AyetSûreler

Bakara Sûresi 142. Âyet

Medine · Cüz 2 · Sayfa 22

۞سَيَقُولُ ٱلسُّفَهَآءُ مِنَ ٱلنَّاسِ مَا وَلَّىٰهُمۡ عَن قِبۡلَتِهِمُ ٱلَّتِي كَانُواْ عَلَيۡهَاۚ قُل لِّلَّهِ ٱلۡمَشۡرِقُ وَٱلۡمَغۡرِبُۚ يَهۡدِي مَن يَشَآءُ إِلَىٰ صِرَٰطࣲ مُّسۡتَقِيمࣲ ۝١٤٢

İnsanlar içinde bir kısım beyinsizler takımı, "Bunları bulundukları kıbleden çeviren nedir?" diyecekler. De ki: "Doğu da, batı da Allah’ındır. O, kimi dilerse onu hidayete erdirir

Elmalılı Hamdi Yazır meali

Elmalılı Tefsiri

سَيَقُولُ السُّفَهَآءُ مِنَ النَّاسِ Nâsın süfeha takımı, hafif akıllı idraksiz, çapkın güruhu diyecekler ki مَاوَلّٰيهُمْ عَنْ قِبْلَتِهِمُ الَّتٖى كَانُوا عَلَيْهَا «Bunları yani Muhammed ve ümmetini bulundukları Kıblelerinden -Beyti makdistenç eviren ne?» bu söz neshı inkâr ve tahvili Kıbleye i’tiraz etmek istiyen Yehud veya münafıkîn tarafından sarfedilmiş ve âyet onlar hakkında nazil olmuştur. Balâda «اَلَآ اِنَّهُمْ هُمُ السُّفَهَآءُ» hükmi celiline nazaran münafıkîn hakkında olması daha münasibdir. Yâni bunlar böyle söylemiş ve söyliyeceklerdir. قُلْ Ya Muhammed!. Sen o süfehaya şöyle söyle: لِلّٰهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ Meşrık ve Mağrıb, gün doğusundan gün batısına kadar bütün şu arz Allahındır, onun için hiç bir mekâna ıhtisası yoktur. يَهْدٖى مَنْ يَشَآءُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقٖيمٍ bunların maliki olan o Allah dilediği kimseyi yeni bir sıratı müstakime hidayet eder, muvaffak kılar».- Burada doğrudan doğru Fatihadaki «اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقٖيمَ» duasına sarih bir alâka, dekik bir cevab vardır. Evvelâ: Sıratı müstakimin nekire olarak iradı, bunun azametine ve yeniliğine bir işarettir ki istenildiğinden â’lâ ve öteden beri gidile gelmiş olan mün’amün aleyhim sıratından daha başka ve daha güzel ve gayei nimet-ü saadete daha selâmet-ü sühuletle götüren, yani gadab-ü dalâlden salim bulunan bir tarikı müstakim demek olur. Saniyen’ bu sıratı müstakime hidayet, sırf meşiyyeti ilâhiyeye rabtedilmiştir. Hilkatte meşiyyeti ilâhiyeye merbut olmıyan hiç bir şey bulunmadığı halde bunun tasrihi, böyle bir sıratı ihsan ve ibtida ona hidayet kulların kesb-ü meşiyyetiyle mukayyed olmayıb mahzı fazlı ilâhî olduğuna tenbihtir. Ve bu suretle burada kesib kanununun bir kaydine ve bu işin mebdei kesbe mütekaddim bulunduğuna bir işaret vardır. Kesib mesailinde meşiyyeti ilâhiye, meşiyyeti ibadi ta’kib eder. Bu gibi vehbî esasatta ise abdin kesbi meşiyyeti ilâhiyeyi ta’kib etmek icab eder. Hasılı Cenabı Allah her şeye maliktir ve dilediği kulunu mahzı meşiyyetile Peygamber yapar ve ona büsbütün yeni bir din-ü şeriat ihsan edebilir ve bundan onu menedecek hiç bir kuvvet yoktur ve Peygamberlik bir kesib işi değildir ve bu iş «لَهَا مَا كَسَبَتْ وَعَلَيْهَا مَااكْتَسَبَتْ» kaidesinin dairei şümulünden hariçtir. O kaide bu ihsandan sonra cereyan eder. Ve bunu yapabilecek olan Allah tealânın tahvili Kıbleyi emretmesinde i’tiraz edilecek hiç bir sebeb yoktur. Ve cenabı hak Resuli Muhammede bu hidayeti bahşetmiştir.