Bakara Sûresi 184. Âyet
Medine · Cüz 2 · Sayfa 28
أَيَّامࣰا مَّعۡدُودَٰتࣲۚ فَمَن كَانَ مِنكُم مَّرِيضًا أَوۡ عَلَىٰ سَفَرࣲ فَعِدَّةࣱ مِّنۡ أَيَّامٍ أُخَرَۚ وَعَلَى ٱلَّذِينَ يُطِيقُونَهُۥ فِدۡيَةࣱ طَعَامُ مِسۡكِينࣲۖ فَمَن تَطَوَّعَ خَيۡرࣰا فَهُوَ خَيۡرࣱ لَّهُۥۚ وَأَن تَصُومُواْ خَيۡرࣱ لَّكُمۡ إِن كُنتُمۡ تَعۡلَمُونَ ١٨٤
(Size farz kılınan oruç), sayılı günlerdedir. İçinizden hasta olan veya yolculukta bulunan ise, diğer günlerde, tutamadığı günler sayısınca tutar. Ona dayanıp kalacaklar üzerine de bir yoksulu doyuracak kadar fidye gerekir. Her kim de hayrına fidyeyi artırırsa, hakkında daha hayırlıdır. Bununla beraber, eğer bilirseniz, oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır
Elmalılı Hamdi Yazır meali
Elmalılı Tefsiri
اَيَّامًا مَعْدُودَاتٍ sayılı günlerdedir. Yani senenin günlerine nazaran az ve mahdud günlerdedir. Hem de sizin sıhhatinizi ıhlâl etmiyecek ve takatlarınızı süketmiyecek bir veçhile ma’zeretlerinizi de gözeterek meşru kılınmıştır. فَمَنْ كَانَ مِنْكُمْ مَرٖيضًا imdi bu günlerde sizden her hanginiz oruçtan zarar görecek derecede hasta olur اَوْ عَلٰى سَفَرٍ yahud bir sefer üzerinde bulunursa bunların farzı فَعِدَّةٌ مِنْ اَيَّامٍ اُخَرَ diğer günlerden yani iyi olduğu ve seferden geldiği günlerden aynı mikdardır. -Bu suretle marîza veya müsafire eda farz değil, yemeğe ruhsat vardır. Bunlar yerlerse ifakat bulduktan veya ikamet ettikten sonra kaza ederler. Vücubı eda, ifakat ve ikamet üzerine terettüb eyler.
SEFER esasen, keşif ma’nasını mutazammındır. Bunun için isfar, yüzünü açmak ve parlamak ma’nasınadır.
Uzak bir yere gitmek de yolcunun her türlü ahval ve ahlâkını meydana çıkardığı için sefer tesmiye edilmiştir. Bu ise bir gün iki gün gibi az bir zamanda tebeyyün edemez ve filvaki âdeten de mesafei karibeye sefer ıtlak edilmez, ancak üç günlük yolun şer’an seferi sahih olduğunda da ittifak edilmiştir ve her gün için mu’tedil yürüyüş ile altı saatlik mesafe mıkıyas ittihâz olunmuştur. Binaenaleyh bunun madununda sefer ismi katiyetle sabit değildir. Merakibi berriye ve bahriye gibi vasıta ile gidenler için de âdete umumî ve mutavassıt olan vesaitın tabiî ve âdî seyri mikyastır. Fevkal’âde seri’ veya fevkal’âde bati olan hususî vasıtalara itibar yoktur, çünkü hükm-ü hikmet fertte değil cinste itibar olunur. Bunun için karada yaya veya kârban yürüyüşü, ve denizde de mu’tedil rüzgârla gemi yürüyüşü mıkyas olmuştur. Bu sebeble ahiren şimendüfer ve vapur sür’atleri de fevkal’ade vesait kabilinden addedilmişti. Filvaki eski atlar ve bu günkü tayyareler gibi bunların fevkal’ade vesaitten olduğu zamanlar olmuştur. Lâkin zamanımızda bir çok yerlerde bunlar taammüm ve takarrür ederek umum için vasaitı mu’tade halini kesbetmiş ve diğerlerine galabe eylemiş olduğunda da şübhe yoktur. O halde yelken gemisi yerine vapurla, kara vasıtaları yerine şimendüferle sefer, galib ve mu’tad olan mevaki için bunların mıkyas ittihaz edilmeleri nassın sefer hakkındaki ma’nasına evfak olduğu zahirdir. Binaenaleyh şimendüferle veya vapurla yolculuk yapanların on sekiz saatini vapur veya şimendüferin seyri vasat ve mu’tedilile hısab eylemek icab edecektir. Bunlar nassın ma’nası tebeddül etmeksizin ıhtilafı ezman ile tebeddül eden ahkâmdan olduğu inkâr edilemez. Çünkü hükmi nas «سفر» kelimesindeki ma’nayı mutad üzerine mübtenidir. Şüphe yok ki asıl mes’ul yolcunun kendisidir, onun kendi ma’zeretinin derecesini kendisi takdir etmek lâzımgelir. İraei mıkyas ise şer’in ona bir teshilidir. Şimendüfer ve vapurun vesaitı mu’tade halini iktisab etmiş olduğunu inkâr etmek ise bunları ve zamanını bilmemektir. Meselâ Eskişehir ile İstanbul arasında gelip giden şimendüfer yolcularile diğer yolcular mukayese edilirse şimendüferin ne kadar ağleb ve mu’tad olduğu tebeyyün eder. Fakat tayyare ve otomobil böyle değildir. Otomobil elyevm, zamanı sabıkın koşan atları mesabesindedir. Tayyare de henüz vesaitı umumîyeden değildir. Maamafih bunun denizdeki eski gemiler gibi heva tarikında yegâne bir vasıtai mu’tebere addedilmesi de kıyas ve ihtiyata muvafıktır. Bunlarla beraber şimendüfer ve vapur mutad olan yerlerde de yaya ve yelken ile giden yolcunun hali kemafissabık itibardan ıskat edilemez. Çünkü bunlar bir kerre şer’in itibar ettiği muhakkak olan tabiî ve âdî mikyaslardandır. Obirlerinin bihükmil’âde ma’nayı lûgatte (bilgalebe) bunlara ılhakı bunların asaletini ibtal edemeyecektir.
Merîz ve müsafir gibi muvakkat ma’zurlar böyle, daimî olan ikincisine gelince: وَعَلَى الَّذٖينَ يُطٖيقُونَهُ gerek edaen ve gerek kazaen sıyama zor dayanabilen orucu güçsünen ya’ni oruç takatlerini tüketecek olanlar, meselâ pek ıhtiyarlamış veya ifakatı ümidsiz bir marazı müzmine müptelâ olmuş bulunanlar üzerinde فِدْيَةٌ yedikleri her oruç yerine bir fidye yani طَعَامُ مِسْكٖينٍ bir miskin taamı farzdır. -Nafi’ ve Ebu Ca’fer kıraetlerinde ve İbni Âmirden İbni Zekvan rivayetinde taama izafetle «فِدْيَةٌ» tenvinsiz ve «طَعَام» meksur okunur. İzafeti beyaniyyei lâmiyye ile bir miskin taamı fidye demek olur. Yine Nafi’ ve İbni Âmir ve Ebu Ca’fer kıraetlerinde cemi’ sıgasile mesakîn okunur ki mesakîn taamı fidye demektir. Evvelkinde her orucun fidyesi, ikincide mecmuunun fidyesi anlaşılır. Bir miskin taamı şer’en sa’ denilen ölçek ile buğdaydan yarım ölçek arpa, hurma, kuru üzüm ve saireden bir ölçektir. Bir sa’ dirhemi şer’î ile bin seksen dirhemdir. Dirhemi şer’î onu yedi mıskal gelen ve vezni sebi’ denilen dirhemdir ki bizim şimdiki dirhemlerimizden iki kırat kadar küçüktür. Binaenaleyh yarım sa’ buğday on altı kıratlık dirhemi örfı ile bir okka yetmiş iki buçuk dirhem demektir, demek ki şeriati islâmiye nazarında en fakir bir kimsenin iki öğün itibarile bir günlük yemeği budur. Bu mikdar sadakai fitır ve sair bütün keffaratta esastır. Ancak bu hısab sadakai fitır gibi fakirin yedine aynen veya kıymeten temlik takdirindedir. Çağırıb bil’fiil ibaha ile it’am edilmek istenildiği zaman bir fakirin iki öğünde doyabildiği kadar yemesi mu’tebardir ki insanına göre daha az veya daha çok olabilir. Bu fidyede ise ibaha caizdir. Fidye bir şey’in makamına kaim olmak üzere verilen bedel demektir. Bu kelime ve ma’nasındaki bedeliyyet olmasa idi bu taamı miskinin sadakai fitır olması tebadür ederdi. Lâkin fidye kelimesi bunun fidyeden başka ve oruç yerine verilecek bir bedel olduğuna ve orucun asaletine delâlet etmektedir. «على» harfi de vücub ifade eder. Demek burada oruç asıl ve fidye onun taazzürü takdirinde vacib bir bedelidir. Ya’ni marîz ve müsafirin eyyamı uharde kazası gibi kaza ma’nasında bir bedeldir. Maamafih bunun asıl vücubda bir ruhsat olması ve binaenaleyh savm evlâ olmak üzere bir vücubı muhayyer ifade etmesi de mümkindir. Bir hayli müfessirîn işbu vücubı muhayyer suretini kabul etmişler ve âtideki «فَمَنْ شَهِدَ مِنْكُمُ الشَّهْرَ فَلْيَصُمْهُ» âyetinin ıtlak ve tencizile bu vücubı muhayyerin her halde mensuh olduğuna kail olmuşlardır. Her iki halde âyetin marîz ve müsafir siyakında ehli ma’zeret için bir ruhsat olmak üzere mesûk olduğunda şüphe yoktur. Marîz ve müsafirde yalnız eda ma’zereti mevzuıbahs iken bunda ıtlakile orucun hem eda ve hem kaza ma’zereti nazarı itibara alınmıştır. Çünkü fidye mutlak oruç bedeli olunca eda ve kazaya şamil bir ma’zeret zemanında verilebilmek lâzım gelecek ve bununla beraber bunda bir nevi’ eda ma’nası da bulunacaktır. Binaenaleyh vücubı muhayyer muhtemil olmakla beraber şıkkı evvel müraccahtır. Yani bu fidye keyfiyyeti bir ma’zarat dolayısile eda ve kazaya imkânı kâmil bulunmadığı takdirde kaza ve kısmen de eda ma’nasında olarak meşru kılınmıştır ki «الَّذٖينَ يُطٖيقُونَ» bu ma’zarati daima erbabıdır ve bunda nesıh yoktur. Şimdi bunu izah edelim:
YÜTIKUNE: İf’al babında ve «itaka» masdarından fi’li muzaridir. «İtaka», takat ve tavktandır. Tavk, «طا» nın fethile takat, «طا» nın zammile de boyna takılan gerdanlık veya ağır bir demirdir. Takat vüs-u istitaat ma’nasına ma’ruf ise de esasen aralarında bir fark vardır. Vüsu’ takatın fevkındadır. Çünkü vüsu’ bir şey’e suhuletle kadir olmak, takat de şiddet-ü meşakkatle kadir olmaktır. Binaenaleyh itaka gücü yetmek, dayanmak manasına gelirse de esasında güç yetişmek, güç tükenmek, zor dayanmak hattâ dayanamamak manasınadır ki buna tatvik, tatavvuk, tatayyuk, ichad denilir. Binaenaleyh burada itaka, ya istitaa veya tatvık manasına olacaktır. İstitaa manasına olursa gücü yetenler oruç tutmadıkları takdirde fidye versinler demek olur ki vücubı muhayyer ifade eder. Ve savim müraccah olur. İtakaya bu ma’na verilirse «فَمَنْ شَهِدَ مِنْكُمُ الشَّهْرَ فَلْيَصُمْهُ» emrinin ıtlak ve tencizile mensuh olduğunda şüphe yoktur. Bunun için bu tefsire kail olanlar bunun mensuhıyetinde de ittifak etmişlerdir. Halbuki bu mana zahir bile olsa iradesine mani’ karîne vardır. Zira «يُطٖيقُونَهُ» deki «ه» zamiri her halde sıyama raci’dir. Maba’dindeki fidyeye rücuu caiz değildir. Gerçi bunda rütbeten ızmar kablezzikir yoktur. Fidye muahhar mübteda’ olduğu için rütbeten mukaddemdir. Fakat fidye kelimesi müennes olduğundan buna müzekker zamiri gönderilemez, ondan sonraki taama irca’ etmek ise cezaleti nazmı ihlâl edecek bir rekâkettir. Ve metbu’dan tabie geçerek fidyenin bedeliyyet manasını unutturmaktır ve bir ızmar kablezzikir ma’nasındadır. Zamirin fidye ve ta’ama ircaı caiz olmadığından ma’na «fidyeye gücü yetenlere fidye vacibdir» demek olamaz. Zamirsiz «gücü yetenlere fidye vacibdir» gibi anlaşılmak hiç caiz olamaz «وَعَلَى الَّذٖينَ يُطٖيقُونَهَا» buyurulmadığı gibi «وَعَلَى الَّذٖينَ يُطٖيقُونَ» da buyurulmamıştır. Eğer murad bu olsa idi bunlardan biri söylenmek icab ederdi ve zamirin hezfi daha vecîz olurdu. İmdi zamir, sıyama raci olduğu halde itakayı vüs-u istitaat manasına hamledecek olursak ma’na şöyle olacaktır: «Sıyama gücü yetenlere fidye vacibdir» böyle demek ise gayrı ma’kul bir tenakuz teşkil eder. Çünkü sıyama gücü yetenlere fidye vacib olunca «كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ» mucebince oruç tutması lâzım gelenler sıyama gücü yetmiyen acezeden ibaret kalmak ıktıza edecektir. Buna karşı fidyenin vücubu sıyamın vücubunu neshetmiştir de denemez. Zira nazmın sıyakı ma’zerette varıd olması, kezalik fidye kelimesi sonra nâsıh mensuh ictima’ etmez iken «وَعَلَى الَّذٖينَ» de cem’a delâlet eden vav buna manidirler. Marîz ve müsafire kaza’ vacib olduğu halde sahih ve mukimin muhayyer olması da diğer bir tenakuz demektir. Kelâmı beliğde böyle gayrı ma’kul münafat öyle kat’î bir karînei maniadır ki bununla itakanın güç yetmek ma’nasına olmadığı kat’iyen tebeyyün eder. Bundan başka manayı muradı gösterecek bir de karînei muayyine vardır. Çünkü bunun siyakı ma’zeret ve ruhsat siyakıdır, zira makablinde marîz ile müsafir hakkındaki ruhsat zikredilmiştir. Demek ki bundan murad onlardan başka ve fakat onlara şebih ve maamafih onlar gibi eyyamı uharda kaza ümidi bile bulunmıyan bir sınıf olacaktır. İşte o karînei mania ve bu karînei muayyine ile burada itakanın tatvik ve ichad gibi son derece gücsünmek, güç tükenmek, zor dayanmak, hattâ dayanamamak ma’nasına olduğu taayyün eder ki bu ma’na mecaz olsa idi yine zarurî olacaktı. Filvaki dirayeten böyle olduğu gibi rivayeten de bunun «يَطُوقُونَهُ اَىْ لَا يُطِيقُونَهُ» diye tefsir edilmiş bulunduğunu görüyoruz. Sonra kıraati şazze olarak «يَطَّيِّقُونَهُ يَتَطَوَّقُونَهُ يُطَيِّقُونَهُ يَطَّوَّقُونَهُ يُطَوَّقُونَهُ» diye beş kıraet daha varid olduğunu ve bunların her biri kıraet itibarile şazzolmakla beraber mec’muunun tefsir noktai nazarından mühim bir kuvvet ifade ettiğini de anlıyoruz ki bunun hasılı ve tefsir olmak üzere mervi bulunan «يَطُوقُونَهُ اَىْ لَا يُطِيقُونَهُ» orucu çok gücsünür ya’ni dayanamazlar demektir. Bu ma’nanın mensuh olmadığında ittifak vardır. Ve kelimenin böyle bir nefi ma’nasını tazammunu, hasılı ma’na itibariledir. Bizzat «لا» mahzuftur demek zarurî değildir. Netekim lisanımızda dahi «filân buna zor dayanır» demek «dayanamaz» demektir. Daha açıkçası lisanımızdaki «dayanmak» kelimesi de aynı veçhile hem müsbet hem menfi ma’naya gelir: meselâ «fülan buna dayanır» demek tahammül eder demek olduğu gibi «dayandı, dayanacak = dayandı kaldı, dayanıp kalacak» tahammül edemedi, tahammül edemiyecek demektir. İşte bu âyette ıtaka kelimesi de buna şebihtir. Zikrolunan karineler mevcud iken «وَعَلَى الَّذِينَ يُطِيقُونَ وَعَلَى الَّذِينَ يَسْتَطِيعُونَ» demek olamaz. Urfen bunların müradif gibi kullanıldıkları inkâr olunamazsa da esasta farkları vardır. Bilhassa karîne bulunduğu zaman bu fark aranmak zarurîdir. Kur’anda güç yetmek ma’nasına hemen umumîyetle istıtaa kullanıldığı halde burada «يَسْتَطِيعُونَ» buyurulmayıb da «يُطِيقُونَهُ» buyurulması da ayrıca bir karîne demekdir. Bu mefhumu anladıktan sonra şimdi de bunların masadakını yani merîz ve müsafirden sonra bu sınıf ma’zeret sahiblerinin kimler olduğunu tetkik edelim:
1- Tefsiri Asamda bunun dahi merîz ve müsafir hakkında olduğu gösterilmiştir. Çünkü, denilmiş, merîz ve müsafir başlıca iki kısımdır, bir kısmı maraz ve sefer halinde oruç tutabilir, bir kısmı tutamaz, evvelâ tutamıyacak olanlar hakkında «فَعِدَّةٌ مِنْ اَيَّامٍ اُخَرَ» diye kaza farz kılınmış, saniyen tutabilecek olanlarada vücubı muhayyer suretile tutmak veya fidye vermek beyninde bir ruhsat verilmiştir. Binaenaleyh «كُتِبَ عَلَيْكُمُ» sahih ve mukim olanlara vücubı müneccez ifade eder. «فَمَنْ كَانَ وَعَلَى الَّذٖينَ» de iki nevi maraz ve sefer ma’zeretlerine aittir. Bunda ıtaka hali mazerette edaya istitaa ile tefsir edilmiş fakat karînei mezkûreden dolayı bu ma’zeret merîz ve müsafire tahsıs olunmuştur. Bu kavil mu’teber değildir.
2- İmam Malik Hazretleri bunun «Ramazan geldiği halde üzerinde geçen Ramazandan oruç borcu kalmış ve bu müddet zarfında kazaya muktedir olduğu halde kaza etmemiş bulunan kimseler» hakkında olduğuna kail olmuş ve şeyhı faniye fidye vacib değil, lâkin verirse hasen görürüm demiştir. Demek olur ki müşarünileyh bunun sıyakı ma’zerette olduğunu mülâhaza ile «يُطٖيقُونَهُ» zamirini yalnız savmi kazaya icra’ ederek te’vil etmiş ve bu sayede ıtakayı kazaya istitaa ma’nasına haml eyliyebilmiştir. Ve bunun zımnında ikinci Ramazanın hululile sene zarfında kazaya imkân kalmamış olduğunu da düşünd üğü cihetle ıtakanın ademi istitaa manasını dahi mülâhaza etmiş demektir. Böyle olunca da bu tahsısın veçhi zahir olmaz. Bir de bunun ma’nası «فَعِدَّةٌ مِنْ اَيَّامٍ اُخَرَ» de mutlak olan eyyamı uharı o senenin günleri diye takyid ederek senesi zarfında kazanın vücubuna hükmetmektir ki bizce doğru değildir. Zira mutlakın hükmü ıtlakı üzere cereyan etmektir. Takyid ancak nâsıh olabilecek bir delil ile olabilir. Bu ise yoktur. Binaenaleyh vücubı kaza muvakkat değildir.
3- Bir çok müfessirîn burada sıyama ıtakanın, istitaa ma’nasile tefsirini ve vücubı muhayyerle sahih ve mukîme hamlini mümkin görmüşler ve fakat bunun «فَمَنْ شَهِدَ مِنْكُمُ الشَّهْرَ فَلْيَصُمْهُ» âyetile külliyyen mensuh olduğuna kail olmuşlardır. Bunlar mensuhıyette ittifak ile beraber sebebi nüzulde ıhtilâf etmişlerdir. Bazıları «كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ» Ramazan hakkında olmayıb eyyamı ma’dudatın bidayeti hicretteki Aşura ve eyyamı bıyz olduğuna ve şehri Ramazan ile tamamen mensuh bulunduğuna zahib olmuşlardır. Ekserisi ise o günlerinin emri Nebevi ile tutulduğuna ve «كُتِبَ عَلَيْكُمُ» Ramazan orucu hakkında olduğuna ve ancak sıyamı Ramazanın ibtida muhayyeren vacib kılınıp ba’dehu «فَمَنْ شَهِدَ مِنْكُمُ الشَّهْرَ فَلْيَصُمْهُ» âyetinin nuzulile hıyar ve fidye neshedilerek sıyamın umumen tenciz kılındığına ve binaenaleyh «وَعَلَى الَّذٖينَ يُطٖيقُونَهُ فِدْيَةٌ» mensuh olan hali hiyarı natık bulunduğuna hükmetmişlerdir, Bu iki kavilde en zahir görünen nokta ıtakanın vücubı muhayyer üzere istitaa manasile tefsirine bir imkân görülebilmiş olmasındadır. Fakat bu mana diğer cihetten bilvücuh hilâfı zahirdir. Evvelâ bu mefhumda şeyhı faninin veçhi duhulü zahir olmaz halbuki şeyhı fâni hakkında vücubı fidye mücmaun aleyh gibidir. «فَمَنْ شَهِدَ» neshının buna şumulü bulunmadığına ittifak vardır. Saniyen «كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ» mücmel olmakla beraber savmin mutlak bir vücubı tencîzisinde zahirdir. Kezalik «فَمَنْ كَانَ مِنْكُمْ مَرٖيضًا اَوْ عَلٰى سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِنْ اَيَّامٍ اُخَرَ» marîz ve müsafir olanlar hakkında yalnız sıyamı göstermiş ve ancak eda veya kazaya bir ruhsat vermiş, fidyeye mesağ bırakmamıştır. Buna karşı sahih ve mukim olan ehli takate fidye ile muhayyerlik iki cihetten tenakuz veya temanü’ ifade eder. Zamir fidyeye irca’ edilebilse idi bu mana mümkin olurdu. Halbuki zamirin buna ircaı tecviz edilememiş ve bilittifak sıyama gönderilmiştir. Salisen, bunun marîz ve müsafir gibi sıyakı ma’zerette olduğu zahir iken hali sıhhate hamli hilâfı zahirdir. Daha sonra nesıh rivayetinin menşei şudur: İbni ebi Leylâ Muazibni Cebel radiyallahü anhten rivayet etmiştir ki «aleyhissalâtü vesselâm Efendimiz Medineye teşrif ettiği zaman Aşura günü ve bir de her aydan üç gün oruç tutmuş idi. Sonra Allah tealâ şehri Ramazanı farz kıldı «يَآ اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنوُا كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ» ı inzal buyurdu «وَعَلَى الَّذٖينَ يُطٖيقُونَهُ فِدْيَةٌ طَعَامُ مِسْكٖينٍ» e kadar baliğ oldu. Bunun üzerine dileyen oruç tutuyor, dileyen bir miskin it’am ediyordu, daha sonra sahih, mukim olanların hepsine sıyam farz kılındı. Ve it’am ancak savma ıstitaatı olmıyan çok ıhtiyar kimseler hakkında sabit kaldı da Allah tealâ «فَمَنْ كَانَ مِنْكُمْ مَرٖيضًا اَوْ عَلٰى سَفَرٍ الخ» âyetini inzal buyurdu. «Yine İbni ebi Leylâ rivayet etmiştir ki «Resulullah Medineye teşrif buyurduğu zaman her aydan üç gün tetavvuan ve farz olmıyarak oruç tutmalarını emr etmiş idi, Sonra sıyamı Ramazan nazil oldu. Halbuki o zaman kavm henüz oruca alışmamış idi oruç kendilerine pek şiddetli, pek güç geliyordu, binaenaleyh tutamayan, bir miskin it’am ediyordu, bundan sonra «فَمَنْ شَهِدَ مِنْكُمُ الشَّهْرَ فَلْيَصُمْهُ» âyeti nazil oldu. Binaenaleyh ruhsat ancak marîz ve müsafire munhasır kaldı, hepimiz sıyama me’mur olduk». Bunlar da bir nesh işareti vardır. Fakat bunun şeyhı fâniden maa’dasında olduğu evvelkinde sarihtir. Aynı zamanda bunlardan da «وَعَلَى الَّذٖينَ يُطٖيقُونَهُ» oruç kendilerine güç gelen ya’ni dayanamıyanlar demektir. Ancak bu güç gelmek, dayanamamak mefhumu, hastal ık, ıhtiyarlık gibi bir özür ile eda ve kazaya cidden dayanamıyanlara daima şamil olduğu gibi sahih ve mukim oldukları halde sırf ademi itiyaddan naşi filhal dayanamıyanlara veya pek çok zorlukla dayanabilenlere dahi muvakkaten şamil gösterilmiştir. Buna nazaran Cenabı Allah sahih, mukim olanların ademi i’tiyaddan naşi dayanamamaları hakikî olmayıb bir vehimden ibaret bulunduğunu cüz’î bir müddeti muvakkate içinde umuma bittecribe isbat buyurduktan sonra «فَمَنْ شَهِدَ مِنْكُمُ الشَّهْرَ فَلْيَصُمْهُ» ve müsafir için iftar ve kazaya ruhsat vermiş, şeyhı fâni denilen ve hasbel’ade günden güne za’fa doğru giden erkek veya kadın ıhtiyar ve bunlar hükmünde olan dertliler de «وَعَلَى الَّذٖينَ يُطٖيقُونَهُ فِدْيَةٌ» mazmununun hakikî masadakı olarak baki kalmıştır. Binaenaleyh bunun mensuhıyetinden bahsedildiği zaman bu neshın şeyhı fâni ve emsalinden maadası hakkında olduğu unutulmamak ve bunun şeyhi fâniye ne veçhile sadık olduğu da düşünülmek lâzım gelir.
4- «وَعَلَى الَّذٖينَ يُطٖيقُونَهُ» herem reside olan şeyhı fâni ve şeyhai fâniye hakkında nazil olmuştur. Ve bunlara fidyenin neshı hakkında Ashabdan hiç bir rivayet yoktur, bil’akis bu âyetin mensuh olmadığı sarahaten mervidir. Buharînin dahi rivayet ettiği veçhle İbni Abbas Hazretleri «bu âyet, mensuh değildir. Savme istitaatı olmıyan şeyhi kebir ve mer’eyi kebire hakkındadır. Bunlar her gün için bir miski it’am ederler» diye tasrih etmiş ve bu Hazreti Aliden, İbni Ömerden ve sair sahabeden dahi rivayet olunmuştur. Ahkâmı Kur’anda ve Fahrüddini Razînin tefsirinde ve İbni Hümamın Fethülkadîrinde zikr olunduğu üzere şeyhı fâni hakkında bu ma’na Eshabdan hilâfı rivayet edilmeyen bir icma’ olmuştur. Eshabı kiramdan hadimi nebi Hazreti Enes dahi yüzü mütecaviz olan ömrünün son demlerinde bununla amel eder, orucu tutamaz miskin it’am ederdi. Hasılı bu âyetin sebebi nüzulü şeyhı fânidir ve binaenaleyh ıtakanın mentuku ıstitaa demek değil, eda ve kaza her ikisi itibarile oruca zor dayanmak veya dayanamamaktır. Ve bu ma’na şeyhı fâni ve faniye gibi zayif marîzi müzmine de şamildir. Bu ikisinde «حرج» harec, dayanamamak zannı senede müstenid olduğundan vehim değildir. Ademi i’tiyaddan naşi dayanamamak zannı ise vehimdir. Eda ve kaza itibarile ma’zereti daime mantukunda dahıl değildir. Ve bu ma’na müttefekunaleyhtir. İşte kavli sahih budur. Mezhebi Hanefî de bunun üzerinedir. Bizim muhtarımıza göre burada ve bilhassa bu noktada asla nesıh yoktur. Şafiî Hazretleri daha tevsi ederek, gebe veya emzikli olan kadınları da kendi hısablarile değil evlâdlarının telefinden korkarak oruclarını yedikleri zaman buruya idhal etmiş, fidyeye tâbi’ tutmuştur. Hanefiyyece ise bunlar acuzelere kıyas edilemez, marîz hükmüne tâbidirler. Gerek kendileri ve gerek evladları korkusile iftar ederlerse marîz gibi yalnız kaza lâzım gelir, ne keffaret, ne fidye vacib olmaz. Çünkü fidye misli gayri ma’kuldür. Şeyhı fâni bu nassile hılâfı kıyas olarak sabit olduğundan makısün aleyh olmaz ve aynı zamanda çocuk hısabına fidyenin ma’nası yoktur. Zira ıhtiyarlar esasen «يَآ اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنوُا» gibi umumat içinde hıtabı savme dahildir. Fakat çocuk değildir. Hulâsa: burada itaka istitaat ve vüsü’ manasına değil oruca zor dayanmak, ya’ni hem eda ve hem kaza haline nazaran ma’zereti daime sebebile dayanamamak ma’nasınadır. Bunu fidyeye gücü yetmek ma’nasına te’vile de imkân yoktur. Gerçi oruca zor dayanana fidyenin vücubu için fidyeye gücü yetmek şart ise de bu şart «يُطٖيقُونَهُ» nin ma’nası değil «فِدْيَةٌ طَعَامُ مِسْكٖينٍ» teklifi malîsinin mucebi olarak sabittir. Ma’na «وَعَلَى الَّذِينَ يُطِيقُونَ الصِّيَامَ اَدَاءً وَقَضَاءً فِدْيَةٌ طَعَامُ مِسْكِينٍ اِنِ اسْتِطِاعُوهَا» mealindedir. Sırf ademi i’tiyadlarından naşi oruca dayanamayacaklarını zannedenler, farzı sıyamdan fidye ile kurt ulamazlar. Bunlar bir azm ile kendilerini oruca alıştırıverdikleri halde göreceklerdir ki çocuklar için bile mümkin olan oruca pek a’lâ tahammülleri vardır ve istikbalden me’yus olmağa hakları yoktur. Bu gün tutamadıklarını diğer gün kazaya muktedirdirler. Bidayeti islâmda bunu min tarafillâh isbat için sebk eden muvakkat bir tecribe devresini tekrar tekrar tecribeye kalkışmağa hak yoktur, «شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذٖىٓ مَنْ جَرَّبَ الْمُجَرَّبَ حَلَّتْ بِهِ النَّدَامَةُ» âyetinin nüzulünden sonra böyle bir fikre zahib olan müslüman yoktur ve olamaz, ancak erbabı ma’zeret müstesnadır. Cenabı Allah bunları bir kısmı maraz ve sefer gibi ma’zereti muvakkate, bir kısmı da takatgüdaz ma’zereti daime eshabı olmak üzere iki sınıfa ayırmış, birine kaza, birine de fidye ruhsatını göstermiştir. Binaenaleyh ma’zereti sıyam, marazı mühim, seferi baid, zafı daimdir, ve bu ma’zeretler içinde de savmin zarar vermesi maznun, marazdan maadası hilâfı kıyas bir müsaadedir. Ehemmiyeti olmıyan ve orucla mazarrat değil, bil’akis menfaat görecek olan marazlar «مَرِيضًا» kelimesinin tenvininden haricdirler. Oruç cidden muzırrolan marazlar ise esaslı bir mıkyası ma’zerettir buna binaen hamil, irza gibi maraz hükmünde bulunan özürler maraza mülhaktır. Fakat sefer ve fidye üzerine kıyas cereyan edemez, bunlar emsalsiz mâzeretlerdir. İşte zor gibi görünen oruç insanların böyle zahir-ü batın ciddi mazereti meşruaları gözedilerek farz kılınan ve insanlara hayatın ve insanlığın lezzetini tatdırarak onlara bir çok menafi te’min edecek ve ebedî tehlükelerden fenalıklardan koruyacak olan kadim bir ferizai ilâhiye, bir rükni dinîdir.
İmdi فَمَنْ تَطَوَّعَ خَيْرًا her kim kendi gönlile tetavvuan her hangi bir hayır yaparsa ve ezcümle fidye vermek lâzım geldiği halde fidyeyi miskin taamından daha fazla verirse, yahud hem fidye verir hem oruç tutarsa خَيْرٌ لَهُ bu kendisi için daha hayırlıdır. وَاَنْ تَصُومُوا خَيْرٌ لَكُمْ ve zor da olsa oruç tutmanız sizin için fidye vermekten veya kazaya bırakmaktan hayırlıdır. اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ eğer orucun fazıletini bilirseniz böyle yaparsınız, tutmamak caiz olan zamanları da dahi tutarsanız.»
Şimdi, bu sayılı günler «اَيَّامًا مَعْدُودَاتٍ» hangi günlerdir?. ١٨٥ شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذٖىٓ اُنْزِلَ فٖيهِ الْقُرْاٰنُ هُدًى لِلنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِنَ الْهُدٰى وَالْفُرْقَانِ فَمَنْ شَهِدَ مِنْكُمُ الشَّهْرَ فَلْيَصُمْهُ وَمَنْ كَانَ مَرٖيضًا اَوْ عَلٰى سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِنْ اَيَّامٍ اُخَرَ يُرٖيدُ اللّٰهُ بِكُمُ الْيُسْرَ وَلَا يُرٖيدُ بِكُمُ الْعُسْرَ وَلِتُكْمِلُوا الْعِدَّةَ وَلِتُكَبِّرُوا اللّٰهَ عَلٰى مَا هَدٰيكُمْ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
Meali Şerifi