AyetSûreler

Enfâl Sûresi 7. Âyet

Medine · Cüz 9 · Sayfa 177

وَإِذۡ يَعِدُكُمُ ٱللَّهُ إِحۡدَى ٱلطَّآئِفَتَيۡنِ أَنَّهَا لَكُمۡ وَتَوَدُّونَ أَنَّ غَيۡرَ ذَاتِ ٱلشَّوۡكَةِ تَكُونُ لَكُمۡ وَيُرِيدُ ٱللَّهُ أَن يُحِقَّ ٱلۡحَقَّ بِكَلِمَٰتِهِۦ وَيَقۡطَعَ دَابِرَ ٱلۡكَٰفِرِينَ ۝٧

İşte o zaman Allah size iki taifeden (kervan veya kureyş ordusundan) birini vaad ediyordu ki, sizin olacaktı. Siz ise arzu ediyordunuz ki, şanı ve şerefi olmayan şey (kervan) sizin olsun. Halbuki Allah, âyetleriyle hakkı yerine oturtmak ve kâfirlerinarkasını kesmek istiyordu

Elmalılı Hamdi Yazır meali

Elmalılı Tefsiri

وَاِذْ يَعِدُكُمُ اللّٰهُ اِحْدَى الطَّآئِفَتَيْنِ اَنَّهَا لَكُمْ ve unutmayın o vakti ki Allah size iki taifenin birini sizindir diye va’d buyuruyordu وَتَوَدُّونَ اَنَّ غَيْرَ ذَاتِ الشَّوْكَةِ تَكُونُ لَكُمْ siz ise arzu ediyordunuz ki şevketi olmıyan sizin olsun. -Bu iki taifenin biri Ebûsüfyanın maıyyetinde Amr ibni Asın ve Amr ibni Hişamın dahi içlerinde bulunduğu kırk süvari himayesinde Şamdan büyük bir ticaret ile gelmekte olan Kureyş kârvanı idi. Hazreti Peygamber bu kârvanın vürudunu haber vererek Medineden hareket buyurmuş, Eshab, ise hedefi hareketin yalnız bu kârvan olduğu fikr-ü mülâhazasında bulunduklarından bir çoğu harekete hafif bir surette iştirâk edivermişlerdi. Halbuki diğer kumandasında hareket etmiş, şevketli bir taife. Bin kişilik müsellâh bir Kureyş ordusu «Bedr» e doğru geliyordu. O zaman Cibrîl nâzil olmuş demişdi ki «ya Muhammed, Allah tealâ size iki taifenin birini va’detti, ya ıyr veya nefiyr, ya’ni ya kârvan veya Kureyş ordusu» bunun üzerine Resulullah yolda eshabiyle istişare edib buyurdu ki «ne dersiniz; kavim, Mekkeden çıktılar «عَلَى كُلّ صَعْبٍ وَذَلَوُلٍ» geliyorlar. Binaenaleyh sizce ıyr, kârvan mı daha iyi, yoksa nefiyr, ordu mu?» Hayır dediler bizce düşmanı karşılamaktan kârvanı ta’kıb daha iyi. Buna karşı Resulullahın vechi saadetlerinde bir tegayyür hasıl oldu. Sonra şu vechile iadei kelâm buyurdu: «Kârvan deniz kenarından geçti gitti, Ebûcehil ise geliyor» dedi, yine «ya Resulâllah kârvana bak, düşmanı bırak» dediler. Resulü ekrem hiddetlenmişti, Ebûbekir ve Ömer radıyallahü anhüma kalktılar, güzel sözler söylediler, sonra Sa’d ibni Ubade radıyallahü anh kalktı, dedi ki «ya Resulâllah emrine bak, icra et, vallahi «عدن ابين» e gitsen Ensardan bir adam arkandan kalmaz.» Sonra Mıkdad ibni Amr radıyallahü anh dedi ki «ya Resulâllah Allah tealâ sana ne emrettise icra et, ne tarafı arzu edersen biz her halde seninle beraberiz. Biz, Beni İsraîlin Hazreti Musâya dedikleri gibi «اذْهَبْ اَنْتَ وَرَبُّكَ فَقَاتِلَآ اِنَّا هٰهُنَا قَاعِدُونَ» demeyiz ve lâkin deriz ki «sen rabbınla git ikiniz onlarla harbediniz biz de maıyyyetinizde deprenir bir gözümüz bulunduğu müddetçe harbederiz.». Bunun üzerine Resulullah gülüb «bana söyleyin nâs bu iki reyden hangisine tarafdardır» buyurdu ve nâstan muradı Ensar idi, zira Ensar, Akabede biyat ettikleri zaman «sen bizim diyarımıza vasıl oluncıya kadar zimmetlerinden beriyiz, bize geldiğin vakıt zimmetlerimizdensin, evlâd-ü ıyalimizi müdafaa ettiğimiz gibi seni de müdafaa ederiz» diye teahhüd etmişlerdi ve anlaşıldığına göre Resuli ekrem Ensarın «biz ancak Medine içinde hücum eden bir düşmana karşı müdafaayı der’uhde ettik» gibi bir reyde bulunmaları ıhtimalini hisab ediyor gibi idi, Sa’d ibni Muaz kalkıb «ya Resulâllah galiba bizi murad ediyorsun» dedi, evet buyurdular, bunun üzerine «biz, dedi, sana iyman ettik, seni tasdık eyledik ve bize getirdiğin hakk olduğuna şehadet ettik ve bu babda sana sem’u tâat üzere ahidler verdik, binaenaleyh ya Resulâllah ne irade buyurursan icra et, seni hakk ile gönderen zati ecell-ü a’lâya kasem ederim ki sen bize şu denizi gösterib dalsan biz de beraber dalarız ve içimizden bir adam, tehallüf etmez ve bizimle düşmana karşı gitmeni hoş görmemezlik etmeyiz, biz harbde sebatkâr, çarpışma sırasında sadakat şiârızdır. Umulur ki Allah tealâ bizden sana seni karirül’ayn edecek şeyler gösterecektir. Binaenaleyh yürüt bizi Allahın bereketine». Sa’din bu sözünden Resulullah ferah ve inbisat buldu, sonra da buyurdu ki «haydi yürüyünüz Allahın bereketine, size tebşir ederim ki Allah bana iki taifenin birini va’d buyurdu, alimallah ben sanki şimdi o kavmin yıkılacakları yerlere bakıyorum». İşte harbin nihayetinde enfâl mes’elesi üzerine bidayetinde cereyan eden bu haller ıhtar olunarak buyuruluyor ki:

Size Allah iki taifeden gayri muayyen birini va’d ediyorken siz şevketsiz tarafı arzu ediyordunuz وَيُرٖيدُ اللّٰهُ الآية halbuki Allah kelimâtiyle hakkı ihkak etmeyi ve kâfirlerin kökünü kesmeyi irade buyurdu. -Ya’ni siz, kârvanı vurmak gibi şerefsiz, küçük şeyler arzu ederken Allah celle celâlühü hakkınızda yüksek işler, kelimei hakkın i’lâsına ve kâfirleri kahrile dini hakkın ı’zazına müteallık emirler takdir ve irade buyurdu ki bu size sizin iradelerinizle Allahın hukm-u iradesi beyninde kendi lehinize ne büyük bir fark bulunduğunu anlatır. Burada şuna iyi dikkat etmek lâzım gelir ki Allah tealâ bu ihkakı hakkı doğrudan doğru halkıle değil, kelimatı vasıtasiyle, ya’ni emrile yapmak istiyordu. Ve işte böyle Allahın emr-ü kelimatiyle ve iradei beşerin mutavaatiyle yapılması lâzım gelen şeylerdir ki cürm-ü ma’sıyyet ve derecat-ü mağfiret tahakkuk eder. Yoksa Allah tealânın kelimatiyle değil, doğrudan doğru cebr-ü halkıyle yaptığı ve yapacağı şeyler de sa’y ve iradei beşerin hiç hukmü yoktur. Bunun için Allah evvel emirde kelimât ve âyâtiyle o va’di gayri muayyen olarak yapıyormu ki