AyetSûreler

En'âm Sûresi 125. Âyet

Mekke · Cüz 8 · Sayfa 144

فَمَن يُرِدِ ٱللَّهُ أَن يَهۡدِيَهُۥ يَشۡرَحۡ صَدۡرَهُۥ لِلۡإِسۡلَٰمِۖ وَمَن يُرِدۡ أَن يُضِلَّهُۥ يَجۡعَلۡ صَدۡرَهُۥ ضَيِّقًا حَرَجࣰا كَأَنَّمَا يَصَّعَّدُ فِي ٱلسَّمَآءِۚ كَذَٰلِكَ يَجۡعَلُ ٱللَّهُ ٱلرِّجۡسَ عَلَى ٱلَّذِينَ لَا يُؤۡمِنُونَ ۝١٢٥

Allah kimi hidayete erdirmek isterse, onun gönlünü İslâm’a açar. Kimi de saptırmak isterse, sanki göğe yükseliyormuş gibi, göğsünü dar ve sıkıntılı yapar. Allah, inanmayanları işte böyle pislik içinde bırakır

Elmalılı Hamdi Yazır meali

Elmalılı Tefsiri

فَمَنْ يُرِدِ اللّٰهُ اَنْ يَهْدِيَهُ يَشْرَحْ صَدْرَهُ لِلْاِسْلَامِ İmdi Allah her kime hidayet murad eder doğruca kendine irdirmek isterse islâm için sadrını şerh eder: hakkı ve tekâlîfi hakkı kabul için nefsine öyle bir kabiliyyet verir ki iyman ve tâatle göğüs genişler, kalbi ferahlanır, münşerih olur. Ma’lumdur ki göğüs genişliği kuvveti teneffüs ve tahammüle delâlet eder. Göğsün açılması, geniş geniş nefes alması da kalbin ferahlanmasını istilzam eyler. Ve bu suretle inşirahı sadır hem kuvvet ve tehammülden, hem de neşat-u ferahtan kinaye olur. Burada islâm için şerhı sadır de nefse hakkı seve seve kabule müheyya ve mani-ü münafiden musaffa bir kabiliyyet bahşetmekten kinayedir. Netekim aleyhissalâtü vesselâm bu şerhı sadir, sual olunduğu zaman buyurmuştur ki «نُورٌ يَقْذِفُهُ اللّٰهُ فِى قَلْبِ الْمُؤْمِنِ فَيَنْشَرِحُ لَهُ وَ يَنْفَتِحُ = bir nurdur ki Allah onu mü’minin kalbine atar o da onunla münşerih olur açılır». Bunun üzerine eshab «ya Resulâllah onun tanınacak bir emaresi var mıdır?» Demişler, Resulullah da «نَعَمْ اَلِانَابَةُ اِلٰى دَارِ الْخُلُودِ وَاْلِاعْرَاضُ عَنْ دَارِ الْغُرُورِ وَاْلِاسْتِعْدَادُ لِلْمَوْتِ قَبْلَ نُزُولِهِ= evet, dâri hulûde inabe ve teveccüh, dâri gururdan i’raz ve ölüme nüzulünden evvel hazırlanmaktır.» Buyurulmuştur.

İşte Allâh, hidâyet murâd ettiği kimsenin kalbine böyle bir nur verir, o kimse de iyman ve islâm ile son derece münşerih ve münbasıt olur. Hakkı kabul ve tekâlîfi hakkı icra etmekten canı sıkılmaz, zahmet ve ıztırab duymaz, bil’akis neş’e ve neşat duyar وَمَنْ يُرِدْ اَنْ يُضِلَّهُ Allah her kimi de yolundan şaşırmak ve sapıtmak murad ederse يَجْعَلْ صَدْرَهُ ضَيِّقًا حَرَجًا göğsünü daraltır, sıkar, son derece tıkâr bunaltır. Hem öyle alelâde ve kısaca bir yokuşa değil كَاَنَّمَا يَصَّعَّدُ فِى السَّمَآءِ sanki dik yukarı göke tırmanıyormuş gibi olur. Göke tırmanmak kendisince nasıl nâkabili icra bir külfet ve zahmet ise, iyman ve islâm, kabuli hak ve icrayı itaat te ona o derece güç gelir. İslâm ve istikamet diyince canı sıkılır daralır, bunalır. Of der dayanır, tıkanır, yan büker, yoldan çıkar, içinden çıkılmaz bataklara batar gider. O artık inşirahı doğrulukta ve selâmette değil eğrilikte ve felâkette arar. كَذٰلِكَ يَجْعَلُ اللّٰهُ الرِّجْسَ عَلَى الَّذٖينَ لَا يُؤْمِنُونَ işte Allah, iyman etmiyenlerin üzerine pisliği o son derece nefret ve istikrah ile karşılanması lâzım gelen azab ve ıztırabını böyle zıykı sadir ve kalb tıkanmasiyle tahmil ve tahsıs eder. Böyle hızlân ile dir ki Allah onları küfür pisliğinin, küfür azabının istilâsı altında bırakır.