Beyyine Sûresi 5. Âyet
Medine · Cüz 30 · Sayfa 598
وَمَآ أُمِرُوٓاْ إِلَّا لِيَعۡبُدُواْ ٱللَّهَ مُخۡلِصِينَ لَهُ ٱلدِّينَ حُنَفَآءَ وَيُقِيمُواْ ٱلصَّلَوٰةَ وَيُؤۡتُواْ ٱلزَّكَوٰةَۚ وَذَٰلِكَ دِينُ ٱلۡقَيِّمَةِ ٥
Halbuki onlar, dini sadece Allah’a tahsis ederek, Allah’ı birleyerek, ancak Allah’a ibadet etmekle, namazı kılmakla ve zekatı vermekle emrolunmuşlardır. İşte dosdoğru din budur
Elmalılı Hamdi Yazır meali
Elmalılı Tefsiri
وَمَآ اُمِرُوٓا halbuki onlar: o kendilerine kitab verilmiş olanlar evvel ve âhir başka bir şey ile değil اِلَّا ancak şununla emrolunmuşlardı ki لِيَعْبُدُوا اللّٰهَ yalnız Allaha ibadet etsinler -gerek evvelki kitablarında, Tevrat ve İncilîn esasında ve gerek bu Kur’an ile me’mur oldukları vazîfeleri bu idi ki başka bir garaz ve maksada hizmet etmesinler, ancak Allahı ma’bud tanısınlar, ona ıbadet ve ubudiyyet etsinler o suretle ki مُخْلِصٖينَ لَهُ الدّٖينَ dîni ona halis kılarakh iç bir şirk şâibesi karıştırmaksızın şu veya bu garaza âlet etmeksizin sâfi ve temiz niyyet ve ıhlâs ile ancak ona tevcih ve tahsıys ederek حُنَفَآءَ hanîfler olarak -ya’ni bâtıl akıdelerden, eğri ve yanlış fikir ve ahlâktan sıyrılıp dâima hakka, doğruluğa meyl edne hakperest müslim, müvahhid olmak suretiyle dîni Allah için halîs kılarak Allaha ibadet etsinler, ecir ve mükâfatı ondan beklesinler.
Yukarılarda da defeât ile geçtiği üzere hunefa hanîfin cem’i olarak islâmın akide ve ahlâk ve ictima’ıyyet i’tibariyle bir vasfi mümeyizini göstermektedir. Ekseriya hanîf Hazreti İbrahimin milleti olarak «مِلَّةَ اِبْرٰهٖيمَ حَنٖيفًا وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكٖينَ» gibi müşriklere mukabil, ba’zan da «حُنَفَآءَ لِلّٰهِ غَيْرَ مُشْرِكٖينَ بِهٖ» mutlak olarak, ba’zan da burada olduğu gibi tevhid ve ihlâs ile dînde salah ve istikameti te’kid-ü takrir siyakında zikr olunmuştur. Bütün bunlardan anlaşılan hanîflik Hazreti İbrahimin dîn ve milletinin vasfı olmakla beraber yalnız ona mahsus değil, umumiyyetle müşrikliğin zıddı olarak bütün Enbiyanın milleti olan tevhid ve ıhlâs dîninin unvanı olmasıdır. Onun için Şehristanî Milel-ü nihalde hunefayı alel’umum müşriklerin mukabili olmak üzere ma’nayı eammiyle Sabiîlere tekabül ettirerek zikr etmiştir. Ma’nayı eammiyle Sabiîlik ise alel’umum müşrikliğin esası olan eski dîndir. Şimdi ba’zı yeni eserlerde «buna» Seybele-Ceybele dîni denildiğini ve son zamanlarda asarı atika dolayısıyle mevzuı bahs edilmeğe başlıyan eski Eti, yâhud Hiytit, yâhud Hetlerin de bu seybel, ya’ni sabî dînine mensûb olduklarını söyliyorlar. İşte hunefâ bütün bu şirk dînlerine karşı dîni Allah için halis kılmak ve ancak Allaha ıbadet etmek üzere da’vet ve mücahedeye me’mur olan Peygamberlerin milletini teşkil eden ve bâtıldan sakınıp hakka meyl eyliyen muvahhid müslimlerdir. Onun için sûrei Hacde «فَاجْتَنِبُوا الرِّجْسَ مِنَ الْاَوْثَانِ وَاجْتَنِبُوا قَوْلَ الزُّورِ حُنَفَآءَ لِلّٰهِ غَيْرَ مُشْرِكٖينَ بِهٖ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَكَاَنَّمَا خَرَّ مِنَ السَّمَآءِ فَتَخْطَفُهُ الطَّيْرُ اَوْ تَهْوٖى بِهِ الرّٖيحُ فٖى مَكَانٍ سَحٖيقٍ» buyurulmuş olduğu gibi sûrei Şurada da «شَرَعَ لَكُمْ مِنَ الدّٖينِ مَا وَصّٰى بِهٖ نُوحًا وَالَّذٖٓى اَوْحَيْنَآ اِلَيْكَ وَمَا وَصَّيْنَا بِهٖٓ اِبْرٰهٖيمَ وَمُوسٰى وَعٖيسٰٓى اَنْ اَقٖيمُوا الدّٖينَ وَلَا تَتَفَرَّقُوا فٖيهِ كَبُرَ عَلَى الْمُشْرِكٖينَ مَاتَدْعُوهُمْ اِلَيْهِ» buyurulmuştu. Bunların hasılı ise hanîflik, asnam ve evsâne tapmak sefaletinden, tezvirden, sahte bâtıl akîdelerden ictinab ederek Nuhun, İbrahimin, Musânın, İsanın ve Muhammed aleyhisselâmın yaptıkları gibi dîni Allah için tevhid ve ıhlâs ve istikametle doğrultmak ve onda tefrika çıkarmayıp dâima doğrulukla toplanmağa çalışmaktır. Hanîf kelimesinin iştikakı da bu ma’nayı müfiddir. Zira hanîf haneften müştaktır. Müfessirînin ve Ehli lûgatin beyanına göre hanef, meyil ve istikamet mefhumlarını tezammun eder, asıl hanef, yanlışlıktan doğruya, eğrilikten istikamete meyil ma’nasına mevzu’, ba’zan meyil, ba’zan da sade istikamet ma’nasına kullanılır. Ayağının ayası veya baş parmakları vahşiden ünsîye, ya’ni içe doğru mâil olan kimseye ahnef denilmesi ise tefe’ül için veya iki mertebe mecazı mürseldir. Demek ki lügaten de hanîf dâima istikamete mâil olan demektir. Dînde istikamet de «بَلٰى مَنْ اَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلّٰهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ» buyurulduğu üzere muhsin olarak ancak Allaha yüz tutmak «اِنَّ الَّذٖينَ قَالُوا رَبُّنَا اللّٰهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا» buyurulduğu üzere ancak Allahı rabb bilip ef’al ve harekâtında ancak onun emr-ü hükmüne tâbi’ olarak o iyman üzere istikametle yürütmektir. Bundan dolayı ekseriya hanîfi hak perest muvahhid diye tercemeyi muvafık görmüşüzdür. Maamafih tefsirler daha ba’zı ta’rifler de nakletmişlerdir: ezcümle burada hunefâ İbni Abbastan: huccac diye, Katâdaden: hıtanlı (ya’ni sünnetli) olanlar ve ananın ve mahremlerin nikâhını haram tanıyanlar diye, Rebî’ ibni enesten: namazda kıbleye istikbal edenler diye, Mücahidden: İbrahim aleyhisselâmın dînine tabi’ olanlar diye rivayet eylemişlerdirki hacc, hıtan, istikbali kıble, dîni İbrahimin şeâirinden birisiyle ta’rif demek olduğundan buna râci’ demektir. Bunlardan başka Ebî kılabeden: «لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ اَحَدٍ مِنْ رُسُلِهٖ» mucebince Peygamberlerin hepsine iyman edenler diye, daha ba’zılarından da «جَامِعِينِ كُلَّ الدِّينِ» dînin hepsini cami’ olanlar diye nakl ü ta’rif edilmiştir ki bu son ikisi de mütekaribdir. Lâkin bunların ekserîsi mefhum ile değil, mâsadak veya ba’zı havass i’tibariyle ta’rif olduğu için tam ta’rif değildir. Ancak ba’zı cihetleri tevzîh için nakl olunur. Muhtar olan ta’rif evvelâ iyzah ettiğimiz vechile bütün bâtıl akîdelerden islâma mâil olan diye hulâsa edilmiştir. Cemi’i rusüle iyman ve her dîni câmi’ olmak da bununla olur. Ve işte bütün Kitablar ve Peygamberler dîni yanlış akîdelerden tasfiye ederek «اِنَّ الدّٖينَ عِنْدَ اللّٰهِ الْاِسْلَامُ» olan hak tevhid ve ıhlâs ile yalnız Allaha ıbadet etmek ve insanlığı selâmete irdirmek için gönderilmişlerdir. Onun için Ehli kitab da evvel ve âhir bununla me’mur olmuşlardı ki Allaha böyle dîni muhlîs hanif olarak ıbadet etsinler وَيُقٖيمُوا الصَّلٰوةَ ve namazı kılsınlar وَيُؤْتُوا الزَّكٰوةَ ve zekâtı versinler وَذٰلِكَ ve işte bu üç esası: Dîni ıhlâs ile Allaha ıbadet, ikamei salât, iytai zekât دٖينُ الْقَيِّمَةِ dîni kayyimedir. -Ya’ni sâbit ve paydâr kalacak olan milletin dînidir. Ta’biri âharle yukarıda zikri geçen kütübi kayyimenin, doğru, bozulmaz sâbit hak kitablarının beyan ettiği dîndir. Demek olur ki bu üç esas bütün hak dînlerinin hiç değişmiyen en muhkem esasıdır. Namaz ile zekât da iymandan sonra bütün ıbadatın aslül’usulüdür. Diğerleri füru’dur. Bunların sureti edası itibariyle tafsilâtı her Peygamberin zamanına ve şerîatine göre değişebilirse de asıl salât ve zekât hepsinde sâbittir. Şu halde dîn için mutlâka bir ekanimi selâse umdesi tanımak lâzımsa onu eb, ibin, ruhulkudüs diye ma’budun zatında teslis ile şirke saparak değil, tevhid, namaz, zekât diye iyman ve amel erkânında tanımak lâzım gelir. Halbuki o kitab verilenler bu doğru ve sâbit dîni ve bu emri tanımadılar, ihlâs ve tevhid ile Allaha kulluk etmekten kaçındılar «فَخَلَفَ مِنْ بَعْدِهِمْ خَلْفٌ اَضَاعُوا الصَّلٰوةَ وَاتَّبَعُوا الشَّهَوَاتِ» mısdakınca şehvetlerinin arkasına düşerek namazı zayi’ ettiler, zekât vermeğe yanaşmadılar, tefrika çıkardılar. Bunun üzerine alelumum küfrün ve iymanın Âhıretteki hukümleri ayırd edilerek beyan olunmak üzere şöyle buyuruluyor: