AyetSûreler

Fâtır Sûresi 6. Âyet

Mekke · Cüz 22 · Sayfa 435

إِنَّ ٱلشَّيۡطَٰنَ لَكُمۡ عَدُوࣱّ فَٱتَّخِذُوهُ عَدُوًّاۚ إِنَّمَا يَدۡعُواْ حِزۡبَهُۥ لِيَكُونُواْ مِنۡ أَصۡحَٰبِ ٱلسَّعِيرِ ۝٦

Çünkü şeytan size düşmandır. Siz de onu düşman tutun. O etrafına toplanan taraftarlarını ancak cehennemliklerden olsunlar diye davet eder

Elmalılı Hamdi Yazır meali

Elmalılı Tefsiri

Bu açıklama 1–7. âyetleri birlikte ele alır.

1. فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ Göklerin ve Yerin fâtıri - ya’ni bütün âlemi yokken yaradan fıtratını ibtida ibda’ eden, yâhud yaran, ademden vücûde çıkaran ve yine yaracak, «اِذَا السَّمَآءُ انْشَقَّتْ» ve «اِذَا السَّمَآءُ انْفَطَرَتْ» hukmünü icra edecek olan.

Sûrei «En’am» da dahi geçtiği üzere «فطر» esasen yarmak ma’nâsınadır. Ragıb uzunluğuna yarmak der, bundan bir misal sebketmeksizin ilk olarak yaratmak ma’nâsına mütaeref olmuştur. Bu ma’nâca fâtır, iycadı evvele nâzırdır. Ve mâzıy ma’nâsına olacağı için izafeti ma’neviyye olarak ma’rife olup lafzai celâleye sıfat olmuştur. Bu surette Âhırete, neş’eti saniyeye işareti, intikalî ve istidlâlî olmuş olur. Maamafih ba’zı müfessirînin dediği gibi yarmak ma’nâsından fâıl olması da melhuzdur. Bu surette biz bundan «اِذَا السَّمَآءُ انْفَطَرَتْ» mantukundaki infitarı da anlamak isteriz ki bunda icadı uhrevî dahi tensıs olunmuş olur. Ancak yaradacak demek olan bu ma’nâ istikbale âid olduğu için fâtır, âmil olarak izafeti lafzıyye olacağından ta’rif iktisab etmez ve Allah ismine sıfat olamamak lâzım gelir. O halde iki ıhtimal kalır: birisi bedel yapılmak, birisi de «مَالِكِ يَوْمِ الدّٖينِ» gibi istımrar ve sebat kasdolunarak mazıy ve istıkbale şamil olmaktır. En münasibi de budur. O halde hem icadı evveli ve hem icadı saniyi tazammun ederek ma’nâ işaret ettiğimiz gibi şu olur: Semavat ve Arzı yaran ve yaracak olan, Dünyayı yarattığı gibi Âhıreti de yaratan جَاعِلِ الْمَلٰٓئِكَةِ رُسُلًا ve Melekleri elçiler yapan - ya’ni kendisinden kullarının şuurlarına tebliğ vasıtaları, Peygamberlere vahiy, salihîne ilham, akıllara fikri savab getiren vasıtalar, yâhud kudretinin âsârını halkına iysal edici vasıtalar kılan, öyle ki «اُولٖىٓ اَجْنِحَةٍ مَثْنٰى وَثُلٰثَ وَرُبَاعَ» ikişer, üçer ve dörder müteaddid ecnihalı -

ECNİHA, cenahın cem’idir. Cenah da kanad demektir. Ma’ruf olan budur. Bir şey’in kanat ve kol gibi

şu’belerine ve cihetlerine dahi ıtlak olunur. Melâikenin cenahlarının hakikati ve keyfiyyeti nasıl olduğunu ise Allah bilir. Maamafih cihet ile te’vil edenler de olmuştur. İfadenin siyakından anlaşıldığına göre burada zikrolunan adedler ta’yin ve tahsıs için değil, çokluğu beyan içindir. Binaenaleyh dörtten yukarı yok demek değildir. Filhakıka Buharî, Müslim, Tirmizî «لَقَدْ رَاٰى مِنْ اٰيَاتِ رَبِّهِ الْكُبْرٰى» âyetinde İbni Mes’ud Hazretlerinden rivayet etmişlerdir ki Resulullah Cibrili altı yüz kanadla görmüştür. Tirmizînin Hazreti Aişeden rivayetine göre de Resuli ekrem sallallahüaleyhi vesellem Cibrili kendi suretinde ancak iki def’a görmüştür. Bir kerre Sidrei müntehanın yanında bir kerre de Ciyad içinde ki altı yüz kanadı vardı, ufku seddetmişti اه. Filvakı’ dörtten ziyade olabileceğini de anlatmak için buyuruluyor ki يَزٖيدُ فِى الْخَلْقِ مَايَشَآءُ halkta dilediği kadar ziyade eder - Binaenaleyh Melâikenin kanadlarını daha ziyade yapabileceği gibi, diğer mahlûklarında da dilediği ziyadeyi yapabilir. Meselâ güzel yüzler, güzel sesler, güzel saçlar, güzel hatlar, gözlerde melâhat, kamette letafet surette tenasüb, a’zâda tamamlık, kuvvette şiddet, akılda kesginlik, reiyde cezalet, kalbde şecaat, nefiste semahat, lisanda talâkat, tekellümde liyakat, işte beceriklilik ilh... Neler, ne kemaller, ne ziyadelikler yaratır. Binaenaleyh Allahın yaradışını mahdud suretlerle tahdide kalkışmamalıdır. اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدٖيرٌ şübhesiz ki Allah, her şey’e kadirdir. Onun için 2. مَا – şartıyye يَفْتَحِ اللّٰهُ لِلنَّاسِ مِنْ رَحْمَةٍ Allah, insanlara rahmetinden her neyi açarsa - rahmeti hazînesinden her hangi bir rahmeti, maddî veya ma’nevî her hangi lûtf-ü ni’meti açar salıverirse فَلَا مُمْسِكَ لَهَا artık onu, o rahmeti başka tutacak yoktur. - Yağar da yağar, feyzı ilâhî coşar da coşar. وَمَا يُمْسِكْ her neyi de tutarsa فَلَا مُرْسِلَ لَهُ مِنْ بَعْدِهٖ onu da ondan başka salacak yoktur. وَهُوَ الْعَزٖيزُ الْحَكٖيمُ ve o öyle azîz öyle hakîmdir. - Azîz, irâdesine kudretine karşı gelinmek ihtimali yok, hiç bir kayd-ü şartın te’siri altında bulunmıyan, hiç bir kanun ile mukayyed olmıyan, istediği harikayı yapan galibi gayri mağlûbdur. Bununla beraber hakîmdir de ızzet ile fâıl olduğu gibi hikmet ile de fâıldir. Sun’undan hikmetler, kanunlar çıkar, bu sâyede ılimler fenler edinilerek esbabına teşebbüsle ni’metlerine irilir. Izzeti hududuna yanaşılmaz, ya’ni hikmeti âsârından sa’y-ü kesb ile istifade edilir. Izzet ve rahmetiyle Peygamber, kitab gönderir, hikmetiyle din ve ılim öğretir. 3. يَآ اَيُّهَا النَّاسُ اذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ ey insanlar: bütün insanlar! Allahın üzerinizdeki ni’metini düşünün - düşünün ki sizi ızzet ve hikmetinden müstefid etmek üzere mazheri emanet olan insan yaratmış هَلْ مِنْ خَالِقٍ غَيْرُ اللّٰهِ Allahın gayrı bir hâlık mı var? - Ne için siz onun ni’metini düşünmeyip, Allah için çalışmayıp da başkalarına kul olacaksınız يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَآءِ وَالْاَرْضِ o size Gökten ve Yerden rızk veriyor - eğer o, vermezse diğer vasıtaların hepsi hukümsüz kalır, çünkü şimdi geçtiği üzere onun imsâk ettiğini başkasına koyuveremez لَآ اِلٰهَ اِلَّا هُوَ ondan başka kulluk edilecek Tanrı yok فَاَنّٰى تُؤْفَكُونَ o halde siz nasıl çevrilirsiniz - nasıl olur da ona şirk koşar, başkalarına tapasınız? 4. وَاِنْ يُكَذِّبُوكَ – Bu âyet Peygambere tesliyettir. 5. اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ Allahın va’dı muhakkak haktır. - Âhıret gelecek, o mücazat ve mükâfat her halde olacaktır. O halde فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْياَ sakın Dünya hayat sizi mağrur etmesin, aldatmasın - bu gün keyfimize bakalım da yarın ne olursa olsun demeyin. Dünyaya dalıp da uhrevî vazifelerinizi unutmayın, Dünya için Âhıretinizi fedâ etmeyin, çünkü gençlik uçup ihtiyarlık çöktüğü gibi Dünya her ne olsa bir ru’ya gibi gelir geçer, Âhıret, ebedî olmak üzere gelir çatar وَلَا يَغُرَّنَّكُمْ بِاللّٰهِ الْغَرُورُ ve sakın o çok aldatıcı mağrur Şeytan sizi Allah ile de aldatmasın, Allaha da mağrur etmesin - ya’ni Allah kerîmdir, Allah gafûr, rahîmdir, Allah her şey’e vekîldir diyerek günahlara, atâletlere, sefahetlere sevk etmesin, vazifelerinizi sui isti’mal ettirmesin. Filvaki’ Allah öyledir. Fakat öyledir diye mağrurlanmak, Allah saygısını duymamak ızzet-ü celâlini hisaba almamak, Allahın ıkabını tanımamak gibi bir cinayet ve aynı zamanda Allahın iyman ile çalışan sâlih kullarına mev’ud olan ni’metlerinden mahrumiyyettir. Çünkü küfür ve küfrân edenlere şiddetli azâb, iyman ile sâlih amellere çalışanlara mağrifet ve büyük ecir vardır. Bunu mukayese ile takrir için buyuruluyor ki: ٨ اَفَمَنْ زُيِّنَ لَهُ سُوٓءُ عَمَلِهٖ فَرَاٰهُ حَسَنًا فَاِنَّ اللّٰهَ يُضِلُّ مَنْ يَشَآءُ وَيَهْدٖى مَنْ يَشَآءُ فَلَا تَذْهَبْ نَفْسُكَ عَلَيْهِمْ حَسَرَاتٍ اِنَّ اللّٰهَ عَلٖيمٌ بِمَا يَصْنَعُونَ ٩ وَاللّٰهُ الَّذٖٓى اَرْسَلَ الرِّيَاحَ فَتُثٖيرُ سَحَابًا فَسُقْنَاهُ اِلٰى بَلَدٍ مَيِّتٍ فَاَحْيَيْنَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا كَذٰلِكَ النُّشُورُ ١ مَنْ كَانَ يُرٖيدُ الْعِزَّةَ فَلِلّٰهِ الْعِزَّةُ جَمٖيعًا اِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ وَالْعَمَلُ الصَّالِحُ يَرْفَعُهُ وَالَّذٖينَ يَمْكُرُونَ السَّيِّئَاتِ لَهُمْ عَذَابٌ شَدٖيدٌ وَمَكْرُ اُولٰٓئِكَ هُوَ يَبُورُ ١١ وَاللّٰهُ خَلَقَكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ ثُمَّ جَعَلَكُمْ اَزْوَاجًا وَمَا تَحْمِلُ مِنْ اُنْثٰى وَلَا تَضَعُ اِلَّا بِعِلْمِهٖ وَمَا يُعَمَّرُ مِنْ مُعَمَّرٍ وَلَا يُنْقَصُ مِنْ عُمُرِهٖٓ اِلَّا فٖى كِتَابٍ اِنَّ ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ يَسٖيرٌ ١٢ وَمَا يَسْتَوِى الْبَحْرَانِ هٰذَا عَذْبٌ فُرَاتٌ سَآئِغٌ شَرَابُهُ وَهٰذَا مِلْحٌ اُجَاجٌ وَمِنْ كُلٍّ تَاْكُلُونَ لَحْمًا طَرِيًّا وَتَسْتَخْرِجُونَ حِلْيَةً تَلْبَسُونَهَا وَتَرَى الْفُلْكَ فٖيهِ مَوَاخِرَ لِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِهٖ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ ١٣ يُولِجُ الَّيْلَ فِى النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِى الَّيْلِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ يَجْرٖى لَِاجَلٍ مُسَمًّى ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمْ لَهُ الْمُلْكُ وَالَّذٖينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِهٖ مَا يَمْلِكُونَ مِنْ قِطْمٖيرٍ ١٤ اِنْ تَدْعُوهُمْ لَا يَسْمَعُوا دُعَآءَكُمْ وَلَوْ سَمِعُوا مَااسْتَجَابُوا لَكُمْ وَيَوْمَ الْقِيٰمَةِ يَكْفُرُونَ بِشِرْكِكُمْ وَلَا يُنَبِّئُكَ مِثْلُ خَبٖيرٍ

Meali Şerifi