AyetSûreler

الفلق

Felak Sûresi

113. sûre · Mekke · 5 âyet

Sûre hakkında · Elmalılı

FELÂK ١١٣ سُورَةُ الْفَلَقِ «قُلْ اَعُوذُ» emriyle başlıyan bu Felâk Sûresiyle bundan sonraki Nâs Sûresine «واو» ın kesriyle Muavvizeteyn, ve Ihlâs ile beraber üçüne Muavvizat denilir ki sığındırıcı Sûreler demektir. Resûlullah bir rahatsızlık duyduğu zaman ve her gece yatağına yatacağı sıra bu üç Sûreyi okuyup ellerine üfliyerek mübarek başına ve yüzünden bed’ ile aşağı doğru cesedi saadetlerine mesheder ve bunu üç kerre yapardı diye sıhhata Hazreti Aişeden rivayet olunmuştur. «Muavvizetey» nin ikisinin de beraber nâzil olduğunda pek söz yoksa da mekkî mi, medenî mi oldukları ittifak ile tesbit olunamamış, bazıları mekkî ve bazıları medenî demişlerdir. Râzî medenî demiş, Keşşaf, Beyzâvî, Ebüssüud muhtelefünfîha demişler. Bahirde: «Hasen, Ata, İkrime, Cabir kavlinde, ve Küreybin İbni Abbastan rivayetinde de Mekkîdir, İbni Abbastan Ebu Salih ve katâde ve bir cemaat rivayetinde Medenîdir, ve denilmiştir ki sahihi budur, ve muavvizeteynin sebebi nüzulü Yehudî Lebîd ibni A’samın sihri kıssasıdır» diye kayt eylemiştir. Lebîdin bu sihri kıssası ise medenîdir. Böyle iken Nehirde «bu sûre Mekkîdir ve muavvizeteynin sebebi nüzulü Lebîd kıssasıdır» denilmesi zühuldür. Onun için olmalıdır ki Âlûsî sahih olan Medenî olmasıdır, çünkü sebebi nüzulü Yehudun sihridir. Onlar ise sıhahta vârid olduğu üzere sihri Medînede yapmışlardı, Binaenaleyh Mekkî olmasına sahih diyene iltifat olunmaz» demiştir. İtkanda Mekkî ve Medenî sûrelerin tadadı hakkındaki rivâyetler miyanında Ebu Ca’feri Nahhasın «اَلنَّاسِخُ وَالْمَنْسُوخُ» kitabında ricali sikat isnadı ceyyid ile Ebû Amr ibni Alâdan, mücahidden, İbni Abbastan rivâyetinde «قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ الْفَلَقِ قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِ» Medenî Sûreler miyanında, Beyhekînin Delâilünnübüvvesindeki senediyle İkrime ve Hüseyin ibni ebilhasenden rivâyetinde, «فَلَقِ وَ قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِ وَ قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ» Mekkîler miyanınde, İbni Dureysin Fazaili Kur’andaki senediyle İbni Abbastan rivayetinde de «قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ الْفَلَقِ» sonra «قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِ» sonra «قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ» Mekkîler miyanında, Ebû Ubeydin Fazaili Kur’anındaki senediyle Ali ibni ebi Talhadan rivâyetinde Katâdeden rivâyetinde de kezalik Mekkîlerde saymış, ve Ebulhasen ibni Hassadın «اَلنَّاسِخُ وَالْمَنْسُوخُ» kitabında da yirmi Sûrenin bilittifak Medenî ve on iki sûrenin muhtelefünfîh ve maadasının bilittifak Mekkî olduğu zikredildikten sonra tafsîli için şu kasîde: يا ساءلى عن كتاب اللّه مجتهدا و عن ترتب ما يتلى من السور و كيف جاء بها المختار من مضر صلى الاله على المختار من مضر وما تقدم منها قبل هجرته وما تاخر فى بدر وفى حضر ليعلم النسخ و التخصيص مجتهد يؤيد الحكم بالتاريخ و النظر تعارض النقل فى ام الكتاب وقد تؤول الحجر تنبيها لمعتبر ام القران وفى ام القرى نزلت ما كان للخمس قبل الحمد من اثر و بعد هجرة خير الناس قد نزلت عشرون من سور القران فى عشر فاربع من طوال السبع اولها وخامس الخمس فى الانفال ذى العبر و توبة اللّه ان عدت فسادسة و سورة النور والاحزاب ذى الذكر و سورة لنبى اللّه محكمة والفتح والحجرات الغر فى غرر ثم الحديد و يتلوها مجادلة والحشر ثم امتحان اللّه للبشر و سورة فضح اللّه النفاق بها و سورة الجمع تذكارا لمدكر و للطلاق و للتحريم حكمهما و النصر والفتح تنبيها على العمر هذا الذى اتفقت فيه الرواة له و قد تعارضت الاخبار فى اخر فالرعد مختلف فيها متى نزلت و اكثر الناس قالوا الرعد كالقمر و مثلها سورة الرحمن شاهدها مما تضمن قول الجن فى الخبر و سورة للحواريين قد علمت ثم التغابن و التطفيف ذوا النذر و ليلة القدر قد خصت بملتنا ولم يكن بعدها الزلزال فاعتبر و قل هو اللّه من اوصاف خالقنا و عوذتان ترد الباس بالقدر و ذا الذى اختلفت فيه الرواة له و ربما استثنيت اى من السور وما سوى ذاك مكى تنزله فلاتكن من خلاف الناس فى حصر فليس كل خلاف جاء معتبرا الا خلاف له خظ من النظر Nazmedilmiş olduğunu -ki bunda muavvizetan muhtelefünfih olanlardan sayılmış ve evvelâ bu okunan Sûrelerin nüzul keyfiyyeti, ve hicretten evvel mi? Sonra seferde ve hazarda mı? Mes’eleleri Kur’aniyyetin esasına taallûk etmeyip ancak hukmü tarih ve nazarla teyid edecek bir müctehidin nesih ve tahsîsı bilmesi için alâkadar olacağı bir mesele olduğu anlatılmış, sonra da nâsın hilâfından darlığa düşümemesi, can sıkılmaması, çünkü her vârid olan hilâfın muteber olmadığı, ancak nazar ve istidlâlden hazzı olan hılâfın nazarı itibara alınması tenbih ve tavsıye olunmuş bulunduğunun akleyledikten sonra Süyutî nihayet: «muavvizetan, muhtar olan Medenîdirler, çünkü bunlar, delâilde Beyhekînin tahric ettiği vechile Lebîd ibni A’samın sihri kıssasında nâzil olmuşlardır» diye Râzî gibi Medenî olmasını ihtiyar eylemiş, Âlûsî de muhtar demekle iktifa etmeyip «وَهُوَ الصَّحِيحُ» diye hukmeylemiştir.

Râzînin sebebi nüzul olarak nakleylediği rivâyetler şunlardır: 1- Şöyle rivayet olunmuş: Resûlullaha Cibril Aleyhisselâm geldi, sana, dedi: Cinden bir ıfrit bir keyd yapmak istiyor, düşeğine vardığında «قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ» ilââhırissûreteyn اه. Bu ancak Peygamberden bir haberle bilinebilir, Mekkîye de Medenîye de muhtemildir. 2- Gözden sıyanet için okunmak üzere indirildiler denilmiş ve Saıyd ibni Müseyyebden şöyle rivâyet olunmuştur: Kureyş «gelin bir aclık riyazati yapalım da Muhammede göz değdirelim» dediler, öyle yaptılar sonra da geldiler, ne sağlam bazun, ne kuvvetli sırtın, ne güzel yüzün var? Diye göz değdirmek istediler, Allah Tealâ da muavvizeteyni indirdi اه. Buna göre Mekkî demek olur. 3- Yehudî Lebîd ibni A’samın sihri kıssasıdır ki Razî buna cumhuri müfessirîn kavli demiş ve bunun hakkında Mu’tezile ile bir münakaşadan da bahseylemiştir. Bu kıssa hakkında en makul rivayet şudur:

Neseî Kitabülmuharebede murted babında «Ehli kitab sahirleri» hakkında Hennad ibni Serî ihbariyle Ebî Muaviyeden, o A’meşten, o Yezid ibni Hayyandan, o Zeyd ibni Erkamdan şöyle rivayet eylemiştir: Hazreti Peygamber sallallâhü âleyhi ve selleme Yahuddan bir racül sihir yaptı, o yüzden bir kaç günler müştekî oldu derken Cebrail Aleyhisselâm geldi de «sana, Yehudden bir racül sihir yaptı, senin için filân kuyuda şöyle şöyle bir takım ukdeler akdeyledi [düğümler döğdü]» dedi. Bunun üzerine Resûlullah sallallahü âleyhi ve Sellem gönderdi onu çıkardılar, getirildi. Resûlullah da «كَأَنَّمَا نُشِطَ مِنْ عِقَالٍ» bir ikalden, yani bir diz bağından çözülmüş gibi kalktı, sonra da bunu o Yehudîye ne andı ne de yüzünü gördü اه. Bundan başka Buharîde, Müslimde, İbni Mâcede Hazreti Âişeden Hişam İbni Urve tarikiyle bir kaç rivâyet vardır ki Mutezile bunları kabul etmek istememiş, lâkin ehli hadîs sübutunu söylemişler ve bu suretle ve delâili nübüvvetten bir mucizenin vukuunu haber vermişlerdir. Şu kadar ki bu rivâyetlerde bu kıssa muavvizeteynin sebebi nüzulü olduğu sarih değildir.

Buharînin işaretine göre olsa olsa Sûrei Bekarede Yehudun sihr ile iştigaline dair olan «وَاتَّبَعُوا مَاتَتْلُوا الشَّيَاطٖينُ عَلٰى مُلْكِ سُلَيْمٰنَ وَمَاكَفَرَ سُلَيْمٰنُ وَلٰكِنَّ الشَّيَاطٖينَ كَفَرُوا يُعَلِّمُونَ النَّاسَ السِّحْرَ وَمَآ اُنْزِلَ عَلَى الْمَلَكَيْنِ بِبَابِلَ هَارُوتَ وَمَارُوتَ وَمَا يُعَلِّمَانِ مِنْ اَحَدٍ حَتّٰى يَقُولَآ اِنّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ فَلَا تَكْفُرْ فَيَتَعَلَّمُونَ مِنْهُمَا مَايُفَرِّقُونَ بِهٖ بَيْنَ الْمَرْءِ وَزَوْجِهٖ وَمَاهُمْ بِضَآرّٖينَ بِهٖ مِنْ اَحَدٍ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِ» Âyetinin nüzulüne sebeb olduğu söylenebilir. Fakat Süyutînin dediği gibi Beyhekî Delâilde Hazreti Aişe hadîsinin mâba’di olmak üzere zikreylediği rivâyette verdiği tafsîl ile muavvizeteynin sebebi nüzulü bu kıssa olduğunu tahric ve tasrih eylemiştir: İki melek gelip Lebîd İbni A’samın zervan kuyusunda muşt ve muşata ve erkek hurma tal’ının kapçığı içinde tıb yaptığını haber vermekle sabahleyin Resûlullah ashabı ile beraber kuyuya gitti bir adam girip kuyunun kapak taşının altından tal’ının cuffünü çıkardı, içinde Resûlullahın tarağı ve başının darantısı vardı. Bir de mumdan bir timsâl yapılmış ve ona iğneler saplanmış ve onda on bir düğümlü bir de veter (yay kirişi) bulunmuştu o vakıt Cibril Aleyhisselâm muavvizeteyni getirdi, Ya Muhammed! «قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ الْفَلَقِ» di bir düğüm çöz, «مِنْ شَرِّ مَا خَلَقَ» di bir düğüm çöz dedi, nihayet Sûrelerin ikisini de bitirdi düğümlerin hepsini çözdü. İğneleri çıkardıkça bir elem duyuyor ondan sonra da bir rahat buluyordu, Ya Resûlullâh katletsen!; denildi, Allah bana âfiyet verdi ve Allahın azâbından onun göreceği daha eşeddir buyurdu. Bir rivayette de denilmiştir ki: sihri yapan Lebîd İbni A’sam ve kızları idi, Peygamber sallallâhü aleyhi ve sellem hastalandı, bunun üzerine Cibril muavvizeteyn ile nâzil oldu, sihrin mevzııni, ve yapanını ve ne ile yaptığını haber verdi, Peygamber sallallâhü aleyhi ve sellem de Hazreti Aliyi ve Zübeyri ve ammarı gönderdi, bunlar kuyunun suyunu çektiler kına suyu gibi olmuştu. Sonra kuyunun kapak taşını kaldırdılar tarak dişlerini çıkardılar, beraber bir de veter vardı ona on bir düğüm düğümlenmiş ve iğneler saplanmıştı, onu alıp Peygambere getirdiler o onlara Muavvizeteyni okumağa başladı., Her âyeti okudukça bir düğüm çözülüyor ve Aleyhissalâtü Vesselâm bir hıffet buluyordu, iki Sûrenin tamamında son ukde de çözüldü. Aleyhissalâtü Vesselâm da bir İkalden sıyrılmış gibi kalktı اه. Bu iki rivâyetten evvelki rivayet daha doğrudur denilmiş ve işte bu haberlerin sıhhatına kail olan muhaddislerle bir kısım müfessirîn sebebi nüzulün bu olduğunu ve bu suretle bir kuyunun suyunu kına suyu haline getirecek ve başındaki hurma ağacını kurutacak kadar bir tıb ve ilâç ile tesmim etmiş ve Resûlullahın beden ve asabında bir rahatsızlığa sebeb olmuş olan en gizli ve şiddetli bir sihri meydana çıkararak ibtal eyliyen ve Delâili Nübüvveten olan ilâhî bir mucize zâhir olup risalet kuvvet ve ısmetinin tecellî etmiş bulunduğunu ve böyle gizli bir surette hücum eden sihre karşı galebe eden mucizenin Hazreti Musaya karşı açıktan meydan okuyan seharei Fir’avne karşı Asayı Musanın galebesi mucizesinden daha beliğ ve müessir bulunduğu kanaatiyyle bu Sûrenin Medenî olması rivayetini tercih ve ihtiyar eylemişlerdir. Ancak şundan gaflet edilmemek lâzım gelir ki bu rivâyetlerin hepsinin sıhhati kabul edildiği takdirde bile Resûlullâha velev bir ân için olsun bir sihir yapılmış olduğuna mutlaka itikadın vucubunu ifade edecek kuvveti hâiz değildirler. Zira esas itibariyle haberi ahad hududunu geçmiş değildirler. Haberi âhadın sıhhati ise itikadın cevazını ifade etse bile vücubunu ifade eylemez. Halbuki bunda itikadın vücubu şöyle dursun Kur’anın nassına muhalif olduğundan dolayı câiz bile olamıyacağına dahi kail olanlar vardır. Netekim İmamı Matürîdîden nakledildiğine göre Ebu Bekri Esam burada merviy olan sihir hadîsi metrûktur, çünkü bundan kâfirlerin Aleyhissalâtü Vesselâma meshur demelerinin sıdkı lâzım gelecektir. Bu ise Kur’anı Azîmüşşanın nassına muhaliftir, demiş ve Mutezile bu fikirde ısrar etmiş ve sihirden teessürün mansıbı nübüvvete yakışmıyacağını söylemişlerdir. Gerçi Resûlullaha sihir yapıldı da defi ve ibtal edildi demekle ona meshurdur demek arasında büyük fark vardır. Meshurdur demek, sihre mağlûb olmuştur demek olur. Bu rivâyetler mağlûb olduğunu değil, bil’akis mucize olarak galebesini haber vermekte ve bu haysiyyetle Kur’anın nassını tahkik ve teyid eylemektedir. Ve hasbelbeşeriyye Resûlullahın şahsı saadetine, Uhudde sinni şeriflerinin şehid olması, Hayberde tesmime kalkışılması gibi herhangi bir sebeble bir zarar ve elem veya maraz, veya mevt ve katıl gibi bir âfet ârız olabilmek ve hattâ ahvali âdiyede bir hayal, veya bir zühül ve nisyan veya yapmak istediği bir fili yapamamak gibi bir hâdisei nefsiyyeye maruz olmak akıl ve kalbinin selâmetine ve aldığı vahyin kuvvetine mâni olmıyacağı gibi sonra hıfz-u inayeti ilâhiyye ile bunlar tashih ve izale olunmak mensıbı nübüvvete ve «وَاللّٰهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ» vâdine münafi olmıyacağı da unutulmamak lâzım gelir. Onun için İmamı Mazirî şöyle demiştir: Ehli bid’at bu hadîsi nübüvvet mansıbına hat ve teşkik olur diye inkâr etmişlerse de öyle değildir. Çünkü Allah Tealâ onu Risalete müteallık ümurda masum kılmış, amma Dünya ümurundan meb’us olmadığı bazı ümurda ve beşeriyyete ârız olabilecek bazı hususta müteessir olabilmesi de baîd değildir اه. Kazı Iyaz da Şifai Şerifte «Hazrei Aişe hadîsinin rivayetlerinde sihir Hazreti Peygamberin aklına, kalbine, itikadına değil, ancak cesedi şerifine ve cevarihinin zâhirine dokunmuş olduğu, ve yapacak gibi tehayyül edip de yapmamış olduğu şey de yine rivâyetin birisinde musarrah olduğu üzere ehline yaklaşacağını zannedip de yaklaşamamasından ibaret bir tutukluktan başka birşey olmadığı beyan olunarak vârid olmuştur» diye tavzih eylemiştir. Filvakı Hazreti Peygamberin beşerî haysiyyetten olan her hangi bir elem ve ârızasını nübüvvet ve risâleti haysiyyetinden olan ısmet ve kuvvetine sirayet edermiş gibi tevehhüm etmek hiç de doğru değildir. İşte ehli hadîsten olan ulemanın bilhassa bu noktayı tebarüz ettirmek ve bu haberlerde müessir bir sihre karşı bir mucizeye delâlet bulunduğunu tavzîh eylemek için bu rivâyetleri yekdiğeriyle telif ederek sıhhatini kabulde bir mâni görmemişlerdir. Bununla beraber bu mes’eleyi bir Ehli sünnet ve Ehli bid’at ve i’tizal mes’elesi gibi tasvir etmek de sihri haddinden fazla büyütmek gibi bir ifrattan hâlî olmaz. Halbuki sihri ve şerr-ü zararını inkâra kalkışmak doğru olmadığı gibi onu haddinden fazla ızam etmek de doğru değildir. Sihir bir hud’a ve şeytanetten hâlî olmamakla beraber ruhanî veya cismanî olarak sınaî ve talimî bazı hakikatlerle memzuc da olabilir. Ve her ne olsa «وَمَاهُمْ بِضَآرّٖينَ بِهٖ مِنْ اَحَدٍ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِ» dır «وَلَا يُفْلِحُ السَّاحِرُ حَيْثُ اَتٰى» dır, «اِنَّ اللّٰهَ سَيُبْطِلُهُ» dur. Peygambere sâhir veya nübüvveti cihetinden meshur diyenin küfründe de şübhe yoktur. Burada üç mes’ele vardır: Evvelâ sihrin vukuu; sâlisen bu Sûrelerin sebebi nüzulü olup olmaması mes’eleleridir. Sihrin mahiyyeti her ne olursa olsun vukuunu ve onunla iştigal edenlerin bulunageldiğini inkâr etmek onun küfür ve fitne olduğunu inkâr etmek gibi hem Kur’anın sarahatine karşı küfür hem de tarihe karşı cehalet olur. Peygambere bir sihir yapıldığına ve onun hasbelbeşeriyye ondan biraz müteessir ve müteelim olduğuna itikad etmek câiz olabilirse de vâcib değildir, bu Sûrelerin mazmununda sâhirlerin de şerrinden Allaha istiâze mânası açık olduğu da katıyyetle sâbit değildir, bu sûreler ondan daha yüksek ve daha şümullü kıymeti hâizdir. Balâdeki nakıllerden anlaşıldığı üzere Beyhekînin dahi Mekkî ve Medenî rivâyetleri kaydetmiş olmasınâ nazaran en doğrusu nüzul ve esbabı nüzulü muhtelefünfîha olduğunu söylemektir. Ve şu halde Süyutînin Medenî olması muhtardır diye tercihi, Âlûsînin «هُوَ الصَّحِيحُ» diye tercihinden daha muvafık olur.

Burada İbni Mes’ud Hazretlerinin cemi Kur’ana kadar bu iki Sûrenin Kur’andan olduğuna vakıf bulunmadığına dair de bir rivâyet vardır. Bu ise iki sebebden neş’et edebilir. Ya bu sûrelerin nüzulü son zamanlarda olmasından, yahud Mekkede iken hadîsi kudsî kabilinden iken Kur’an olmak üzere tesbîtine dair vahiy muahheren vârid olması hasebiyle müşarünileyhin ona vakıf olmamış bulunmasından olabilir. İki takdirde de Kur’aniyyetleri, Medenî olması lâzım gelir ki bunu da Medenî olduğuna dâir esbabı tercihten olarak zikretmek muvafık olur. Bu Sûrelerin sebebi nüzulü Peygamberin vefatına yakın Yemende Esvedi Ansî, Yemamede Müseylimetülkezzab gibi nübüvvet iddiasiyle kıyam etmek istiyen deccalların şerr-ü fitneleri olmak da pek melhuzdur ki balâda zikrolunan birinci rivâyetin mânası da bu olsa gerektir. Bunların yaptıkları da nâsın akıdelerini bozmak için ukdelere üfürenlerin şerri cümlesinden ve en büyük sihirlerden olduğunda da şübhe yoktur, hem onlar dünyaya felakı subuh gibi parlamış olan nuri islâmı karartmak için saldırmak istiyen gasık kabîlindendir. Bu suretle bu Sûrelerin sona dercedilmiş olması da pek münasibdir. Allahu a’lem.

Söz uzamış olmakla beraber sihirden bahsedilmiş olmak münasebetiyle şunu da söyliyelim ki: Sûrei Bekarede Yehudun kitabullah olan Tevratı arkalarına atıp da iki nevi sihrin arkasına düştükleri, bunlardan birisi Süleyman Aleyhisselâmın mülk-ü, saltanatı hakkında Şeytanların küfr ile uydurup takib ettikleri siyasiyyata müteallık sihir; birisi de Babilîlerin Harut ve Marut efsaneleri diye anılmakta bulunan ve aşk-u alâkaya dair olarak karı ile koca beynini ayıracak kadar küfr ve fitneyi tezammun eden sihir olduğu «وَاتَّبَعُوا مَاتَتْلُوا الشَّيَاطٖينُ عَلٰى مُلْكِ سُلَيْمٰنَ» âyetinde geçmiş ve orada sihrin sekize kadar sayılan envaından da bahsolunmuştu. Onları tekrara hacet olmamakla beraber sihir kelimesinin lûğavî ve Ürfî mânalarına dair bir hulâsa daha yapmadan geçmek de muvafık olmıyacaktır.

Nihayede der ki: Arabın kelâmında sihir, «صَرْفُ الشّىْءِ عَنْ وَجْهِهِ» bir şeyi vechinden sarf ve tahvil eylemektir اه. Kamusta: sînin fethiyle sehr, akciğer ve zammiyle suhr, yüreğe denilir, sînin kesriyle ism olarak sihr «كُلُّ مَا لَطُفَ وَدَقَّ مَاْخَذُهُ» tutumu lâtîf ve ince olan her hangi bir şeye ve fi’le denir, masdar olarak da hud’a yapmağa, ve cadılık ve gözbağcılık etmeğe denilir اه. Râgıb der ki: Sahr, hulkumun ucu ve riedir, sihrin de bundan müştak olduğu, yani ciğere işletmek mânasından mehuz olduğu söylenmiştir, ve sihir birkaç manaya ıtlak olunur:

BİRİNCİSİ: hakikatı olmıyan tahyîlât ve hud’aya denilir ki: el çabukluğuyla yaptığını gözlerden kaçırtmak suretiyle «şa’bezeci» hokkabazların yaptıkları, ve yaldızlı sözlerle kulakları avutarak nemmamların, koğucuların yaptıkları bu kabîldendir «سَحَرُوٓا اَعْيُنَ النَّاسِ يُخَيَّلُ اِلَيْهِ مِنْ سِحْرِهِمْ» buyurulması bu mâna üzerinedir, kâfirler Musa Aleyhisselâma bu nazarla baktıklarından dolayı «يَآ اَيُّهَ السَّاحِرُ» demişlerdi.

İKİNCİSİ: Şeytana bir nevi tekarrüb ile onun muavanetini celbeylemektir ki «هَلْ اُنَبِّئُكُمْ عَلٰى مَنْ تَنَزَّلُ الشَّيَاطٖينُ تَنَزَّلُ عَلٰى كُلِّ اَفَّاكٍ اَثٖيمٍ» buna işarettir, «وَلٰكِنَّ الشَّيَاطٖينَ كَفَرُوا يُعَلِّمُونَ النَّاسَ السِّحْرَ» buyurulması da bunun üzerinedir.

ÜÇÜNCÜSÜ: (eğtâmın) avammın zâhib olduklarıdır ki: kuvvetinden suver ve tabayiı tağyir eder, Meselâ insanı eşek yapar diye zu’m ettikleri fi’lin ismidir. «Muhassılîn» ındinde ise onun hakikati yoktur اه. Râgıbın bu son sözünü sade Mutezile kavli imiş gibi telâkkı edenler olmuş ise de öyle değildir. Kamus sahibi de Besairde bunu şöyle ifade etmiştir: Feth ile sahr, hulkumun ucuna ve akciğere denir, bedenden ona muhazî olan uzve de mecazen ıtlak edilir. Kesr ile sihr ki Türkçemizde büyü, ve cadılık dahi tâbir olunur -fil’asıl bir adamın sahrine, yani akciğerine vurup onu müteğayyir ve sersem eylemek mânasına masdar olup sonra cadılıkta kullanılmıştır ki üç türlüdür:

BİRİSİ: sırf hida’ ve tahyilâttır ki hakikati yoktur, şa’bede ve gözbağıcılık tâbir olunur, hiffeti yed ve sür’atten neşet eder. İKİNCİSİ: Şeytanlara tekarrüb ederek bazı mertebe muavenetlerini isticlâb ile olur.

ÜÇÜNCÜSÜ: küfrü irtikâb ile efsun ederek suver ve tebayiı gûya tağyir ederler, meselâ bazı adamı gûya eşek yaparlar, bu dahi gerçi müessirdir lâkin hakikatı yoktur, meshur olan kişi kendisini eşek olmuş kıyasiyle öyle şive yapar, herhalde sihrin vukuu vardır اه. Bütün bunlarda ince bir hîle ve hud’a mânası bulunmakla beraber hakikati yoktur demek büsbütün yalandan ıbarettir demek de olmayıp maddî veya ruhanî olarak gizli bir takım sebebler istimâli ile tahrifi hakikat edilerek yapılan ve mahiyyetinde mutlaka bir şeytanet ve hud’a mânası bulunan ve bu suretle bir takım kimseleri manyatize ederek (yâni mıknatıslar gibi cezb-ü teshir eyliyerek) iradesine râim eyliyen habîs bir san’at diye de târif olunabilir. Netekim Ebûlbeka külliyyatında bunların hepsine şâmil olmak üzere sihrin urfî mânasını şöyle târif eylemiştir, kesr ve sükûn ile sihr, nüfusi habîsenin bir takım ef’al ve ahvâle uğraşmasıdır ki o fiıllerde bazı harikul’ade ümur terettüb eyler, Maamafih muarezası müteazzir olmaz. Ve Ezherînin Ferra’ ve sâireden nakline göre asli lûgatte sihr, sarftır, ya’ni çekip çevirmek, birşeyi yönetimden çıkararak tağyir ve tahvil eylemektir. Ve hiyel ve sanayı erbabının alât ve edevât ianesiyle yaptıkları fiıllere ve el çabukluğuyla yapılanlara sihr ıtlak edilmesi de birşeyi cihetinden sarf ve tahvil etm

1قُلۡ أَعُوذُ بِرَبِّ ٱلۡفَلَقِDe ki: "Ben, ağaran sabahın Rabbine sığınırım2مِن شَرِّ مَا خَلَقَYarattığı şeylerin şerrinden3وَمِن شَرِّ غَاسِقٍ إِذَا وَقَبَKaranlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden4وَمِن شَرِّ ٱلنَّفَّـٰثَٰتِ فِي ٱلۡعُقَدِVe düğümlere üfleyen büyücülerin şerrinden5وَمِن شَرِّ حَاسِدٍ إِذَا حَسَدَVe hased ettiği zaman hasetçinin şerrinden