dâri harbe girseler de birisi diğerini katleylese yine huküm böyledir: bizce kısas yok, şafiîce vardır. Sonra Ebûhanîfe, Ebûyusüf ve Muhammed beyninde ıhtilâflı bir mes’ele de zikretmiş de demiştir ki iki esırin birisi arkadaşını dari harbde katleylese Ebûhanîfe ve Ebûyusüf ındinde ona keffaretten başka bir şey lâzım gelmez. Çünkü esîr onların elindedir, ehli harbden birisi gibi olmuştur. Fakat imamı Muhammed ındinde diyet vacib olur. zira esîre kendi nefsinin hukmü vardır. Yalnızca kendi nefsindeki hukme ı’tibar olunur اه. Kâfîden de şu mes’eleyi nakl eder: bir kimse dâri harbde müsliman olmuş da bize hicret etmemiş, bir müslim de onu amden yâhud hataen katleylemiş ve onun orada müsliman vârisleri de bulunmuş olsa eğer amden ise bir şeyi zâmin olmaz, hataen ise keffareti zâmin olur, diyeti değil اه. Zemahşerî şöyle der: onları bilmiyerek katlettiklerinde isabet edecek mearre nedir? der isen, derim ki: diyet ve keffaretin vücubu ve dindaşlarını fark-u temyiz etmiyerek bize yaptıklarını yaptılar diye kâfirlerin kötü sözleri, bir de biraz taksîr cereyan etmiş ise isim isabet eder اه. Ancak diyetin vâcib olması dari islâmda ve yâhud «وَاِنْ كَانَ مِنْ قَوْمٍ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ مٖيثَاقٌ» kaydiyle mukayyed olduğu unutulmamak lâzım gelir.
Müfessirîn derler ki burada iycazi hazif vardır: «لَوْلَا» nın cevabı kelâmın delâletiyle hazfedilmiştir ki «لَمَا كَفَّ اَيْدِيَكُمْ عَنْهُمْ» demektir. Ya’ni o iyman edenler olmasa idi onlardan ellerinizi çekmezdi». Bununla beraber Zemahşerî der ki: «وَلَوْلَا رِجَالٌ مُؤْمِنُونَ» ile «لَوْ تَزَيَّلُوا» bir ma’nâya racı’ olmak ı’tibariyle bir tekrir gibi olup «لَعَذَّبْنَا» nın cevab olması da câiz olur اه. Keşşaf Muhaşşisi ibni Münir Ahmed de bunu te’yid ederek şöyle der: gerçi «لَوْلَا», bir vücuddan dolayı imtinaa delâlet etmek, «لو» de imtina’dan dolayı imtinaa delâlet eylemek ı’tibariyle aralarında münafat varsa da burada «لو» «تَزَيَّلُوا» ya dahil olmuş, tezeyyül de ademi vücuda racı’ bulunmuş olduğu cihetle mealen birleşmiş olurlar. Ceddim merhum bu ikinci vechi ıhtiyar eyler ve buna «tatrie, ya’ni tazelemek» tesmiye ederdi ve ekseriya kelâm uzayıp evveli uzaklaşarak âhırin evvele reddine ihtiyac hasıl olduğu zaman yapılır. Ba’zan ayni lâfz ile ba’zan da onun müeddasını eda edecek diğer bir lâfz ile tazelenir. Bunun bir çok emsali geçmiştir اه. Bu vecih, haziften selâmet ı’tibariyle bizim de hoşumuza gider gibi ise de çokları evvelkini tercih ediyorlar. Filvakı’ şu cümlenin cevab ile irtibatı da esbabı tercihten sayılır لِيُدْخِلَ اللّٰهُ فٖى رَحْمَتِهٖ مَنْ يَشَآءُ Allah dilediğini rahmetine idhal buyuracağı için - bu cümle kelâmın gelişinden anlaşılan ve âyetin masiyka lehi olan ma’naya müteallıktır ki Mantık ta’birince «لَوْلَا» kazıyyei şartıyyesinin mukaddimei istisnaiyyesine ıllettir. Bu istisna ya mahzuf olan cevabın nekızını istisna eyliyen bir mukaddimei râfiadır: Ma’na şöyle demek olur: «لَوْلَا رِجَالٌ الخ لَمَا كَفَّ اَيْدِيَكُمْ عَنْهُمْ لٰكِنْ كَفَّ اَيْدِيَكُمْ عَنْهُمْ لِيُدْخِلَ اللّٰهُ الخ» Ya’ni o iyman eden rical ve nisa الخ bulunmasa idi ellerinizi ondan çekmezdi, lâkin ellerinizi onlardan çekti, çünkü Allah dilediğini rahmetine koyacaktır. Bu ma’naya göre cevab burada mukadder olmak ıktıza eder. Bizim bir mülâhazamıza göre ise burada kelâmın asıl mesiyka lehi olan mukaddimei istisnaiyyeyi talînin değil de mukaddemin nekıyzını istisna ederek ma’na da mukaddimei vâzıaya racı’ bir mukaddimei rafia olmak üzere takdir etmek «لَوْلَا» nın vaz’ına daha muvafık olacaktır. Çünkü geçtiği üzere «لَوْلَا» nın vaz’ı medhulünün vücudundan dolayı cevabının imtinaını ifade etmektir. Buna göre ma’nâ şu olur: Eğer o iyman edenler... Mevcud olmasa idi الخ lâkin mevcud oldular, çünkü Allah dilediğini rahmetine koyacağı için onların iymanlarını dilemiş idi, binaenaleyh o yüzden size bir mazarret gelmesin diye ellerinizi onlardan çekti. Kazıy Beyzavînin burada «اِنْ كَانَ ذٰلِكَ لِيُدْخِلَ اللّٰهُ فٖى رَحْمَتِهٖ مَنْ يَشَآءُ» diye tefsir etmesi bu ma’nayı andırır. Bu ma’naya göre cevab, muahhar olabilirse de burada mahzuf olması daha müfid olacaktır. Şu da bir tekrir değil, daha ziyade bir tavzıhtır: لَوْ تَزَيَّلُوا – cem’i müzekker zamirleri rical ve nisanın ictimaı halinde ikisine de şamil olacağından burada da mü’minîn ve mü’minat mecmuu muraddır. Maamafih mü’minler ve kâfirler mecmuuna rücuu ıhtimali de söylenmiştir. Tezeyyül, fark-u temyiz, ya’ni ayrılıp seçilmek demektir. Ya’ni o mü’min erkeklerle mü’mine kadınlar kâfirlerin içinde ayrılıp da çekilebilseler, çiğnenmeksizin oradan ayrılıp sizden tarafa geçebilselerdi, yâhud kâfirlerle mü’minler fark edilebilselerdi لَعَذَّبْنَا الَّذٖينَ كَفَرُوا مِنْهُمْ onlardan - ya’ni Mekke ehalisi içinden - küfredenleri elbette عَذَابًا اَلٖيمًا elîm bir azâb ile ta’zib ederdik - ya katledilirlerdi ya esîr.