AyetSûreler

A'râf Sûresi 114. Âyet

Mekke · Cüz 9 · Sayfa 164

قَالَ نَعَمۡ وَإِنَّكُمۡ لَمِنَ ٱلۡمُقَرَّبِينَ ۝١١٤

Evet" dedi (Firavun), "Üstelik o zaman benim yakınlarımdan olacaksınız

Elmalılı Hamdi Yazır meali

Elmalılı Tefsiri

Bu açıklama 103–129. âyetleri birlikte ele alır.

Bu Hazreti Musâ kıssası diğerlerinden daha fazla bir nazarı dikkatle mutalea edilmek için sureti mahsusada ifraz ve daha ziyade tafsil olunarak beyan buyurulmuştur. Çünkü mu’cizatı Musâ o bir Peygamberlerin mu’cizelerinden daha kuvvetli ve binaenaleyh kavmi Musânın cehl-ü zulmü obirlerinden daha fahıştır.

103. اِلٰى فِرْعَوْنَ وَمَلَائِهٖ – «ملا» kelimesi yukarıdan beri görüldüğü üzere Kur’anın pek çok varid olan ve ulûmı siyasiye ve ictimaıye ıslâhatı noktai nazarından şayanı dikkat bulunan bir kelimedir. Ekseriya müfessirîn bunu vücuh ve eşraf ma’nasiyle tefsir ederler. Fakat maksad vücud ve eşrafın ferdiyyetleri haysiyyeti olmayıb bir cem’iyyetleri haysiyyeti olduğu ve zaten vecahet ve şerefin ictimaî bir ma’nâ ifade ettiği nazardan kaçırılm amak lâzım gelir. Kamusun beyanına göre cebel vezninde mele’ şu ma’nâlara gelir:

1- Teşavür: Ya’ni birbiriyle müşavere,

2- Eşraf ve ılye: Ya’ni bir kavmin eşraf ve kibarı vücuh-ü a’yanı, ileri gelen yüksek takımı ki halkın gözünü doldururlar. 3- Cemaat.

4- Tama’ ve zann.

5- Kavmi zuşare ya’ni hüsni hey’et ve vecahet sahıbi kavim. Hey’et.

6- Tecemmu’.

7- Hulk ya’ni huy اه. Ragıb de Müfredatında şöyle demiştir: Mele’ Bir re’iy üzerine ictima’ edib revnak ve manzarası gözleri, kıymet ve behası gönülleri dolduran cemaat demektir ki bir çok âyatta varid olmuştur. Bir de mele’ -daha umumî olmak üzereh üsn-ü cemal ile memlû halka demir ilh... Bundan anlaşılır ki biri ehass biri ea’mm olan bu iki ma’nâ melein başlıca ma’nâsı olub diğerleri bunlara müteferri’dir. Esasında dolgunluk mefhumunu mutezammın olan bu kelime, ictima’, müşavere, hüsni hey’et, şeref-ü vecahet reiy ve emel mefhumlariyle de küllî cüz’î alâkası i’tibariyle mütenevvi’ ma’nâlara ıtlak edilmiştir ki hepsini muhtevi olan en mühimmi Ragıbın beyan ettiği birinci ma’nâdır. Görülüyor ki bu ma’nâ zamanımızda frenklerin «sosyete» ta’bir ettikleri cem’iyyet ma’nâsıdır ki bunda bir maksad üzere ictima’ ve bir de hüsni intizam ve kıymet en esaslı mefhumu teşkil eder, meselâ bir kabina, bir parlemento, bir ordu ve her hangi bir cemaatin hey’eti ictimaiyyesi erkânını teşkil eden eshabı reiy ve şuurunun manzarai ittifakı hep bir mele’ teşkil ederler. Ve vücuh-ü eşrafa mele’ ıtlak edilmesi de bu haysiyyetledir. Yoksa vücuh ve eşrafın yekdiğeriyle tenazu’lerini ifade eden müteferrık ve münferid haysıyyetleri «mele’» ta’birinin masadakından haricdir. Ve binaenaleyh âyetin ma’nâsı; «sonra da Musâyı âyât ve alâmetlerimizi hamil olarak Fir’avne ve onun etrafında toplanıb halkın gözünü dolduran müdebdeb cem’iyyetine Resul gönderdik» demek olur. Gerçi diğer bir âyette «اِلٰى فِرْعَوْنَ وَقَوْمِهٖ» buyurulduğuna göre Hazreti Musâ Fir’avne ve bütün kavmine meb’us idi. Fakat burada bilhassa şu nükte gösterilmiştir ki kavmi Fir’avnin mütebakisi onun etrafında toplanmış olan cemi’yyeti mahsusaya tâbi’ olduklarından başkaca bir hukmü haiz değil idiler. Firavn ve cemi’yyeti onların hepsini temsil ediyordu. Hazreti Musâ «باياتنا» kaydinin işaret ettiği bir çok mu’cizat ile evvel emirde bunlara gönderildi فَظَلَمُوا بِهَا onlar da o âyetlere zulmettiler, ya’ni Musânın sıdkı risaletine alâmet ve bürhan olan o açık mu’cizelerin hakkını vermediler, delâlâti kat’iyyesini tekzib ve inkâr ederek küfürettiler hakkı kabul etmeyib fesadlar yaptılar فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِدٖينَ imdi bak o müfsidlerin akıbeti nasıl oldu?- Bervehçi âtî kıssalarıni dikkatle oku hallerine bak da ıbret al:

104. وَقَالَ مُوسٰى Biz gönderdik, Musâ da varıb dedi ki يَا فِرْعَوْنُ ey Fir’avn اِنّٖى رَسُولٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَمٖينَ ben hakıkaten rabbül’âlemîn tarafından bir Resulüm 105. حَقِيقٌ عَلٰٓى اَنْ لَآ اَقُولَ عَلَى اللّٰهِ اِلَّا الْحَقَّ Allaha karşı haktan başka bir şey söylememeğe müstehıkkım: Ya’ni hakkım şanım ancak hak söylemektir.- Nafi’ kıraetinde «عَلَىَّ» okunduğuna göre: Allaha karşı haktan başkasını söylememekliğim üzerime bir vecibedir. Bir Peygamberin birinci hasleti ve vazifesi doğru söylemektir. قَدْ جِئْتُكُمْ بِبَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ ben size rabbınızdan bir beyyine ile geldim -ya’ni sözüm kuru bir da’vadan ıbaret değildir. Şekk-ü şüpheye mahal bırakmaz açık ve kat’î bürhanım var, inanmazsanız isbatına müheyyayım فَاَرْسِلْ مَعِىَ بَنٖىٓ اِسْرَآئٖيلَ binaenaleyh Benî İsraîli benimle gönder.- İşte Musânın Fir’avne ilk tebliği bu oldu. Buna karşı 106. قَالَ اِنْ كُنْتَ جِئْتَ بِاٰيَةٍ فَاْتِ بِهَآ Fir’avn eğer, dedi: sen bir âyetle, bir mu’cize ile geldinse haydi getir اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقٖينَ eğer o sadıklardan, ya’ni sıdkile ma’ruf olan o Peygamberler zümresinden isen böyle yapman lâzım gelir. -Tebliğatı vakıa üzerine Fir’avnin bu sözü alel’usul bir taleb demektir. Henüz bunda bir haksızlık yoktur. Ancak eğer, eğer diye şartları tekrar etmesinde bir nezaketsizlik ve bir telâş eseri vardır. Bunun üzerine 107. فَاَلْقٰى عَصَاهُ فَاِذَا هِىَ ثُعْبَانٌ مُبٖينٌ Musâ hemen asâsını bırakıverdi, bırakınca ne görsünler o asâ koca bir yılan. Ap aşikâre bir ejderha, bir ejderha ki işi hallediyor.- Bu babda bir çok rivayetler vardır. Said ibni Cübeyrin ibni Abbastan naklettiği vechile hulâsası şudur: Hazreti Musâ asâsını koyuverince kocaman bir yılan olmuş, Fir’avne doğru koşmuş, Fir’avın bunun kendine kasdetmekte olduğunu görünce tahtından fırlamış, aman bunu zabtet diye Hazreti Musâya yalvarmış, o da tutmuştur. İlh... Burada şundan gaflet etmemek lâzımdır ki bu gibi tahavvülâta kalbi hakaik denmez. Zira asâ sureti ılmiyyesi, asâ mahiyyeti; sü’ban sureti ılmiyyesi. Sü’ban mahiyyeti olmuş değildir. Bu iki hakıkat daima ılimdeki temayüzlerini muhafaza ederler ve hiç biri diğerine karıştırılmaz. Lâkin asâ maddesinin asâ suretinden çıkıb sü’ban suretini iktisa etmesi veya haricd e kezalik zihinde asâ mevcudiyyetinin izale edilib yerine sü’ban mevcudiyyetinin ikame olunması daima mümkindir. Netekim biz bir mumu bin şekle sokarız da her şeklin kendi hakıkati yine diğerinden mütemayiz kalır. «Kalbi hakaik caiz olmaz» kazıyyesini imkân ve vücub gibi hakaikı ezeliyyeye kasretmek meşhur ise de doğru değildir. Bu kazıyye, tenakuz kanununun diğer bir ifadesidir ki hiç bir şeyi nefsinden selbetmek mümkin olmaz. Meselâ asâya asâ, sü’bana sü’ban denir demektir.

108. وَنَزَعَ يَدَهُ فَاِذَا هِىَ بَيْضَآءُ لِلنَّاظِرٖينَ Bir de elini çıkardı, ne baksınlar bembeyaz, bütün bakanların hayret ve taaccübünü mucib bir surette fevkal’âde beyaz, parıl, parıl -ya’ni cibilletinde beyaz değil öyle görünür. Rivayet olunuyor ki Hazreti Musâ ziyadece esmer renkli imiş, elini levni fıtrîsinde gösterir, sonra koynuna sokar çıkarır, bembeyaz lekesiz bir surette parlarmış, tekrar bir dâha sokar çıkarır bu def’a da eski rengine avdet edermiş. Biri gadab ve celâli ilâhînin, biri de lûtuf ve rahmeti rabbaniyyenin birer nümunei tecellisi olan ve doğrudan doğru rabbül’âlemînin halkı evvel kudretinden başka bir te’sir ile imkânı tasavvur edilememek lâzım gelen bu iki alâmet, Hazreti Musânın Allah tarafından gönderildiğini isbata kâfi ve vâfi birer mu’cizei bâhire iken nasıl haksızlıkla karşılandı bilir misiniz?

109. قَالَ الْمَلَُا مِنْ قَوْمِ فِرْعَوْنَ Kâvmi Firavn içinde o mele’ -Firavnin şûrâsı olan o cem’iyyeti mahsusa اِنَّ هٰذَا لَسَاحِرٌ عَلٖيمٌ bu her halde çok bilgiç, mahir bir sahir, 110. يُرٖيدُ اَنْ يُخْرِجَكُمْ مِنْ اَرْضِكُمْ sizi yerinizden çıkarmak istiyor. Binaenaleyh فَمَاذَا تَاْمُرُونَ ne emredersiniz dediler.- Sûrei «Şu’ara» da bu sözü Firavnın söylediği musarrahtır. Demek ki şurâsı onun rey-ü teklifini tasd ık ve te’yid ederek icabını müzakereye vaz’ettiklerinden dolayı bu söz yalnız reisin değil, cemi’yyetin sözü olmuştur. Burada «ne rey-ü fikirde bulunuyorsunuz? Makamında «ne emr edersiniz» denilmesi pek şayanı dikkattır. Zahirî i’tibariyle bu ta’bir Firavn hükûmetinin hal ve akdi umuru bu cem’ıyyeti şurânın elinde bulunduğunu iş’ar eder. «يُرٖيدُ اَنْ يُخْرِجَكُمْ مِنْ اَرْضِكُمْ» fıkrasından da bu cem’ıyyetin Mısrîlerden mürekkeb bir hey’et olduğu fehm olunur. Tefsiri Ebissüuddan anlaşıldığına göre ba’zı müfessirîn mes’elenin re’yiamme vazolunduğunu ve bu hıtabın umum Mısır halkına yapıldığını bile dermiyan etmişler. Ya’ni bu «مَاذَا تَاْمُرُونَ» hıtabının cem’ıyyeti şurâ tarafından Mısır halkına söylendiğini beyan eylemişlerdir. Buna verilen «اَرْجِهْ وَاَخَاهُ» cevabı bizzat Firavne hıtab olarak gösterilmiş, bu ise muhatabların doğrudan doğru Firavn ile mükâleme edebilir bir mevki’de bulunan kimseler olduğunu anlatmakta bulunmuş olduğundan âyetin zahirine nazaran mes’elenin reyiamme vaz’ı sabit değil ise de her halde Mısırlılardan mürekkeb bir cem’ıyyetin istişaresine vazzolunduğu ve bunlara ne emredersiniz denildiği muhakkaktır. Böyle demek ise o cemi’yyetin Firavin hükûmetinde ülül’emr olduğunu i’tiraf etmek demektir. Bu ise «اَنَا رَبُّكُمُ الْاَعْلٰى» demekte olan Firavnın da’vasında büyük bir tenakuzdur. Demek olur ki Firavn ehemmiyyetli bir vak’anın tahti tazyikında kalınca rübubiyyet da’vasını muvakkaten bırakıb kulları addettiği cemi’yyetine, me’murlarına veya halkına karşı emir sizindir, siz benim amirim Efendimsiniz dercesine sahta ve müraiyâne bir vaz’ı tebasbus takınarak tehlüke kendisinin değil, onların imiş ve binaenaleyh emir sahibi de onlar olacaklarmış gibi gösterilmiştir ki bunda Firavn sihirbazlığının mühim bir misali vardır. Hazreti Musâdan «فَاْتِ بِهَآ اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقٖينَ» diye âyet taleb ettiğine nazaran anlaşılıyor ki Firavn mukaddema sadık Peygamberler gelmiş ve hepsinin mu’cizeleri bulunmuş olduğuna vakıftır. Ve şu halde demek ki gözü önünde cereyan eden asâ ve yedi beyza vakıalarının da hakıkaten bir mu’cizeden başka bir şey olamıyacağını anlamamış değildir. Fakat hakıkatın kabulünü fikir ve menfeati siyasiyyesine muhalif görmüş ve bir de zamanında sihir ve hokkabazlık gibi tezvir ve tahyil san’atlerinin şöhreti şayiası hasebiyle ma’ıyyetinde kabili iğfal bir sürü halk bulmuş olduğundan dolayı halkın menfeati siyasiyye ve vataniyyeleri damarına basarak Hazreti Musâya bütün Mısırlıları vatanlarından ihrac etmek maksadı hafîsi gibi bir fikri muzmer isnad ederek ortadaki hakıkati sihir ve kendi sihr-ü tezvirini hakıkat gibi satmak istemiş ve mes’eleyi şurânın müzakeresine o suretle vazettirmiştir.

Buna karşı 111. قَالُوٓا o mele’, o cem’ıyeti şurâ -ve ba’zı kavle göre halk- اَرْجِهْ وَاَخَاهُ onu ve kardeşini te’hır et -ya’ni derhal bir şey yapma da bir müddet salla.- وَاَرْسِلْ فِى الْمَدَآئِنِ حَاشِرٖينَ ve şehirlere hâşirler: toplayıcılar gönder 112. يَاْتُوكَ بِكُلِّ سَاحِرٍ عَلٖيمٍ ılmi sihirde mahir ne kadar sahir varsa hepsini sana getirsinler dediler. -Derhal bir tecavüzü münasib görmeyib bu suretle bir tecribe ve imtihan teklif ettiler. Bundan anlaşılır ki ne olursa olsun müşaverenin ızharı hakka doğru bir sevkı mahsusu vardır. Burada bir «وَاَخَاهُ» kaydiyle Hazreti Musânın biraderi Harunun da maıyyetinde beraber bulunduğu gösterilivermiştir.

MEDAİN: Medeniyyet, kelimesinin aslı olan medinenin cem’idir ki büyük şehir demektir ve bu kelimenin iştikakında başlıca iki kavil vardır: birincisi medine, mimi, aslî olmak üzere feîle vezninde olub «مدن يمدن مدونًا» maddesinden me’huzdur. Ve müdun bir mekânda mukım olm ak ma’nasınadır. Fakat «دَعْ ذَرْ» kelimeleri gibi tasrifi metrüktür. Bu surette medine ıhtiyacatı beşeriyyeye aid her türlü levazımı ikameti muhteviy olan mahal veya böyle bir mahalde ikamet eden hey’et mefhumile büyük şehirlere ism olmuştur. İkincisi mimi zaid ve «ya» sı asıl olmak üzere «دَانَ يَدِينُ دِينًا» maddesinden me’huz olub me’ıyşet gibi mef’ıle veya medyune muhaffefi olmakla fil’asıl mef’ule veznindedir. «دِينٌ» maddesi ise mülk ve tâat ve ceza ve siyaset ma’nâsına olduğundan bu surette Medine, mülk ve tâat mahalli memleket veya inzıbat ve siyaset altında mamlûke mefhumile büyük şehirlere isim olmuş olur. Birinci takdirde cem’ı «همزه» ile «مَدَائِنٌ» ikinci takdirde ise «مَعَايِش» gibi yâ ile «مَدَايِن» olmak lâzım gelir. Halbuki kıraetlerin hepsinde «همزه» ile varid olmuştur. Demekki müreccah olan evvelki kavildir. Ba’zı müfessirîn tarafından denilmiştir ki burada «مَدَائِن» den murad Mısrın Saıd şehirleri idi. Sâhirlerin rüesâ ve meheresi Saıd içlerinde idi ve ba’zı rivayata göre yetmiş kadar sâhır toplanmıştı. 113. وَجَآءَ السَّحَرَةُ فِرْعَوْنَ الخ Toplanan sahirler Firavne geldiler ilh...

116. فَلَمّآَ اَلْقَوْا vaktâ ki ortaya atacaklarını attılar سَحَرُوٓا اَعْيُنَ النَّاسِ nasın gözlerini büyülediler -aslı olmadık türlü hayaller gösterdiler وَاسْتَرْهَبُوهُمْ ve halka son derece dehşet verdiler وَجَآؤُ بِسِحْرٍ عَظٖيمٍ ve pek büyük bir sihir ile meydana çıktılar.- Rivayet olunduğuna göre iri iri halatları, uzun uzun sırıkları ve sopaları ortaya atıb bütün vadiyi sanki birbirine binmiş, sarmaş dolaş olmuş müteharrik yılanlarla dolmuş gibi müdhiş bir manzara içinde gösterdiler. Denilmiş ki bunun sirri civa idi. Ağaçtan ve deriden i’mal edilmiş bir takım iplerin ve sopaların içlerine sureti mahsusada civa doldurulmuş Zeminin ve Güneşin hareretiyle civa ısındıkça bunlar oynayıb kıvrılarak hareket ediyorlar ve ortalıkta dehşetli bir çok yılan manzarası arzeyliyorlardı [sûrei Bakarede «وَاتَّبَعُوا مَاتَتْلُوا الشَّيَاطٖينُ» âyetinde sihir hakkında tafsılâta bak.]

117. وَاَوْحَيْنَآ اِلٰى مُوسٰٓى اَنْ اَلْقِ عَصَاكَ Biz de Musâya «asânı koyuver» diye vahyettik -burada vahyin ilham ma’nâsına olduğu hakkında Vâhidînin İbni Abbastan bir rivayeti vardır. Fakat hakıkati vahy olması daha zâhirdir. فَاِذَا هِىَ تَلْقَفُ مَا يَاْفِكُونَ kor komaz bir de ne görsünler asâ onların bütün uydurmalarını derleyib toplayıb yutuyor. Binaenaleyh 118. فَوَقَعَ الْحَقُّ وَبَطَلَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ hak vakı’ oldum eydana çıkıb sübut buldu -ve onların bütün yaptıkları batıl oldu gitti, gitti de 119. فَغُلِبُوا هُنَالِكَ وَانْقَلَبُوا صَاغِرٖينَ Fir’avn ve cem’iyyeti orada mağlûb oldular ve küçük düştülerk endilerini tezlil eden bir inkılâba uğradılar, çünkü 120. وَاُلْقِىَ السَّحَرَةُ سَاجِدٖينَ sahirler, o ümid bağladıkları sahirler yıkılıb secdelere kapandılar ve hakkın tesiriyle kendilerini tutamayıb yüzün koyu kapanarak: 121. 122. قَالُوٓا اٰمَنَّا بِرَبِّ الْعَالَمٖينَ رَبِّ مُوسٰى وَهٰرُونَ rabbül’âlemîne, Musâ ve Harunun rabbına -ya’ni Musâ ve Harunun da’vet ettikleri rabbei yman ettik dediler. -Zira bu vakıanın haddi sihirden haric bir emri ilâhî olduğunu yakınen anladılar ve Hazreti Musânın min ındillâh bir Resuli sadık olduğuna iyman ettiler, rivayet olunduğuna göre sahirler iyman edince Benî İsraîlin de pek çoğu iyman ettiler.

Ulemâ demişlerdir ki bu âyet ılmin fazıleti hakkında en büyük delâildendir. Çünkü diğerleri cehaletlerinden dolayı «bu bir sihirdir» denilivermekle şübheye düşürülebildikleri halde bu sâhirler sihrin hadd-ü mahiyyetini bilmeleri ve son derecesine vakıf bulunmaları sayesinde asâyı Musâ vakıasının hududı sihirden haric olduğunu ve bunun temvihat ve tahyilâtı beşeriyye cinsinden olamıyacağını ve binaenaleyh mu’cizatı ilâhiyye cümlesinden olması lâzım geleceğini derhal farkedebildiler. Eğer bu hususta meharetleri olmasa idi ve sihrin mahiyyetine kemaliyle vukufları bulunmasa idi bu istidlâle kat’î surette kudretyab olmazlardı ve o zaman kendi kendilerine «belki bu bizden daha iyi biliyormuş, onun için bizim bilmediğimiz ve yapamıyacağımız bir sihir yapmıştır.» Diyebilirlerdi. Fakat demediler ve bu hususta hiç bir şübheye düşmediler ve kendilerini tutamıyarak küfürden iymana derhal intikal ediverdiler. Şu halde ılmi sihirde bile ıhtisas bu kadar müfid olabilince ılmi tevhıdi hakta ıhtisasın tekemmülâtı insaniyyeye ne kadar yüksek faideleri olabileceğini düşünmeli.

Bu suretle küçük düşen Fir’avn kendinin da’vet ettiği ve pek mühim menfaatler va’deylediği sahirlerin bu kadar halk huzurunda nübüvveti Musâyı tasdık ediverdiklerini görünce bunun efkârı umumiyyede Hazreti Musâ lehinde kaviy bir huccet ittihaz edileceğinden korktuğu için buna bir çare düşünmek ve bir şeytanet yapmak istedi ve derhal halkın zihnine ba’zı şüpheler sokarak fikirlerini bulandırmak için sahirleri tevbıh ve tehdid ile 123. قَالَ dedi ki اٰمَنْتُمْ بِهٖ قَبْلَ اَنْ اٰذَنَ لَكُمْ ben size izin vermeden evvel ona iyman ettiniz öyle mi?- Vicdanlara tahakküm etmek isteyen ve fakat kalblerin iyman ve kanaati kendi hududı hâkimiyyetinden haric olduğunu gören Fir’avn halâ hakka teslim olmuyor sihir da’vasını hall için salâhiyet ve ıhtısaslarını beğenerek topladığı ve binaenaleyh bir ehli hıbre gibi mürâcaat ettiği sahirlerin kanaatleri kendisine değil bu babda kendisinin onlara tâbi olması lâzım geleceğini kale almıyor ve aslı iymana sureti mutlakada i’tiraz etmezmiş, gûyâ iymana izin vermesi melhuz imiş veya hakka iyman onun iznine mütevakkıf imiş gibi göstererek iyman için kendisinden istizan edilmemesini sebebi töhmet addediyor. Ve bu suretle bütün te’sirini hukümdarlık haysiyyetinin ıhlâl ve gururı nefsinin pamal edilmesi noktasında toplayarak demiş oluyor ki «eğer siz hüsniniyyetle hareket etmiş olsa idiniz benim tarafımdan da’vet edilmiş olmanız i’tibariyle neticei kanaatinizi bir kerre bana arz etmeniz ve i’lânı için benden istizan eylemeniz lâzım gelmezmi idi? Halbuki siz benim izn-ü iradem lâhık olmadan birdenbire ona iyman ediverdiniz اِنَّ هٰذَا لَمَكْرٌ şüphesiz ki bu, muhakkak bir hiyle, bir hiyle ki مَكَرْتُمُوهُ فِى الْمَدٖينَةِ siz bunu şehirde kurdunuz. -Ya’ni müsabaka meydanına çıkmazdan mukaddem Musâ ile Mısırda birleşib kararlaştırdınız ki لِتُخْرِجُوا مِنْهَآ اَهْلَهَا asıl ahalisini Mısırdan çıkarasınız.- Görülüyor ki Allaha ve Peygamberine iyman edilince haksızlık ve tahakküm yolları kapanacağını anlayan Fir’avn bu söziyle efkârı umûmiyyeti tağlıt ve tehyic etmek için siyasî bir entrika çevriyor ve temamen aleyhine neticelenen müsabakayı kendi iddiasını isbat eden bir hadise gibi göstermek isteyen bir sihirbazlık yapıyor ve bu suretle mu’cizei Musâya olduğu gibi onu tasdık eden sahirlerin iymanı hakkında da yok yere iki şüphe uyduruyor: Evvelâ diyor «bunların böyle iyman edivermeleri hakıkaten mu’cizenin kuvvetini takdir etmekten neş’et etme samimî bir iyman değil, muhakkak bir hiyle. Bunlar atraf şehirlerden toplanıp Mısıra geldiklerinde veya daha evvel Musâ ile gizlice buluşmuşlar, aralarında uyuşmuşlar, Musâ bunlara sihri öğreten büyükleri ve reisleri imiş, sözü bir etmişler ve halkı aldatmak için böyle hareket etmeğe karar vermişler, yoksa cidden rakıb olsalardı benim tarafımdan da bir izn-ü irade sâdır olmadan böyle birdenbire secdelere kapanarak ona inanıverirler mi idi?». Saniyen «bunları buna sevk eden maksadlarına gelince diyor: Bunlar böyle sihirbazlıkla hükûmetin nüfuzunu kırarak memlekette ıhtilâl yapacaklar, Benî İsraîli kendilerine uydurub Mısırın asıl yerli ehalisi olan Kıbt kavmini Mısırdan çıkaracaklar, hukûmetlerini gasbedib yerlerini yurdlarını zabtedecekler, dertleri bu» işte Fir’avn efkârı umumiyyeyi tehlükei vatan endişesine düşürüb Musâ ve mü’minler aleyhinde galeyana getirmek için halkın zihnine bu iki şübheyi fırlatmıştır ki «كَذٰلِكَ يَطْبَعُ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِ الْكَافِرٖينَ» medlûlünce kalbleri mühürlenmiş olan ve Fir’avn tabiatinde bulunan kâfirler de onun meslekine sülûk ederek, Peygamberleri politikacı birer sahir ve mu’cizelerini birer sihir gibi telâkkı etmek ve ittirmek isterler. Elhaletü hazihi asâyı Musâ ve yedi beyza vakıalarını seharei Fir’avnın civâ oyunları gibi göz boyamaktan ıbaret bir sihir san’ati veya bir hurafe gibi tanıttırmak istiyen ve âyâtı hakka «kizbi mutalsem» diyen ne kâfirler ve karanlık bir odada ellerini koynundaki fosfor tozuna batırıb çıkarmak suretiyle parıldatarak yedi beyza mu’cizesi taslamağa kalkışan ne sahtekârlar vardır. Ba’zıları da bunları tekzib vadisinde değil, te’vil vadisinde yürüyerek ilhada sapmışlar ve demişlerdir ki Kur’anın ve kütübi salifenin verdiği bu haberler doğrudur fakat ma’nâsı herkesin zahiren anladığı gibi değildir. Bunlar kinaî ve temsilî, ta’biri âharle remzî bir takım ma’nâlar ifade ederler. Ya’ni Musânın asâsı ve yedi beyzası ayrı ayrı şeyler değil bir şeydir. Bu, şu demektir ki Hazreti Musânın Fir’avna karşı ibraz ettiği hucceti pek zâhir ve pek kahir idi, bu huccet ortaya atılınca muhaliflerin sözlerini ibtal ve fesadlarını ızhar etmesi ı’tibariyle mubtıllerin istinad etmek istedikleri bütün hucec-ü delâili yalayıb yutan bir ejderha gibi idi ve haddi zatında zahir ve vazıh olması ı’tibariyle de yedi beyza vasfiyle tavsıf olunmuştur. Netekim fülanın fülan ılimde yedi beyzası vardır.» Denilir ki bir kuvveti kâmilesi ve mertebei zâhiresi var demek olur. Fakat böyle bir te’vil esas ı’tibariyle tabiat fikrine saplanarak mu’cizeyi inkâr etmek ve hakkı evvel mes’elesini hisaba almaktan münbaistir. Bunlar «bir asânın yılan olduğunu gözümüzle görsek yine inanmayız, Fir’avn gibi bir sihir deriz ve binaenaleyh tevatür veya bir haberi sadık ile böyle bir şey işittiğimiz zaman da te’vil ederiz» demek istiyorlar ve bunların bu gidişine göre gûya Kur’an Hazreti Musânın huccet ve bürhanının yalnız kuvvetinden ve parlaklığından ve kâfirlerin böyle kaviy ve parlak bir beyyineyi bile kabul etmediklerinden bahsetmiş de haddi zatında o huccet ve beyyinenin neden ıbaret olduğunu tasrih etmemiş farzolunuyor. Daha doğrusu koskoca bir yılan yutulub yalandır demek isteniliyor. Bu münasebetle burada şu suâl halledilmek lâzım gelir: Rivayeti sâbit olan bir delili naklî karşısında akıl ve dirayetin mevkıi nedir? Hiç şüphe yok ki nakli anlıyacak olan da akıldır. Binaenaleyh akıl ve dirayet nazardan iskat edildiği anda ne akıl kalır ne de nakıl. Lakin aynı zamanda unutulmalıdır ki akıl, hakıkî ma’lûmatın mucidi değil âhiz ve kabilidir. O, ma’lûmatını yapmaz alır. Ve bunun için ılmin zamanı mücerred tefekkür değil, vakı ıhtibardır. Nakil de işte o ıhtiyar cümlesindendir. Bu ise akla bilmediği görmediği şeylerin yeniden yeniye bir vürududur. Aklın ıhtibar ettiği ve edeceği şeyler de iki türlüdür. Birincisi misl-ü misali geçmemiş olan ve bila kıyas alınan şeylerdir ki aklın ilk me’huzatı böyle varid olur. Bunların bir kısmı da tekerrür ve tekessür eder. Ettikçe her biri kendi emsaliyle tevhıd olunarak kıyas ve ölçü teesüs eyler ve bunlar kendi hududları dahilinde bir mı’yarı fikr-ü fehmolurlar. Bu suretle ikincisi de misil veya misali geçmiş bulunan şeylerdir ki bunlara da kıyasî ve fennî ta’bir olunur. Ve bu sayede ma’lumattan meçhulât istihrac edilir. Ve alel’ekser akıl ta’biri bu suretle kıyası fikrî mebdeine ıtlak olunduğundan ma’kulât bunlardan ıbaret zannedilir. Halbuki bunun mebnası olan kısmı evvel atılıverdiği takdirde akl-ü kıyas ve fen de kökünden atılmış olur. Bunun için müşahede, ıhtibar ve nakıl esaslarını ahz-ü telakkı etmek için bütün dirayetini kendi kıyasiyle tahdide kalkışacak olursa İblîsin düştüğü hataya düşmüş, kendi sermayesini kendisi yıkmış ve fevkal’ade olan ma’lûmatı cedide ve mümtazeden mahrum kalmış olacağından misl-ü misalini görmemiş olduğu menkulâtı tarihiyye karşısında akıl, tenakuza müsadif olmadıkça onları tamamen kendi dirayetine irca’ ile te’vil edecek derecede inkâr vâdisine sapmamalıdır. Aklın alel’ıtlak inkâra ancak bir noktada hakkı vardır ki o da nefsinde tenakuz bulunan, ya’ni farzı vücudu ademini ıktıza eden şeydir. Şeriki bâri mümteni’ olduğundan mütenakız olan her şey, mümteni’dir. Kendisiyle mütenakız olmıyan her şeyde imkânı zatî ve mantıkî ile mümkin ve câizdir. Onun vukuu âdet ve muttarıd olub olmaması ise diğer bir mes’ele teşkil eder. Bâ’zı şeyler mümkin olduğu halde hiç vukua gelmez, meselâ kanatlı bir insan mümkindir, fakat vuku’u duyulmamıştır. Bâ’zı şeyler mümkin olduğu halde nâdiren vakı’ olur. Bir âdet ve ıttırad teşkil etmez, diğer bir çok şeyler de mümkin ve mu’tad olur, ve ılmin asıl feyzı bunlardadır. Lâkin böyle mu’tad olanlar olmıyanları inkâra bir hak bahşetmez. Şu halde akıl, bir nakli vaki’ karşısında kaldığı zaman dirayet noktai nazarından evvelâ o nakl-ü ıhtibarın kıymetini tesbit ettikten sonra şu noktayı nazarı dikkate almalıdır: Nakl olunan şey âdî bir haysiyyetle mi mevzuı bahistir, yoksa hılâfı âdet bir haysiyyetle mi? Eğer alel’ade olmak üzere nakl ediliyorsa bunda aklın dirayeti i’tibariyle vazifesi onun bihususıhi imkânı âdîsin taharri etmek ve âdet olan kanun ve mıkyası küllîsini bulub ölçmektir. Alel’umum ılm-ü fennin işi budur. Ve Eğer nakıl, onu harikul’ade olmak üzere kayd-ü iş’ar ediyorsa o zaman dirayetin vazifesi onun tatbik değil o şeyi kendisiyle mukayese ederek imkânı zatîsini düşünmek ve bir tenakuzu muhtevî olub olmadığını aramakla iktifa edib tenakuz bulunmadığı takdirde inkâr veya te’viline gitmemek ve onu bir vakıai nadire ve garibe olmak üzere kaydeylemektir. Bilhassa ulûm ve fünunı nakliyye ve tarihiyyenin vazifesi de ıhtıbar olunan bu gibi vakıatı nâdire ve mümtazeyi zayi’ etmiyerek ahlâfa haber vermektir. İşte ilâhî kitablar bizi bunların en sabit ve kat’î olanlarından haberdar ederek fikirlerimizi boğan tabiat çenberinden halâs eder. Mantıkı fünun «logique des csiences» de şu kaide müsbettir: Fen, münferid ve nâdir olan vakıaları redd-ü inkâr etmez, fakat onun asıl garazı, küllî olduğundan umumî olan vakıatı ta’kib ve onları haysiyyeti müşterekeleriyle kazayayı amme suretinde zabt-u kaydeyler ilh. Bunun için meselâ fünunı tabi’yye kaide ve kanunları haricinde münferid ve nadir vakıatı mümtaze olmaz ve olamaz demek fen namına bir iftiradır. Bir takımlarının Edebiyyat namına uydurdukları romanları, hayalleri, yalanları tarih kılığına sokarak umumun fikri tarihîsini teşviş ve ifsad ettikleri, ta’biri âharle sihir ve masal kitabları yazdıkları ma’lûm ve müsellem olduğu halde ba’zılarının sıhhati rivayeti nazarı dikkate almaksızın her işittiği garibeyi tarih namına kayd-ü nakletmeleri ılmin vüsukı naklîsini nasıl ifsad ederse zamanımızda olduğu gibi ba’zılarının da tarihan haber verile gelen vakıatı garibe ve harikul’âdeyi hali hazırda ve ulûmı mu’tade de misline tesadüf edemediklerinden dolayı sureti mutlakada tard-ü ink âra kalkışmaları da o nisbette ıdlâl ve efkârı ammeyi feyzı tarihten mahrum eylemektir.

Fahruddini Razî der ki «âdetlerin mecralarından inkılâbını tecviz etmek zor ve müşkildir. Ukala bunda muztaribdirler. Ve bu babda ehli ılim için üç kavil hasıl olmuştur:

Birincisi, alel’ıtlak tecviz etmektir. Meselâ gerek insanın ve gerek sair envaı hayvanat ve nebatattan birinin ne madde ne müddet, ne asıl, ne terbiye sebketmeksizin def’ai vahidede husulüne cevaz verirler. Ve meselâ bir cevheri ferdin bünye ve mizac, rütubet ve terkib hasıl olmaksızın âlem kadir akıl kahir bir hay olabilmesini tecviz ederler. Ve meselâ gözlü bir kimse doğmuş olan Güneşi gübe gündüz görmemekle beraber Endelüs gibi aksayı garbdaki bir a’manın gece karanlığında aksayı şarktaki bir buk’ayı görebilmesini mümkin addederler ki bizim ve eshabımızın ya’ni Eş’arinin veya Ehli sünnetin kavli budur.

İkincisi, alel’ıtlak mümteni’ addetmektedir ki bu da Felâsifei tabiıyyunun kavlidir. Üçüncüsü de bir kısmını tecviz ve bir kısmını meneylemektir ki Mu’tezilenin kavlidir. Bu miyanda en ziyade şayanı münakaşa olan ikinci kavildir. Felâsifei tabiıyyun harikul’âdenin husulüne asla ıhtimal vermez ve imkânını inkâr ederler. Ve derler ki meselâ Asanın su’bana inkılâbını tecviz etmek ulûmı zaruriyyeden vüsukun kalkmasını mucib olur. Çünkü küçük bir Asadan koca bir yılanın tevellüdünü tecviz ettiğimiz takdirde bir saman çöpünden ve bir arpa tanesinden delikanlı bir insanın tevellüd edebileceğini de tecviz etmiş oluruz. Bu tecviz olunduğu takdirde ise şimdi müşahede etmekte olduğumuz şu insanın da şimdi ebeveynsiz olarak daf’aten hâdis oluvermiş olmasını tecviz etmiş bulunuruz. Ve o halde şimdi gördüğümüz Zeydin dün gördüğümüz Zeyd olmayıb şimdi def’aten hasıl oluvermiş diğer bir şahs olmasına ihtimal vermiş oluruz. Nefse bu gibi ihtimalât kapılarını açanların ise cumhurı ukalâ nazarında Cinnet veya ateh ile mahkûm olacakları ma’lûmdur. Kezalik bunları tecviz etse idik dağların altuna deniz sularının kana ve çöplükteki toprağın una, evdeki unun tuza inkılâb etmesini tecviz ederdik. Böyle bir tecviz ise zarurî olan ılimleri ibtal eder ve insanın safsataya dalmasını iycab eyler ki bu kat’iyyen batıldır. Ve binaenaleyh buna müncerrolan o tecviz de batıldır. Ve bütün bu eşyanın hudusları vücuda duhulleri ancak şu gördüğümüz vech üzere ve tarıkı muayyen ile mümkin olur. Bu tarıkın ve bu kanunun hılâfı mümkin değildir. İşte felâsifei tabiıyyun bu fikr-ü istidlâl ile derler ki biz bu tarık ile berveçhi bâlâ lâzım gelen cehalât ve muhalâtı kendimizden def’ederiz. -Ya’ni eşyanın mu’tâd olan tarikı husullerini zarurî tanımak ve harikul’adeyi mümteni’ addetmek suretiyle kendilerini Sofestaîlikten, Reybîlikten kurtardıkları ve iykanı muhafaza ettikleri zu’munde bulunmuşlardır. Halbuki bu mülâhaza altında kaçınmak istedikleri o ihtimalât, hakıkatte öyle lâzım gelmektedir ki def’ı kabil değildir. Şöyle ki:

Şu âlemimizde hudus bulmâkta olan hâdisat, ya müessirsiz olarak hudûse geliyor denecek veya bir müessir ile. Bunda üçüncü bir ihtimal yoktur. Her iki takdirde ise zikrolunan ihtimalâtın lüzumu derkârdır. Zira müessirsiz denildiği surette bu kavil aklın ılliyyet kanununa sar ahaten muhalif olmakla beraber ilzamı mezkûr sureti kat’iyyede lâzımdır. Çünkü eşyanın müessirsiz mucidsiz kendi kendilerine bittesadüf hâdis oluvermesi tecviz olununca bir insanın kendi kendine anasız babasız olarak hâdis olamıyacağı ve dağların altuna, denizlerin kana, toprakların una inkılâb edemiyeceği nasıl te’min olunabilir. Çünkü bazı şeylerin kendi kendine bilâ müessir ve bittesadüf hasıl olduğunu tecviz etmekten akılca daha müsteb’ad değildir. Binaenaleyh bu takdirde ilzamı mezkûr kat’îdir.

İkinci takdirde ya’ni hâdisatın bir müessirden dolayı olduğu şıkkına gelince -ekser Felâsifei tabii’yyunun dahi kavli budur.- Bunda da iki ıhtımal vardır: O müessir ya bil’iycâb müessirdir veya bil’ıhtiyar fâildir. İycâb ile müessir olduğu takdirde bu iycab ya hiç bir mürecciha alâkadar olmaksızın müessirin bizzat iycabı olacak veya bir müreccihin iycabına tabi’ olacak, fakat bizzat mucib olsa idi ya’ni vacibül’vücud bizzat bir tabiat olarak müessir olsa idi bütün şu hâdisatın kadîm olması ve âlemde hiç bir tahavvül ve tagayyür bulunmaması lâzım gelirdi. Çünkü ılleti kadîmei daimenin iycabı zatî ile bir hâdisi mütegayyire sebeb olması tenakuzdur. Binaenaleyh failin bilâ müreccih bizzat mucib olması ihtımali sakıttır. O halde bizzat hâdisat beynindeki muhtelif vaziyyetlere göre bir müreccihin bizzat iycabına tabi’ olması kalır -ki buna «determinizm» iycabiyle ta’bir olunur.- Bu takdirde ise şöyle cezm etmek lâzım gelir:

Bu âlemin havadisi eşya beynindeki niseb-ü evzâın ve eşkâli felekiyyenin ıhtılâfına göre ıhtilâf etmektedir. Ve her hangi bir vakitte huduse gelen muayyen bir hâdisenin o vakte ıhtısası da bunun içindir. Ya’ni had isatı mütekaddime beynindeki bir vaz’ı ıhtilâfın iycabıdır. Şu halde eflâk ve ecramda bir şekli garib ve vaz’ı mahsus zuhur ediverib de bunun yepyeni bir inkılâbı ve meselâ denizlerin yağ oluvermesini veya def’aten bir hayvan veya insan hudus edivermesini iycab ve ıktıza etmiyeceği ne ile te’min olunabilir? Ve o halde zikr olunan ilzamatın hepsi avdet eder.

Nihayet müessirin fâili muhtar olduğu ve eserini kendi iradesiyle tercih ettiği takdire gelelim -ki doğrusu budurh iç şüphesiz bu takdirde bu ıhtımalâtı mezkûre temamen mevcuddur. Kudretine tenahi mütesavver olmıyan o fâili muhtar ne dilerse onu halk edebilir. Ve binaenaleyh Felâsifei tabii’yyunun kaçınmak istedikleri ıhtımalât her takdirde ve bütün mesalike variddir. اه. Ya’ni harikul’adeyi tecviz etmekten neş’et eden ıhtimalât, ulûmumuzda Sofestaîliği, reybiliği istilzam edecekse o gibi ıhtimalâtın hiç bir meslekte def’ine imkân yoktur. Ve Harikul’adenin imtinaını isbat edecek bir bürhan da mevcud değildir. Ve bizim hakaikı eşyaya müteallık olan ılmimiz, nisbî ve izafî bir ılmi âdî olmaktan ileri gitmez, ilmi tam ve mutlak Allaha aiddir. Sofestaîlik batıl, fakat ılmi tam iddiası da batıldır. Zamanımız felsefelerinde bu mes’ele şu suretle vazedilmektedir: Ulûmı tabii’yyemizin yakın noktai nazarından kıymeti nedir?. Ulûmı tabii’yyenin mesailini teşkil eden kazayayı külliyye kazayayı zaruriyemidir? değilmidir? Bunları zaruriyattan addedenler yok değil ise de bu gibiler mes’eleyi mümeyyiz değildirler. Böyle bir fikir ulûmı tabii’yyede terakkıyi inkâr etmek ve bir keşfi cedid ile bir takım kavaidde ta’dil veya inkılâb husule gelebileceğine ıhtımal vermemektir. Bunun için bunlara mukabil «septik» ya’ni şüpheci ve ihtimalci bulunan niceleri vardır. Bu ikisi arasında en güzel hal Alman filesofu Kantın hallidir: Demiştir ki ulûmı tabii’yye ihtibar ve tecribeden me’huz olduğu cihetle kazıyyeleri zaruriye değil «asertorik» dir. Mantıkta mutlakai amme ta’bir olunan kazıyyelerdir ki bilfiil vakıı haber verirler. Ya’ni bunlar böyle vâkı olduğu için böyledirler. Yoksa böyle olmaları vacib ve zarurî olduğu için böyle değildir. Binaenaleyh bunların daima ve bizzarure böyle olması lâzım geleceğine ve hılâfi mümkin olmadığına hukm olunamaz. Yarınki bir tecribenin bizi başka türlü bir neticeye iysal etmesi ve bu gün görmediğimiz şeylerin de vukuunu gösterebilmesi melhuzdur. Kantın bu halli ulûmı tabii’yyede iykanı zarurî iddia edenlere reybîlik arasında mütevassıt bir ılim kabul etmek i’tibariyle mütekellimîni islâmiyyenin halline mutabıktır.

Mevafık ve şerhinde der ki «âdetlerin harkı ve mu’cizeler vukuu Semavat ve Arzın ve aralarındaki şeylerin ilk halkından ve ba’dehu bunların fena ve in’idamından daha acâib değildir. Harkı âdeti tecviz etmek Sofestaîlik olur demek mugaletadır. Bizim hârikul’adelerden bâzılarının ademi vukuuna, meselâ dün gördüğümüz dağın bu gün altun oluvermediğine cezm etmemiz onun haddi zatında imkânına münafi değildir. Netekim mahsûsatta muayyen bir cismin muayyen bir hayyizde bulunduğunu görür kat’ıyyen cezmederiz, Bu cezm ile beraber o cismin orada olmayıb yerinde diğer bir cismin bulunduğunu farzetmemiz mümteni’ olmaz. Filvakı’ o cismin hem kat’ıyyen orada olduğu meczumumuzdur. Hem de orada bulunmaması nefsel’emirde mümkin olduğu meczumumuzdur. Ne vukua cezim, hılâfının imkânını selbeder, ne de hılâfının imkânı şehadeti hissile vukua cezmimizi ihlâl edecek bir şübheyi ıktiza eder. İşte böyle âdet -ya’ni tecribei ıttıradd ahi his gibi esbabı ılimden biridir. Binaenaleyh hisde olduğu gibi âdet cihetiyle de biz, bir şey’e cezmederiz, bununla beraber haddi zatında o şeyin nakıyzı dahi mümkin olur. -Meselâ âdete nazaran biz cezmen biliriz ki yılan yılandan olur ve bir müddet zarfında olur. Fakat bu cezmimiz yer yüzünde ilk yaratılışında olduğu gibi yılanın diğer bir şeyden veya def’aten yaratılıvermesi imkânına münafi olmaz. Biz, birini vakı’ birini mümkin biliriz.- Bundan başka şu da unutulmamak lâzım gelir ki âlemde harkı âdet dahi bir âdeti müstemirredir. Her asırda, her zamanda harikul’ade hılkatler, vak’alar bulunagelmiştir ki akl-ü insafı olanlar için bunları inkâra imkân yoktur. İlh...

Filhakıka vukuatı âlem birbirine zıd iki cins ıttırad ile mülâhaza olunmaktadır: Birisi tevafuk ıttıradı, birisi de tehalüf ıttıradıdır ki her hangi bir şeyi bilmek bu iki ıttıraddan hissesini ta’yin eylemek ya’ni müşarik ve muvafıkı olanı emsaline tevfik ve muhalifi olanı ağyarından tefrik etmektir. Eğer âlemde tabiat dediğimiz yalnız bir ıttıradı küllî carî olsa idi biz ne bir hâdise görür, ne de eşyayı yekdiğerinden tefrik ve temyiz edebilirdik. Halbuki her temyiz ve tefrik âdet dediğimiz tevafuk ıttıradının kopup değiştiği harkolunduğu bir tehalüf vakıasiyle husule gelmekte ve ecnastan envaa, enva’dan efrada kadar her şey, fasıl, mümeyyiz, müşahhıs ta’bir ettiğimiz bu hark-u tehalüf vakıasiyle tefrik olunabilmektedir. Bu hark-u tehalüf vakıaları sayesindedir ki biz iki zıddan ikisinin de mümkin olduğunu bildiğimiz gibi vakı’de de onları birbirinden ayırırız. Ve bu suretle âlemde bir değil müteaddid, mütenevvi’ âdetler, tabiatler bulunduğunu biliriz. Birinin imkânına ılmimiz diğerinin vukuuna ılmimizi ıhlâl etmez ve muhtelif âdetlere müteallık muhtelif kıyas mebde’lerimiz vardır. Gerçi ıttıradı tabiat ve âdet ta’birleri evvelen ve bizzat tevafuklara ıtlak olunur ve bundan dolayı tevafukun zıddı olan tehalüf vakıaları da hilâfı âde veya harikul’âde vesaire gibi namlarla bunlardan temyîz edilir. Lâkin tevafuklar umumdan hususa doğru muhtelif ıttıradlara inkısam ettiği gibi birbirine benzemeyen müteaddid tehalüf vakıaları da muhtelif olmak mefhumunda bir tevafuku, bir tehalüf ıttıradını muhtevi olduklarından bunlar da obirlerinden mütemayiz bir cins âdet teşkil ederler. Ve bunun için fasıl, mümeyyiz, müşahhıs, müstesnâ, nâdir, garibe, harikul’âde ilh... gibi mefhumatı külliyye ile ifade olunabilirler. İşte Peygamberlerin mu’cize denilen alâmeti farikaları da bu suretle onları diğerlerinden temyiz ettirerek da’valarını tasdık etmesi maksud olan faslı mümeyyizleridir ki bunlar da âlemde tehalüf ve temayüz ıttıradına dahıl bir âdeti ilâhiyyedir. Tasnifi eşyada hayvan sınıfını teşkil eden tevafuk ıttıradları içinde insan nev’ı denilen tevafuk ıttıradları içinde nübüvvet vakıaları da öyle bir hârika teşkil etmiştir ki bunların vuku’ları fikir ve kıyası aklî ile istintaç olunamaz. Ancak müşahede ve haber ile bilinebilir. Netekim ıhsa ve istikraya müracaat etmeksizin mücerred kıyası aklî ile mevcudatın bir tasnifini yapmağa kalkışmak bir cehalettir. Telgraf keşf edilmeden evvel Meşrıktaki bir adamın Mağrıbdaki biriyle bir iki saniye içinde muharebe edeceğini mücerred kıyası aklî ile ta’yin etmek kabil olmazdı. Fakat âdet olmıyan böyle bir şeyin imkânına akl-ü fennin cevaz vermiyeceğini iddia etmek de akıl ve fen namına bir bühtan olurdu. Çünkü bunun vukuunu farz ve tecviz etmek hiç bir tenakuzu tazammun etmez. Ilmi kıyası aklîye kasr etmek ve aklın kabiliyyet vazifesini unutub kıyası aklî fa’aliyyetiyle halden istikbale doğru tahakküm etmeğe çalışmak nasıl haksızlık ise aynı vechile halden mazıye doğru tahakküme çalışmak ondan daha büyük bir haksızlıktır. Ve işte hali hazırda bulunanların «biz mazıdeki insanlardan ez her cihet ve sureti mutlakada müterakki ve yükseğiz, binaenaleyh bizim ılm-ü irademizin yapamadığı bir şeyi onların yapmasına imkân olmadığı evleviyyetle sabittir.» gibi bir kıyası nefs ile tahakküm etmeğe ve «kütübi münzelenin nususu ve ümmetlerin tevatürleri» ile nakl edile gelen vakıatı mümtazeyi inkâr ve te’vile sapmaları ılim ve intibahı beşerîye zararı mahz olan bir istibdaddan başka bir şey değildir. Ve bunu yapanlar umûmiyyetle şu iki sınıfın içinde bulunurlar: Birisi haddi zatında bir harika olan ılim ve irade vakıatına ve âdet ve tabiatin hâkimi mutlak olmadığını gösteren muhtelif tenevvuatına karşı kör bir tabiat teassubunda ısrar eden camid kafalı magrurlardır ki bunlar ıhtılâfatı kabili tahdid olmıyan bütün âlemin en büyük tevafuk ıttıradı bir hudûs ve tahavvül kanununa raci’ olduğunu ve birer kanun olarak ahz edilen mütenevvi’ ve muhtelif ıttıradlardan her birinin misli sebk etmemiş bir hudûs veya tahavvül harikasıyle başlaya geldiğini ve bütün tekâmül hududlarının da hep böyle bir harikai mahsusa ile zuhur ettiğini iyi düşünemezler. Her gün, her lâhza camidatın hayata tahavvül edib durduğunu görürler de gördükleri sureti tahavvülü şartı mutlak farz ederler. Tabiat da’vasının nakîzı olan asıl tahavvül ve inkılâbı mümkin ve vakı’ tanırlar, ve her tahavvüle mütehavvilin tabiati üzerine haricden icrayı te’sir eden bir ılleti müessirin vucubunda da tereddüd etmezler de sonra o tahavvül ve inkılâbın sür’at ve müddet gibi bâ’zı derece farklarında mutlak bir imkânsızlık iddia ederler. Düşünmezler ki bu cihet faili tahvilin kudretine aid bir mes’eledir. Ve kudreti mutlakada hiç bir aciz yoktur. Düşünmezler ki bir Asanın müruri zeman ile çürüyüb kömür olarak uzviyyete inkılâb etmesi emri vakı’ olduğu ve bu vakıada hiç bir tenakuz bulunmadığı gibi aynı hâdisenin birdenbire ve daha büyük bir mikyasta vukuunu tasavvur etmekte ve böyle bir vakıayı müşahede veya ıhbar eylemekte tabiati inkılâb noktai nazarından hiç bir tenakuz yoktur. Ve binaenaleyh o birini i’tiraf edenlerin berikine mümkin nazariyle bakmaması akıldan değil akılsızlıktan ve asıl sirri hayat ile hakkı evvel kudretini hisaba almamaktan neş’et etme bir cehalettir. Düşünmezler ki toprak ve topraktan hayvan yapmak fennini bilmiyenlerin böyle şey olmaz demeleri emrı vakıa karşı salâhiyyeti fenniyye haricinde bir taassubdur. Şüphe yok ki insanın bütün ümid ve nazarını harikalara bağlayıb da hılkatteki cereyanı âdeti ihmal etmesi ve uzun bir tarihin hasılası olan ulûm ve fünuni istıkraiyye ve istintaciyyeyi hiçe sayarak kesbin, ılm-ü iradenin, terbiyenin ve teşebbüsi şahsînin feyz-u hukmünü nazarı i’tibara almaması ve hilkatte meknüz olan defiyneleri istihrac ve istinbata çalışmayıb da mücerred Semadan inecek bir Maide bekleyib durması velhasıl Allah tealâye yalnız harika noktai nazarından tevekkül ve i’timad edib de âdet ve mantık noktai nazarından i’timad etmemesi sıratı müstekımden ayrılmaktır. Ve bunun için Kur’an nazarları harikalardan ziyade kanun ve sünnete, şer’a ve minhaca tevcih etmekte ve sünneti seniyye, bid’atcılığı zemmeylemektedir. Fakat aynı zamanda âdetler muvacehesinde harikalar, vakıatı külliyye ve muttaride mukabilinde vakıatı garibe ve nadire mümkin bulunduğunu ve hatır-u hayale gelmez cih etlerden umulmaz hâdiseler, ümidler, korkular doğabileceğini, bilmemek, ya’ni Allah tealânın cereyanı mu’tad hilâfında bir şey yaratamıyacağını zannetmek de halık tealânın kudreti mutlakasını câmid bir tabiat mantıkıyle tahdide kalkışmaktır ki sebebi âdetlere tekaddüm eden halkı evveli unutmak ve neticesi akl-ü mantıkın tevakkuf ettiği hududda iymansızlıkla ye’si küllîye boğulmaktır. Bunun için balâda «اِنَّ رَبَّكُمُ اللّٰهُ الَّذٖى خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ فٖى سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ يُغْشِى الَّيْلَ النَّهَارَ يَطْلُبُهُ حَثٖيثًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومَ مُسَخَّرَاتٍ بِاَمْرِهٖ اَلَا لَهُ الْخَلْقُ وَالْاَمْرُ تَبَارَكَ اللّٰهُ رَبُّ الْعَالَمٖينَ» âyetinde hakkı evvel ise mes’eleyi istivâya ve halk-u emrin mebde’ ve sureti cereyanına nazarı dikkat celbolunarak eşyanın gerek halkınde ve gerek cereyanında ılleti hâkimenin tabiati eşya olmayıb cümlesinin fevkında, arş üzerinde hâkimi mutlak olan Allah tealâ olduğu ıhtar olunduktan sonradır ki bir taraftan hârikaları, diğer taraftan âdâtı cariyeyi ve seyri tekâmülünü ıhtivâ eden Enbiya kıssalarına girilmiş ve ancak halkı evvel misali ile tasavvur ve tasdık edilmesi lâzım gelen mu’cizatı Enbiya da bu siyakda zikredilmiş ve bunları inkâr edenler hakkında «كَذٰلِكَ يَطْبَعُ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِ الْكَافِرٖينَ» buyurulmuş ve bununla tabiat da’vâsının bir kalb mühürlenmesinden, ta’biri âharle kalbin intıbaatı sabıkasından çıkamıyacak ve artık yeni bir hakıkat duyamıyacak ve ılm-ü iymanda hiç bir terakki yapamıyacak veçhile hayati ma’neviyyesine hıtam verilib incimad etmesinden neş’et ettiğine bir işareti mahsusa yapılmıştır.

Ehemmiyyetine binaen biraz uzatır gibi olduğumuz bu mes’eleyi, ya’ni mu’cizenin imkânı mes’elesini asrı hazırın fen telakkîsine nazaran hulâsa olarak şöyle halledebiliriz: Kavanîni tabi’yye denilen ve tabayi’ı eşya üzerinde hâkim görünen umumat, evvelâ müşahede, saniyen tecribe, salisen istikra ile tesbit ve ta’mim edilen ıttaradlardır. İttıradların en mühimmi de ılliyyet ittıradıdır. Her hangi bir vakıanın ılleti bittecribe ve tard-ü akis suretiyle istihrac olunabildiği takdirde bu tecribei ittırad zihnen bütün takdirlere ta’mim olunarak bir kazıyyei külliyye vaz’edilir. Bu ta’mime istikra ve o kazıyyeye bir kanun tabiî namı verilir. Ve artık bundan onun cüz’iyyatı istintac olunur. Lâkin bütün ulûmı tabiiyye ma’lûmatı henüz böyle ılliyyet ve limmiyyet kazıyyeleri haline gelmiş değildir. Bu hale gelebilen ancak Fizik ile Kimyadır. Onların da mevzu’larına dahil olan bütün vakıatı ihata ettiği iddia olunamaz. İlmi hayat ise henüz bu halden uzaktır. Fizik ve Kimyada da bir çok vakıaların, müteaddid ılletlerden her birine ma’lûl olabildiği müsellemdir. Meselâ bir fabrikaya, bir su ılleti muharrike olabildiği gibi, bir buhar, bir elektrik de olabilir. Bunlardan başka bütün bu ılletler vakıatı hâdise olduklarından dolayı ılletlerin ılletleri, ılletlerin ılletleri ilh... bütün silsilei ılel ve kuva hisaba katılmak ve ona göre ıleli cüz’iyyedeki ılimlerimizin kıymeti ölçülmek lâzımdır. Halbuki ılliyyet namına olan bütün ma’lûmatımızı intikad, tenkıh ve tensık ederken şunu i’tiraf etmemiz ıktıza eder ki biz bütün vakıaların ılletlerini bilmediğimizden bir vakıanın da bütün ılletini bilmiyoruz demektir. Ve filhakika bâ’zı vakıalar hakkında bildiğimiz ve tatbik ettiğimiz ılletler, kudretler hem nakıs, hem de zahirî ve nisbîdir. Ne ılleti küldür, ne de ılleti mutlaka ve hakıkıyedir. Hakıkî ve mutlak ılliyyet esasından bir halk-u icad, ılleti kül de halikı küllolmak lâzım gelir. Binaenaleyh bizim en kavi ma’lûmatımızı teşkil eden ılliyyet ıttıradları hakkındaki ılmimiz tam ve mutlak değil, cüz’î ve nisbîdir. Ve o halde ma’lûmumuz olan ılel ve kuvayı âdiye ve mütenahiyeyi inkâra hakkımız olmamakla beraber bunlara ılleti kül gibi istinad ederek fülân şey asla olamaz demeğe ve kudreti mutlakada aciz farzetmeğe de hakkımız yoktur. Meğer ki o şeyin vücudunu farzetmek onun ademini ıktıza edecek bir tenakuz olsun da biri müsbet biri menfi iki elektrik cereyanının telâkısinde gördüğümüz gibi hasıla, bir anda sıfıra iniversin. Ruhu bir tarafa bırakalım, bir zıyânın tulûıyle sönüşündeki sür’at bile bize ne kadar seri’ bir surette halk-u ifnalar mümkin olduğunu gösterir. Fakat kalbleri camid bir tabiat halini almış olanlar, bu imkânları görmezler de dar kafalarının tevakkuf ettiği her noktada ye’si mutlaka boğulur kalırlar. Bunlardan başka bir sınıf daha vardır ki arzu ve menfeatlerine muğayir gibi görünen hakk-u hakikati kabul etmek istemezler ve onunla mücadele etmek için her haksızlığı irtikâbdan çekinmezler. İşte Fir’avın bunlardandır. Ve bu hale fir’avnlık denilir.

Fir’avn, mu’cizei Musâ hakkında uydurduğu sihir şüphesi üzerine yapılan tecribe ve imtihan neticesinde hakkın tebeyyüniyle kendisinin mağlûb olub küçük düştüğünü ve da’vet ettiği sahirlerin hakka teslim olarak iyman ediverdiklerini görünce derhal bunun bir mekr-ü hiyle olduğunu ortaya attı ve şu tehdidi ilâve etti: فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ İmdi yakında anlıyacaksınız -ya’ni bu hiylenize karşı bakın size neler yapacağım 124. لَُاقَطِّعَنَّ اَيْدِيَكُمْ وَاَرْجُلَكُمْ مِنْ خِلَافٍ ثُمَّ لَُاصَلِّبَنَّكُمْ اَجْمَعٖينَ elbette ve elbette ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazına kestireceğim, sonra da hepinizi elbette ve elbette çarmıha gerdireceğimf ilvaki’ sahirlerin iymanı hakıkî olmayıb da öyle mekr-ü muvazaa olsa idi bu terhibî ceza kendilerine seza olur ve bu tehdid üzerlerinde icrayi te’sir eyler fikr-ü hareketlerini men’-u ta’kım edebilirdi. Halbuki Allaha ve Resulüne ve Âhırete iymanı olmıyan ve iymansızlıktan dolayı hakka karşı muharebe etmeğe cür’et eden yol kesiciler hakkında müessir olabilecek olan o gibi terhibat kalbleri mehabbetullah ile çarpan ve Âhırete cidden iyman ile hak yoluna giden mü’minlerin, mücahidlerin kanaatlerini tevkıf etmek şöyle dursun bil’akis zulmü ve haksızlığı imhaya masruf olan azimlerini teşdid ve takviye etmekten başka bir netice vermez. Ve iymanın ciddiyyet ve tefevvuku da bu gibi imtihanlarla tebeyyün ve tebarüz eyler. Sahirler mukaddema sihirde meharetle ma’ruf kimseler olduklarından dolayı iymanlarında böyle bir mekr-ü hiyle şüphesi büsbütün sebebsiz addolunamazdı. Böyle bir şüpheyi ise böyle bir imtihan silebilirdi. Hikmeti ilâhiyye, mu’cizei Musânın bir sihr olmadığını her şüpheden azâde bir surette tebeyyün ve tezahür ettirmek için meydanı rekabet ve tecribede secdelere kapanarak hakkı tasdık ediveren sahirlerin iymanları hakkında her türlü şüphenin izalesi ile ciddiyyet ve samimiyyetlerinin kat’iyyetle isbat ve ibrazını ıktıza ettiğinden Allah tealâ kendilerini hakk-u halk muvacehesinde böyle bir imtihana tâbi’ tuttu ve muvaffak kıldı da Fir’avnin bu tezvir ve tehdidi karşısında kemali metanete 125. قَالُوٓا şöyle dediler: اِنَّآ اِلٰى رَبِّنَا مُنْقَلِبُونَ Şüphe yok ki biz nihayet rabbımıza döneceğiz. -Bu cümle şu ma’nâlara muhtemildir:

1- Biz nasıl olsa öleceğiz, sen istesen de öleceğiz istemesen de. Binaenaleyh başımıza gelmesi muhakkak olan ölüm, ölüm olmak i’tibariyle ha senin tarafından olmuş ha olmamış bizce müsaviydir. Esbabı muhtelife olsa da ölüm bir ve muhakkak ve senin bizi ölümden kurtaramıyacağın da muhakkak. Bunun için senin bu tehdidin hukümsüz ve ma’nâsızdır.

2- Sen bizi keser, asarsan biz şehid olur ve muhakkak rabbımızın rahmet-ü sevabına kavuşuruz. Binaenaleyh bu tehdidinden korkmak şöyle dursun hakk uğurunda can vermeyi canımıza minnet sayarız.

3- Biz ölüb de sen sağ kalacak değilsin, hiç şüphe yok ki gerek biz ve gerek sen hepimiz ölüb rabbımızın huzuruna varacağız, binaenaleyh o aramızda hukmünü verir. Haklıyı haksızı, zalim ile mazlûmu ayırır.

126. وَمَا تَنْقِمُ مِنَّآ اِلَّآ اَنْ اٰمَنَّا بِاٰيَاتِ رَبِّنَا لَمَّا جَآءَ تْنَا Halbuki sen bizden hiç bir sebeble değil, ancak rabbımızın âyetlerine bize geldikleri zaman iyman ettiğimizden dolayı intikama kalkıyorsun. -Ya’ni delâili hakkın zuhuru karşısında bâtılı bırakıb hakkı ıkrar etmek kızılacak, ta’zibi ıktıza edecek, tehdid ve ihafe ile men’edilecek bir fenalık, bir kabahat değil, iftihar olunacak, takdir ve tevkır ile nümunei imtisal ittihaz edilecek en güzel, hayırlı bir fazılet olduğu ve vicdanlarımızda def’i nâ kabil bir zaruret ile sabit olan böyle bir idrâk ve iymandan seni memnun etmek için vaz geçmek de takatımizden haric bulunduğu halde sen sırf bu iymanımızdan, bu fazıletimizden, bu hakgûluğumuzdan dolayı mücrimler gibi bize kızıyor, intikam almağa kalkışıyorsun, ki bu ne büyük zulümdür?... Sihr-ü tezvirde galebe takdirinde mukarrebînden kılacak kadar ecirler, taltifler va’dederken bize bütün bunları bıraktırarak ve sihirdeki meharetimize rağmen her türlü nefsaniyyeti unutturub mağlûbiyyetimizi ı’tiraf ettirerek kalbimizi kendisine celbeden hakıkati söylediğimiz zaman kesib asmağa kıyam ediyorsun, ne büyük cehalet, ne büyük vicdansızlık, ne büyük haksızlık!... İşte iyman eden sâhirler, Fir’avnin tehdidatına karşı pek büyük bir ıbret ve nasıhati tazammun eyleyen ve iymanlarında hiç bir şüpheye mahal bırakmıyan bu beliğ cevabı verdiler. Ve Allaha teveccüh edib رَبَّنَآ اَفْرِغْ عَلَيْنَا صَبْرًا ya rabbena bize sabır ifaza et -ya’ni su gibi her tarafımızı kaplıyacak, şirk ve küfür, mekr-ü ısyan küfürlerinden yıkayacak, pâk tutacak büyük ve feyızlı bir sabır ver. وَتَوَفَّنَا مُسْلِمٖينَ Ve canımızı müslim an olarak al.- Diye dua ettiler, ilmanlarındaki ciddiyyeti, iykanlarındaki şiddet-ü kuvveti ölümü istihfaf ederek isbat eylediler. Bunun üzerine Firavn tehdidini icra etti mi etmedi mi? Bunda ıhtilâf edilmiştir. Ba’zıları İbni Abbastan «günün evvelinde sâhir idiler, Âhırinde şehid oldular» diye nakletmiş. Diğer ba’zıları da bu tehdidin iykaı tasrih edilmediği cihetle ademi vukuuna kail olmuşlardır. Lâkin bizce siyakı Kur’an vukuunu andırıyor. Bu zevat, iymanlarından sebat ederek ölmeği canlarına minnet bilmişler ve hak yolunda şehid olmuşlardır. Ve bunun neticesi Firavnin aleyhine çıktığı muhakkaktır. Mu’cizei Musâ bunların şehid olmasına neye mani’ olamadı diye bir suâl de iyrad edilemez. Zira mu’cizei Musâ hakkındaki şüphenin ref’ı bununla olacaktı. Mu’cizenin gayesi de Musânın davasındaki sıdkını isbat idi. En mahir sâhirlerin bu iyman ile bilfi’il fedayi nefs etmeleri iledir ki tasdıklerinin ciddiyyeti ve mu’cizei Musânın bir sihrolmadığı temamen tebeyyün etmiştir. Fakat bununla beraber Fir’avnin mekir propagandası ve zulm-ü tedhiş siyaseti de kavmi üzerinde icrayı te’sirden haliy kalmadığını ve binaenaleyh hakıkatler muvacehesinde sihr-u mekrin de velev muvakkat olsun bir te’siri bulunabileceğini inkâr etmek doğru olmadığını buradan anlıyabiliriz. Netekim:

127. وَقَالَ الْمَلَُا مِنْ قَوْمِ فِرْعَوْنَ Fir’avnin kavminden o mele’, o cem’ıyyet erkânı da اَتَذَرُ مُوسٰى وَقَوْمَهُ Musâyı ve kavmini bırakacak mısın? -Ya’ni sahirleri asıb kesib de Musâyı ve kavmi olan Benî İsraîli bırakacak mısın ki لِيُفْسِدُوا فِىالْاَرْضِ Arzda fesad çıkarsınlar وَيَذَرَكَ وَاٰلِهَتَكَ ve bırakacak mısın ki o Musâ seni ve ilâhlarını terk etsin? Dediler.- Böyle diyerek Fir’avni Musâ aleyhine körüklem ek istediler. Ma’lûmdur ki «ma’rifeten zikir ve ma’rifeten iade de ikinci evvelkinin aynıdır» kaidesine nazaran zâhir buradaki «الْمَلَُا» in yukarıda zikri geçen «الْمَلَُا» olmasıdır. O halde bunlar Fir’avnin istişaresinde Musâ hakkında «اِنَّ هٰذَا لَسَاحِرٌ عَلٖيمٌ» isnadına iştirâk etmekle beraber «اَرْجِهْ وَاَخَاهُ وَاَرْسِلْ فِى الْمَدَآئِنِ حَاشِرٖينَ يَاْتُوكَ بِكُلِّ سَاحِرٍ عَلٖيمٍ» diyerek Fir’avni tecribe ve imtihana sevk etmiş olan cem’ıyyet erkânıdır. Anlaşılıyor ki bunlar Fir’avnin «اِنَّ هٰذَا لَمَكْرٌ مَكَرْتُمُوهُ فِى الْمَدٖينَةِ» dediğini ve üzerine bir de «لَُاصَلِّبَنَّكُمْ اَجْمَعٖينَ» tehdidini savurduğunu ve bununla beraber Musâya hiç ilişmeyib serbes bıraktığını görünce bir taraftan sahirleri da’vete sebeb olduklarından dolayı fikir töhmetinin kendilerine tevcih edilmesinden korkuyorlar. Diğer taraftan Musânın serbes bırakılmış olmasından endişe ediyorlar. Bu iki halecan arasında Fir’avnin mizacına hulûl ederek mevkı’lerini temin etmek ve hakkın ızharına sebeb olan evvelki kararlarının hukmünü iskat eylemek için Fir’avinden ziyade Fir’avnlık politikasına girişiyorlar. Ve damarına basarak Fir’avnı Musâ ve Benî İsrâîl aleyhine tahrik ve tehyic etmeğe başlıyorlar. «Şimdi sen diyorlar sahirleri kesib de işin başı olan Musâyı ve kavmini memlekette fesad çıkarmak için bırakacak mısın? Hem bu fesad yalnız ehali aleyhine olmıyacak daha ziyade senin aleyhine olacak, halkın hakkındaki akıdesini bozacaklar, seni ve ilâhlarını terk edecekler, mevcudiyyeti milliyyeyi kadıracaklar, hiç bunlar bırakılır mı?». Burada «seni ve ilâhlarını» denilmesinden Fir’avnin perestiş ettiği bir takım ma’budlar varmış gibi tebadür eder. Bundan da eski Mısırlıların ma’bud telâkkı ettikleri Bakare, Güneş vesaire hatıra gelebilir. Halbuki Fir’avn kendi fevkında bir ilâh kabul etmiyor «اَنَا رَبُّكُمُ الْاَعْلٰى» diyordu. Şu halde «وَاٰلِهَتَكَ» senin ıbadet ettiğin ma’budların demek değil, senin hoşlanıb vaz’ettiğin ve halkı tapındırdığın ma’budlar» ma’nâsına isti’mal olunmuş demektir, Maamafih bunlar da esas ı’tibariyle Fir’avnin heva ve temayülâtına raci’ olacağından «seni ve mafevkın yok diyerek tapındığın hevalarını, arzularını, hayallerini terk edecekler» ma’nâsına anlaşıması da mümkindir.

Cevaben Fir’avn قَالَ dedi ki سَنُقَتِّلُ اَبْنَآءَهُمْ وَنَسْتَحْيٖى نِسَآءَهُمْ oğullarını taktil ederiz ve kadınlarını bırakırız وَاِنَّا فَوْقَهُمْ قَاهِرُونَ ve hiç şüphe etmeyin ki biz onların fevkında kahirlerizdir. -Ya’ni onlara eskisi gibi dilediğimizi yaparız merak etmeyin. Gûya Fir’avn bu son fıkra ile mağlûbiyyet endişesini izale etmek ve cem’ıyyetine kuvveti kalb vermek istiyor. Fakat ne kadar şayanı dikkattir ki Musâ hakkında hiç bir şey söylemiyor. Zira asâdan öyle gözü yılmış. Musâdan öyle korkmuş idi ki ona tearruz etmek şöyle dursun ismini yadetmekten bile çekiniyordu. Musâ denildiği zaman yerden göğe ağzını açmış kendini yutmağa müheyyâ bir ejderin savleti hailesi zihninde tecessüm ediveriyordu. Lâkin bu korkusunu gizlemeğe ve daima efkârı tağlıt etmeğe çalışıyor ve cevabında gûya Musânın ismini kale almağa bile tenezzül etmemiş gibi görünerek şu fikri iyma etmek istiyor: Musânın şahsan hiç bir ehemmiyyeti yoktur. Onun bütün menbaı kuvveti, kavm-ü kabilesi, unsuru olan Benî İsrâîldir. Ne yaparsa bunlarla yapabilir. Biz ise onları tahti kahrımızda istediğimiz gibi ezeriz ve ezeceğiz. Oğullarını taktil etmek, kadınlarını kızlarını alıkoymak suretiyle kuvvetlerini, mevcudiyyetlerini azaltacağız. Çoğalıb baş kaldırmalarına meydan vermiyeceğiz. Emin olun ki biz onların tepesinde bunu her zaman yapabiliriz. Artık bu şeraıt altında Musâ ne yapabilir ki kale alıyor, endişe ediyorsunuz. İşte Fir’avnin ve Firavnîlerin siyaseti. Buna mukabil:

128. قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِهِ Musâ, kavmine -Fir’avnın taktil kararını işidib telâşa düştükleri zaman Benî İsraîle şu iki emir ve iki tebşiri tebliğ ederek teskin zımnında -dedi ki اسْتَعٖينُوا بِاللّٰهِ Allaha istiane edinizy a’ni Allah dilemeyince hiç kimsenin bir şey yapamıyacağını ve bütün kuvvet-ü kudret Allahın olduğunu biliniz, me’yus olmayınız da Allahdan yardım isteyiniz. Kalblerinizi, fikirlerinizi, emellerinizi, kuvvetlerinizi, mevcudiyyetlerinizi Allahda birleştirinizde öz, söz birliğiyle Allah diyerek çalışınız وَاصْبِرُوا ve sabrediniz. -Fir’avnın sözlerine karşı telâş ve Allah, neden yapacağını yapıvermiyor diye acele de etmeyiniz, metin ve sabırlı olunuz. اِنَّ الْاَرْضَ لِلّٰهِ Arz Allahındır.- Binaenaleyh Mısır da onundur. يُورِثُهَا مَنْ يَشَآءُ مِنْ عِبَادِهٖ onu kullarından kime dilerse ona miras kılar. -Seleften halefe geçen miras gibi elden ele verir وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّقٖينَ akıbet de müttekîlerindir.- Hayırlı son muvaffakıyyet saygısızların veya şu bu kavmin değil, korunanlarındır ki Allahdan istiane ve sabır, bu korunmanın ilk şartlarıdır. Binaenaleyh siz Beni İsraîl, Allahın emri vechile korunursanız akıbet sizin, Kıbt unsuru korunursa onların, hepiniz korunursanız hepinizin olur. Ve o zeman arada niza’ kalmaz. O halde korununuz. Lâkin kavmi Musâ bu iki tebşiri mutlaktan müteselli olamadılar ki Musâya 129. قَالُوٓا اُوذٖينَا مِنْ قَبْلِ اَنْ تَاْتِيَنَا وَمِنْ بَعْدِ مَا جِئْتَنَا biz, dediler, sen bize gelmeden evvel iyza olunduk, geldikten sonra da - evvelkiyle Hazreti Musânın velâdetinden önce yapılan zebni ebnâ işkencesini, sonrakiyle de bu def’a yapılacağı söylenen taktil ve saire tehdidlerini kasd ediyorlar. Gerçi Beni İsraîlin ali Fir’avn elinde köle addedilmeleri, hıdematı şakkada kullanılmaları, ağır vergiler altında ezilmeleri gibi daha bir çok çektikleri eziyyetler vardı. Ve bu sözleri onlara da şamil olabilir. Fekat onlar Musâ yüzünden olmadığı cihetle sözün hedefi olamaz. Binaenaleyh bu söz, biz şimdiye kadar senden bir isitfade değil, zarar gördük gibi bir şikâyeti iyma etmekle beraber Fir’avnın zulmüne karşı şiddetli bir teessürü ve bir halâs arzusunu da iş’ar eyler.

Musâ kavminin böyle şiddetle sızlandıklarını görünce قَالَ عَسٰى رَبُّكُمْ اَنْ يُهْلِكَ عَدُوَّكُمْ وَيَسْتَخْلِفَكُمْ فِى الْاَرْضِ Me’muldur ki, dedi, rabbınız düşmanınızı ihlâk ve sizi Arzda istıhlâf etsin, icrayı ahkâmına hulefa yapsın da فَيَنْظُرَ كَيْفَ تَعْمَلُونَ baksın nasıl amel edeceksiniz -güzel işlermi yapacaksınız, çirkinmi? Bilfiil zâhire çıksın da ona göre iyiye iyi kötüye kötü son ecrinizi veya cezanızı versin, böyle tebşir etti.

Aceba bu tebşir tehakkuk ettimi? Bundan sonra kavmi Fir’avnın ve Beni İsraîlin halleri ne oldu? Buna gelelim: ١٣ وَلَقَدْ اَخَذْنَآ اٰلَ فِرْعَوْنَ بِالسِّنٖينَ وَنَقْصٍ مِنَ الثَّمَرَاتِ لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ ١٣١ فَاِذَا جَآءَتْهُمُ الْحَسَنَةُ قَالُوا لَنَا هٰذِهٖ وَاِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ يَطَّيَّرُوا بِمُوسٰى وَمَنْ مَعَهُ اَلَآ اِنَّمَا طَآئِرُهُمْ عِنْدَ اللّٰهِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ ١٣٢ وَقَالُوا مَهْمَا تَاْتِنَا بِهٖ مِنْ اٰيَةٍ لِتَسْحَرَنَا بِهَا فَمَا نَحْنُ لَكَ بِمُؤْمِنٖينَ ١٣٣ فَاَرْسَلْنَا عَلَيْهِمُ الطُّوفَانَ وَالْجَرَادَ وَالْقُمَّلَ وَالضَّفَادِعَ وَالدَّمَ اٰيَاتٍ مُفَصَّلَاتٍ فَاسْتَكْبَرُوا وَكَانُوا قَوْمًا مُجْرِمٖينَ ١٣٤ وَلَمَّا وَقَعَ عَلَيْهِمُ الرِّجْزُ قَالُوا يَا مُوسَى ادْعُ لَنَا رَبَّكَ بِمَا عَهِدَ عِنْدَكَ لَئِنْ كَشَفْتَ عَنَّا الرِّجْزَ لَنُؤْمِنَنَّ لَكَ وَلَنُرْسِلَنَّ مَعَكَ بَنٖٓى اِسْرَآئٖيلَ ١٣٥ فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُمُ الرِّجْزَ اِلٰٓى اَجَلٍ هُمْ بَالِغُوهُ اِذَاهُمْ يَنْكُثُونَ ١٣٦ فَانْتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَاَغْرَقْنَاهُمْ فِى الْيَمِّ بِاَنَّهُمْ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَكَانُوا عَنْهَا غَافِلٖينَ ١٣٧ وَاَوْرَثْنَا الْقَوْمَ الَّذٖينَ كَانُوا يُسْتَضْعَفُونَ مَشَارِقَ الْاَرْضِ وَمَغَارِبَهَا الَّتٖى بَارَكْنَا فٖيهَا وَتَمَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ الْحُسْنٰى عَلٰى بَنٖٓى اِسْرَآئٖيلَ بِمَا صَبَرُوا وَدَمَّرْنَا مَا كَانَ يَصْنَعُ فِرْعَوْنُ وَقَوْمُهُ وَمَا كَانُوا يَعْرِشُونَ Meali Şerifi