AyetSûreler

A'râf Sûresi 130. Âyet

Mekke · Cüz 9 · Sayfa 165

وَلَقَدۡ أَخَذۡنَآ ءَالَ فِرۡعَوۡنَ بِٱلسِّنِينَ وَنَقۡصࣲ مِّنَ ٱلثَّمَرَٰتِ لَعَلَّهُمۡ يَذَّكَّرُونَ ۝١٣٠

Gerçekten biz, Firavun sülâlesini, senelerce kıtlık ve gelir noksanlığı içinde tutup kıvrandırdık ki, düşünüp ibret alsınlar

Elmalılı Hamdi Yazır meali

Elmalılı Tefsiri

وَلَقَدْ اَخَذْنَآ اٰلَ فِرْعَوْنَ بِالسِّنٖينَ وَنَقْصٍ مِنَ الثَّمَرَاتِ Ve filhakika ali Fir’avnı senelerle ve hasılâtı tenkıs ile tazyıka başladık. -Sene, yıl ma’nâsına olduğu gibi bilhassa şiddetli kuraklık ve kıtlık yılı ma’nâsına da gelir ki burada böyle müfesserdir. Ve bu ma’nâca «sinîn» de iki lügat vardır: En meşhuru, cem’ı müzekkeri salim gibi «vav» ve «ya» ile i’rab olunub haleti raf’ınde «سِنُونَ» ve haleti nasb veya cerrinde «سِنِينَ» okunm ak ve izafet halinde «nun» iskat edilmektir ki âyet bu lügat üzeredir. Diğeri, ennecm ve eddeberan gibi esmai galibeden olarak munsarif veya gayrı munsarif müfred i’rabiyle i’rablanarak «ya» muhafaza edilir. Ve «nun» izafette de sabit kalır. Netekim şair: دعانى من نجد فان سنينه لعبن بنا شيبا وشيبننا مردا demişdir. Bir hadîsce de iki lügat üzere «اَللّٰهُمَّ اجْعَلْهَا عَلَيْهِمْ سِنِينَ كَسِينِى يُوسُفَ» ve «سَنِينًا كَسِنِينِ يُوسُفَ» varid olmuştur ki Kureyş müşrikleri aleyhinde duadır. Burada «وَمَآ اَرْسَلْنَا فٖى قَرْيَةٍ مِنْ نَبِىٍّ اِلَّآ اَخَذْنَآ اَهْلَهَا بِالْبَاْسَآءِ وَالضَّرَّآءِ لَعَلَّهُمْ يَضَّرَّعُونَ» mazmunlarının bir tafsıli vardır. Bu suretle kavmi Fir’avn hakkında da bu sünneti ilâhiyye tatbık edilmiş ve birden bire ihlâk edilmemişlerdir ki لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ tezekkür edebilsinler, mütenebbih olsunlar diyey a’ni bu, bir muhtıra idi ki akıllarını başlarına alsınlar, ahvali mukayese etsinler, hadlerini anlasınlar, Allahı düşünsünler de emri hakka karşı temerrüd ve tuğyandan vaz geçsinler, küfr-ü zulümden tevbeye imkân bulsunlar diye yapılmıştı. Zira bu gibi tasarrufatı kevniyyenin fevkalbeşer olduğunda şüphe yoktur. Ve bunları umurı tabi’ıyyeden addetmek de mümkin değildir. Çünkü tabiat olsa idi ya daima ve muttariden bulluk veya daima ve muttariden kıtlık olmak lâzım gelirdi. Bu hadiseler ise tabiatın tehavvülâtına aid vekayi’dir. Ve binaenaleyh bunların tabiatler üzerinde hâkim olan kudreti rabbaniyyenin eseri iradesi olduğu vazıhtır. Bu haysiyyetledir ki ni’met-ü refah içinde yaşıyan ve kendi fevkında hiç bir kuvvet-ü kudret tanımak istemeyib hakka karşı mücadele etmek istiyen mütekebbir, mağrur bir kavmin hayatı ıktisadiyyesine vurulan bu gibi Semavî darbeler henüz cürümlerinin cezası olmamakla beraber kendilerine hadlerini ve vaz’ıyyetlerini bildiren ve bu vaz’ıyyet içinde namzed oldukları akıbeti ıhtar eden birer muhtırai ilâhiyye ve bunları yapan Allah tealânın kendilerini her zaman mahvetmeğe kadir hâkimi mutlak bulunduğunu ve binaenaleyh emri ilâhîye karşı temerrüd ve inaddan hazer etmek lâzım geldiğini i’lân eden âyâti fi’liyedir. Bir musıybetin bin nasıyhatten daha müessir bir belâğati terbiyeviyyeyi haiz olduğu da derkârdır. Şimdi bu âyetten şu netaic istihsal olunur:

1- Hayatı beşerde şeraitı ıktisadiyyenin pek büyük ehemmiyyeti vardır. Bir kavm için şeraitı ıktisadiyyenin tezelzülü veya fıkdanı bir helâk muhtırası veya mukaddimesidir. İstıhsalâti umumiyye yolunda olduğu zaman ferdî muzayakaların tehvinine çare bulunabiirse de umumî şeraitı ıktisadiyyenin bozulması felâketi umumiyyedir. Şeraitı ıktisadiyye ise iki esasta toplanır: ahlâkıyyeti insaniyye ile atayayı rahmaniyye veya rahîmiyye olan sermayei hılkat. Ahlâkıyyeti insaniyyenin fesadı feyzı hılkatin inkıtaına sebeb olabilir. Feyzı hılkatin inkıtaı ise helâki küllîdir. Binaenaleyh ahlâkıyyetin künhü ancak hâlık tealâya ubudiyyette ya’ni hevayi beşere değil hak tealânın vaz’ı olan nizamı hayre ittiba’ ve inkıyad ve şerr-ü fesaddan ictinab ve ittikada aranmak lâzım gelir.

2- Allah tealânın vus’ati rahmetini anlamalı ki kavmi Firavn gibi helâke istihkak kesbetmiş olan bir kavmi bile evvel emirde kavlî ve fi’lî bir takım ıhtarat ile intibaha da’vet etmeksizin birdenbire ihlâk edivermiyor. Binaenaleyh insanlar rahmeti ilâhiyyeden mahrum kalmamak için âyatı hakkı tanımalı, Fir’avnları ve onların sihr-ü mekirlerini bırakmalı, ricali hakkın nasıhatlarını dinlemeli, hiç olmazsa musıbetlerden ıbret almalı da akıbet desti ceberutı Hak uzandığı zaman hak münkiri, hak düşmanı halinde yakalanmaktan korunmalıdır. İymanı olanlar «لَا يُلْدَغُ الْمُؤْمِنُ مِنْ جُحْرٍ مَرَّتَيْنِ» hadîsi şerifinde beyan buyurulduğu üzere bir delikten iki kerre sokulmaz. Geçmiş felâketlerden ıbret alır da tekerrürüne sebeb olmazlar. Fakat matbuulkulub olanların bütün ıbret ve intibah kabiliyyetleri söner de şairin:

Geçmişden adam, ıbret alırmış ne masal şey!...

Beş bin senelik kıssa yarım hıssamı verdi;

Tarihi tekerrür diye ta’rif ediyorlar. Hiç ıbret alınsaydi tekerrürmü ederdi? dediği gibi tarihî felâketler şekilden şekle tekerrür eder. Netekim küfr-ü zulmü tabiat edinmiş olan kavmi Fir’avn bu ilâhî muhtıralardan sonra mütenebbih olmadılar da