Enbiyâ Sûresi 36. Âyet
Mekke · Cüz 17 · Sayfa 325
وَإِذَا رَءَاكَ ٱلَّذِينَ كَفَرُوٓاْ إِن يَتَّخِذُونَكَ إِلَّا هُزُوًا أَهَٰذَا ٱلَّذِي يَذۡكُرُ ءَالِهَتَكُمۡ وَهُم بِذِكۡرِ ٱلرَّحۡمَٰنِ هُمۡ كَٰفِرُونَ ٣٦
O inkârcılar seni gördükleri zaman, seni alaya alıyorlar ve "İlâhlarınızı diline dolayan bu mudur?" diyorlar. Halbuki onlar Rahmân’ın kitabını inkâr ediyorlar
Elmalılı Hamdi Yazır meali
Elmalılı Tefsiri
Bu açıklama 30–41. âyetleri birlikte ele alır.
30. اَوَ لَمْ يَرَ الَّذٖينَ كَفَرُوٓا O küfredenler görmediler mi? Baksalar â. Veya haberleri yok mu, sorsalar â, ve yâhudşu re’y-ü fikirde değiller mi? اَنَّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ki Semavât ve Arz-şu gördükleri âlemin yukarı kısmını teşkil eden yer كَانَتَا رَتْقًا ratk idiler-ikisi de deliksiz idi, yukarıdan yağmur yağmıyor, Yerde ot bitmiyordu, bunu görüyorlardı. Ve yâhud Arz, dağsız deresiz yekpare, eb’adi Sema da Şems ve Kameri, ecram ve kevakibi yok yekpare idi, ve yâhud Arz, ecramı ve ecrami Semâviyyeye bitişik hepsi bir şeydi. O mütenevvi’ ecram ve ecsam yok hepsi mütemasil bir madde idi, ve yâhud hepsi ibtida ma’dum olmakta müşterek idi, haricde mevcud ve mütemayiz değil idi. Bunları da ahvali meşhudeden re’y-ü istidlâl ile veya nakl-ü semi’ ile bilirler. Veya bilebilirler. Baksalar â فَفَتَقْنَاهُمَا öyle iken biz onları fatkettik-kopardık ayırdık yoğiken yaratıldılar, bir şey iken çoğaldılar. İbtida duman gibi bir madde iken müteaddid ecram ve escam oldular. Bir tabiatta kalamayıp muhtelif tabiatlere tenevvü’ ettirildiler, Arz Semavâttan ayrıldı, yukarısından yağmur yağdırıldı. Üzerinde otlar bitirildi وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَآءِ كُلَّ شَىْءٍ حَىٍّ ve her hayy şeyi sudan husule getirdik-ya’ni gerek nebat ve gerek hayvan, gerek insan zihayat olan şey’in hayatına suyu sebeb kıldık. Ba’zıları burada sudan murad nufte olduğuna kail olmuşlardır. Lâkin bu surette hayvanattan bir kısmı hayy mefhumundan tahsıs olunmak iycab edecektir. Halbuki su zâhiri vechile asıl ma’nâsına olduğu takdirde «كُلَّ شَىْءٍ حَىٍّ» mefhumu alel’umûm hayvanattan başka nebatata dahi şamil olacaktır. Ve filhakika gerek hayati hayvanînin ve gerek hayati nebatînin suya olan alâkası da ma’lûmdur. Son zamanlarda suyun en mühim unsurunu teşkil eden müvellidülma bütün anasırın esası gibi mutalea olunmağa başladığına nazaran Kur’anın ıhtarı daha şumullü bir hakikate işaret de ihtiva etmiş olur. Gerçi kimyayi uzvîde karbon bir esas olarak mutalea edilmektedir. Ve hayatın heva ile alâkası vardır. Fakat zikri şey, mâadaya münâfi olmadığı gibi bunlar umum için su kadar bariz ve meşhud da olmadığından burada en zâhir delil ileri sürülmüştür ki o da sudur. Suyun ratk ve fatk ile münasebeti bâhir ve herkes için zâhirdir. Tabiat üzerinde bu ratk ve fatk ve bu tahvil o kâfirlerin görüb durdukları veya rey-ü fikr ile bildikleri veya haber aldıkları bir fi’ıl ve te’sir olduğu halde اَفَلَا يُؤْمِنُونَ yine de iymana gelmezler ha!... Bir sudan yaradıldıklarını bilirler de hâlâ Allahın sun-u te’sirine inanmazlar, tabiat tabiat derler dururlar ha!... iş tabiate kalsa idi tabiat kendi kendine değişir mi idi? Arz-ü Sema ademden vücude gelirler miydi? veya Arz, Semadan ayrılır mı idi? Veya kuru hevada yukarıdan yağmur yağar, kuru toprakta otlar bitermiydi, sonra o câmid tabiatlerde aynı bir sudan muhtelif hayatlar husule gelir mi idi, insanlar olurmuydu, kendileri hayat bulumiydi? Onlar kendilerini parçalanmaz mı zannediyorlar? 31. وَجَعَلْنَا فِى الْاَرْضِ رَوَاسِىَ اَنْ تَمٖيدَ بِهِمْ Halbuki onları yaratan biz o Arzda kendilerini sarsacak diye ağır baskılar yaptık-ya’ni Semadan ayırdığımız ve üzerinde kendilerine sudan hayat verdiğimiz insanları Arz hareketiyle çalkayıp muztarib etmesin, sakin olacak Yer bulsunlar diye o Arzda suya mukabil sulb oturaklı kıt’alar. dağlar husule getirdik. Bir düşünmeli ki Arz, mayi’ bir halde kalsa idi ve Arz hareket ettikçe insanlar çalkayıp dursa idi ne büyük ıztırab olurdu, kütlei türabiyyenin yaratılması ve dağların kazık gibi oturtulması ile bu ıztırab bertaraf edilip Arz, hayatı beşer için kabili süknâ bir hale getirildi وَجَعَلْنَا فٖيهَا فِجَاجًا سُبُلًا ve onda bir takım meydanlar, yollar yaptık لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ ki hidayeti bulabilsinler-matlûblarına doğru gidebilsinler veya hak yolunu tutsunlar 32. وَجَعَلْنَا السَّمَآءَ سَقْفًا مَحْفُوظًا Semayı da öyle bir sakıf yaptık ki mahfuz «وَحَفِظْنَاهَا مِنْ كُلِّ شَيْطَانٍ رَجٖيمٍ» mantukunca Şeytanların tearruzundan mahfuz. Ve yâhud vakti ma’lûmuna kadar fesad ve inhilâlden mahfuz. «اِنَّ اللّٰهَ يُمْسِكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ اَنْ تَزُولَا وَلَئِنْ زَالَتَآ اِنْ اَمْسَكَهُمَا مِنْ اَحَدٍ مِنْ بَعْدِهٖ» وَهُمْ عَنْ اٰيَاتِهَا مُعْرِضُونَ onlar ise bunun âyetlerinden ı’raz etmektedirler. -Semâda Allahın kudret-ü vahdaniyyetine delâlet etmekte bulunan bunca delillerin delâletlerinden yüz çevirip geçiyorlar.
33. وَهُوَ الَّذٖى خَلَقَ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ Halbu ki Allah odur ki geceyi ve gündüzü Güneşi ve Kameri halketit كُلٌّ فٖى فَلَكٍ يَسْبَحُونَ Her biri bir felekte yüzüyorlar-Demek ki zannedildiği gibi onları felek döndürüyor değil, onlar felekte ve her biri bir felekte yüzüyorlar. Felek devreden şey demek olduğuna göre ba’zıları feleği bir cismi devvar addetmişlerdir ki bunlar zamanlarının fen telâkkısine kapılmış görünüyorlar. Halbuki Dahhâkten rivayet olunduğu üzere felek, nücumun medarı, ya’ni devrettiği mahal diye ta’rif edilmiştir ki sırf riyazî bir ifadedir. Son zamanlarda lisanımızda bu medar kelimesi gibi «mahrek» demek te ıstılah olmuştur. Biri devirden ismi mekân, biri de hareketten ismi mekândır. Âyette yalnız Şems-ü Kamer mezkûr olduğu halde haberde tesniye getirilmeyip de ikiden ziyadeyi ifade eden cemi’ sıygasiyle «يَسْبَحُونَ» buyurulması şayanı dikkat görülmüştür. Burada müfessirîn bir kaç vecih söylemişlerdir. Birisi «وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ وَالنُّجُومُ» takdirinde olmasıdır ki Şems-ü Kamerin yanında nücum hazfedilmiş sonra da kül ve cemi’ ile hepsine işaret olunmuş demektir. İkincisi bu karîne ile Şems-ü Kamerden cinsi nücum kasdedilmiş olmasıdır. Bunu ba’zıları, metali’in ıhtilâfı ı’tibariyle Şems-ü Kamerin bir kesreti gibi mülâbaza etmek ve binaenaleyh diğer yıldızları meskûtün anh bırakmak istemiştir. Lâkin bu vecih mülâhaza edilecek olunca sâir yıldızların da kimisi Kamer ma’nâsında olduğuna işareten bu ikisini hepsinin cinsi gibi ahzetmek dahâ münasibdir. Sonra «kül» ta’mimi Şems-ü Kamerle beraber mâkablinde zikri geçen Arzı dahi ihtiva ederek hepsine işaret olmak da muhtemildir ki Arz, Şems, Kamer bütün ecramdan her biri bir felekte yüzüyorlar demek olur. Ve demek ki ne kadar ecram varsa o kadar da felek var. Hâsılı hangisi olursa olsun şurası muhakkak ki burada eski fenni Hey’et nazariyyesini bir ibtal vardır. Zira onlar Şems-ü Kameri, felek hareket ettiriyor diyorlardı. Burada ise her birinin birer felekte kendilerinin yüzdükleri haber veriliyor ki ecramdan her birinin fezada bir mihver veya mahrek üzerinde hareket ettikleri kail olan yeni Hey’et nazariyyesinin esası da budur. Şübhe yok ki ekilerin nazarında da fenleri şimdikilerinki gibi ve belki daha kuvvetli bir kanatle ta’kıb ediliyordu. Demek ki bu gün bu ve emsali âyetler de Kur’anın fenne karşı büyük bir zaferini okumaktayız. O halde bildiğimiz fenne muhalif görünen noktalara tesadüf edildiği zaman Kur’anı fenne uydurmağa çalışmalı, fenni Kur’ana tevfık etmeğe uğraşmalıdır. Şimdi teemmül etmeli ki kimi Güneş, kimi Kamer, kimi zıya, kimi nûr, bütün ecramdan her biri bir felekte, kendine mahsus bir dairede yüzüyor da yüzüyor, hiç biri sâkin değil, hepsi birer hareketi devriyyede, bir tutarı yok, hepsi muallâkta, hepsi yolunda, hepsi nizamında, hepsi mahfuz yüzüyorlar da yüzüyorlar. Bu ne bedi’ san’at ne büyük kudret ve ne yüksek âyetlerdir. Bunların hepsinden Allahın azamet-ü vahdaniyyeti okunur. Lâkin kâfirler bunları görseler dahi delâletlerinden ı’raz ederler de şuna isnad etmeğe kalkışırlar. Zerrece insafı olanların ı’tiraf etmesi lâzım gelir ki işbu «كُلٌّ فٖى فَلَكٍ يَسْبَحُونَ» kavli kerîmi Allah tealânın kudret-ü vahdaniyyeti âyetlerini âlemi şühudda irâe ederken aynı zamanda âyâti ilâhiyyeden birisi de nûri Muhammedî olduğunu göstermek için nübüvveti Muhammediyyeyi anlatacak bir delili mahsus olmak üzere Arzın Semâdan ayrılmış olması gibi bir hakıkati ılmiyye ile Fizık ve Felsefe eshabına ders verdikten sonra Batlimyus hey’etini kökünden yıkan bir vecize ile Hey’et eshabına de yeni bir fenne mebde’ olacak bir düsturı ılmî vermiş bulunuyor. Gerçi Kopernık, Nevton, Lâplâs gibi bu fennile tevaggul eden kimselerin böyle bir düstur bulmaları haddi zatında mühim bir muvaffakıyyeti ılmiyye, bir dehâ olmakla beraber bir mu’cize teşkil etmezse bunu ümmî bir fıtratin bütün cihanı fenne karşı bir makamı tehaddîde haber verivermiş olması onun nübüvvetini meydana koyan âyâti ilâhiyyeden bir âyet olduğunda da şüpheye mahal bırakmaz.
34. وَمَا جَعَلْنَا لِبَشَرٍ مِنْ قَبْلِكَ الْخُلْدَ Bir de biz senden evvel hiç bir beşeri muhalled kılmadık - her kim olursa olsun beşer cinsinden hiç bir ferde bu âlemde beka nasîb etmedik اَفاَئِنْ مِتَّ فَهُمُ الْخَالِدُونَ o halde sanki sen ölürsen onlar kalacaklar mı? -Ya’ni senin ölümünü gözeten «نَتَرَبَّصُ بِهٖ رَيْبَ الْمَنُونِ» diyen o kâfirler bâkı mi kalacaklar ki senin mevtinle müteselli olmak istiyorlar? 35. كُلُّ نَفْسٍ ذَآئِقَةُ الْمَوْتِ her nefis, ölümü tatacaktır - o acıyı duyacaktır (Sûrei Âli Imrana bak) وَنَبْلُوكُمْ بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ فِتْنَةً ve biz, sizi bir imtihan olmak üzere şerr-ü hayr ile mübtelâ kılacağız - bu âlem, böyle bir dari ibtilâ ve imtihandır ki her hayrının önünde bir şey vardır. Bununla beraber ölümle her işi bitiriverecek de değildir وَاِلَيْنَا تُرْجَعُونَ sonra hep bize irca’ olunacaksınız - da haşr-ü neşr olunup hisab görülecek, imtihanların hayır veya şer mücazat veya mükâfatı verilecek.
36. وَاِذَا رَاٰكَ الَّذٖينَ كَفَرُوٓا الخ ٤٢ قُلْ مَنْ يَكْلَؤُكُمْ بِالَّيْلِ وَالنَّهَارِ مِنَ الرَّحْمٰنِ بَلْ هُمْ عَنْ ذِكْرِ رَبِّهِمْ مُعْرِضُونَ ٤٣ اَمْ لَهُمْ اٰلِهَةٌ تَمْنَعُهُمْ مِنْ دُونِنَا لَا يَسْتَطٖيعُونَ نَصْرَ اَنْفُسِهِمْ وَلَاهُمْ مِنَّا يُصْحَبُونَ ٤٤ بَلْ مَتَّعْنَا هٰٓؤُلَآءِ وَاٰبَآءَهُمْ حَتّٰى طَالَ عَلَيْهِمُ الْعُمُرُ اَفَلَا يَرَوْنَ اَنَّا نَاْتِى الْاَرْضَ نَنْقُصُهَا مِنْ اَطْرَافِهَا اَفَهُمُ الْغَالِبُونَ ٤٥ قُلْ اِنَّمَآ اُنْذِرُكُمْ بِالْوَحْىِ وَلَا يَسْمَعُ الصُّمُّ الدُّعَآءَ اِذَا مَا يُنْذَرُونَ ٤٦ وَلَئِنْ مَسَّتْهُمْ نَفْحَةٌ مِنْ عَذَابِ رَبِّكَ لَيَقُولُنَّ يَا وَيْلَنَآ اِنَّا كُنَّا ظَالِمٖينَ ٤٧ وَنَضَعُ الْمَوَازٖينَ الْقِسْطَ لِيَوْمِ الْقِيٰمَةِ فَلَا تُظْلَمُ نَفْسٌ شَيْئًا وَاِنْ كَانَ مِثْقَالَ حَبَّةٍ مِنْ خَرْدَلٍ اَتَيْنَا بِهَا وَكَفٰى بِنَا حَاسِبٖينَ
Meali Şerifi