Âl-i İmrân Sûresi 49. Âyet
Medine · Cüz 3 · Sayfa 56
وَرَسُولًا إِلَىٰ بَنِيٓ إِسۡرَـٰٓءِيلَ أَنِّي قَدۡ جِئۡتُكُم بِـَٔايَةࣲ مِّن رَّبِّكُمۡ أَنِّيٓ أَخۡلُقُ لَكُم مِّنَ ٱلطِّينِ كَهَيۡـَٔةِ ٱلطَّيۡرِ فَأَنفُخُ فِيهِ فَيَكُونُ طَيۡرَۢا بِإِذۡنِ ٱللَّهِۖ وَأُبۡرِئُ ٱلۡأَكۡمَهَ وَٱلۡأَبۡرَصَ وَأُحۡيِ ٱلۡمَوۡتَىٰ بِإِذۡنِ ٱللَّهِۖ وَأُنَبِّئُكُم بِمَا تَأۡكُلُونَ وَمَا تَدَّخِرُونَ فِي بُيُوتِكُمۡۚ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَةࣰ لَّكُمۡ إِن كُنتُم مُّؤۡمِنِينَ ٤٩
Allah onu İsrailoğullarına (şöyle diyecek) bir peygamber olarak gönderir: "Şüphesiz ki ben size Rabbinizden bir âyet (mucize, belge) getirdim: Size, kuş biçiminde çamurdan birşey yaparım da içine üflerim, Allah’ın izniyle o, kuş olur; anadan doğma körü ve alacalıyı iyileştiririm ve Allah’ın izniyle ölüleri diriltirim. Evlerinizde ne yiyor ve neleri biriktiriyorsanız size haber veririm
Elmalılı Hamdi Yazır meali
Elmalılı Tefsiri
Bu açıklama 45–51. âyetleri birlikte ele alır.
MESİH: Aslı İbranîce mübarek ma’nasına meşihtir ki İsanın lâkabıdır. İsanın «iyşu’» mu’arrabı olduğu geçmiş idi.
KELİME: Istılâhı Nahivde «müfred bir ma’naya mevzu’ lâfızdır ki «İsim, Fiıl, Harf veya Edat namiyle üç nevi’dir. Mürekkebata ve lâfızdan ma’adasına ıtlakı mecazdır. Mantık ıstılâhında ise kelime nahivdeki fiıl demektir, burada isme tekabül etmesi karinesiyle bu ma’na daha karib görünüyor.
Ragıb müfredatında der ki: Kelm, semi’ veya basar iki histen biriyle idrak olunan bir te’sirdir. Bunun için te’siri zahir bir cerh ma’nasına gelir. Kelâm ise semi’ hassesiyle idrak olunur. Kelâm, elfazı manzume ile tahtindeki maaniye min haysülmecmu’ ıtlak edilir. Nahivde bunun ba’zan bir cüz’i olan isim veya fi’il veya edata dahi denirse de ekseriya mürekkeb ve müfid olan cümleye denilir. -Ya’ni kelâm, ifadede maksud bizzat olan cümledir.- Binaenaleyh Nahivde kelâm kavilden ehastır. Zira kavil müfred de olabilir. Kelime ise Nahivde isim veya fi’il veya edat üç nevi’ müfredatı kelâmdan her birine ıtlak edilir. Maamafih kelime ıtlakı bu üçe münhasır değildir. Bir kelâm, bir kasıde, bir kitab, kavlî veya fi’lî bir hüküm, bir kazıyye bir şey ilah... kelime olur ki Kur’anda bunun bir çok misalleri vardır. Kelimei tevhid, kelimei İsa vesaire bu cümledendir. ih... Demek ki kelâm ıtlakında esas bizzat veya bilvasıta semi’ te’siri altında bir ma’na telkin etmek haysiyetidir. Kelâm böyle bir vasıtadır. Kelime ise gerek semi’ ve gerek basar te’siri altında telkini ma’na haysiyetlerinden eamdır. Meselâ ağızdan çıkan ma’nalı sesler veya kitabda yazılan ma’nalı hatlar kelime olduğu gibi âleme bir nazar edildiği zaman nazarda temayüz eden ve gözden gönüle geçib hiss te’siri altında cüz’î küllî bir ma’na telkin eden mevcudat ve mükevvenatı müşahhasa dahi birer kelimedirler ki Hazreti İsa da bunlardan biri idi ve Meryeme böyle bir te’sir ile geldi.
45. بِكَلِمَةٍ مِنْهُ Allah tarafından garib bir kelime, bir fi’il ve te’sir, hilâfı âde bir emri tekvin, ma’nalı bir eser: Burada «بكلمته» buyurulmayıb da kelimenin nekire olarak iradı şu nükteleri ifade eder: Evvelâ bu kelime tanınnmadık, garib, hilâfı âde bir kelimedir. Ve bu haysiyyetle hüyviyyeti İsayı teşkil eder. Filvaki’ hilkati İsa âdeti ma’rufe hilâfınadır. «مِنْهُ» kaydi de bunun bilâ vasıta bir tekvin ve binaenaleyh hilâfı âde bulunduğunu ve ayni zamanda bu kelimenin batıl olmayıb bir kelimei hakk olduğunu gösterir «مِنْهُ» de min ibtidaiyyedir. Saniyen bu bir kelimedir, Lâkin kelime buna münhasır değildir, Zira nekireler ferdi münteşire delâlet ederler. Binaenaleyh Allah tealânın daha diğer kelimeleri bulunduğu unutulmamalıdır. «قُلْ لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِكَلِمَاتِ رَبّٖى لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ اَنْ تَنْفَدَ كَلِمَاتُ رَبّٖى وَلَوْ جِئْنَا بِمِثْلِهٖ مَدَدًا» اِسْمُهُ الْمَسٖيحُ عٖيسَى ابْنُ مَرْيَمَ ki o kelimenin ismi Mesih İsa ibin Meryemdir. Allahtan bir kelime ki ismi Mesih İsabni Meryem. İşte Hıristiyanların Ekanimi selâse diye teslis ve te’lih eyledikleri ve üç şahıs dedikleri hüviyyeti İsa. Biri lâkab olmak üzere iki isim, bir müsemma, bir sıfat, sonra da beyan olunacak evsaf. Şu halde İsa bir ibindir fakat ibni Meryemdir. Hâşâ ibnullah değildir. İsa Mesihtir, mübarektir, ruhülkuds ile müeyyeddir. İsa Allahdan bir kelimedir, lâkin cemi’ı kelimat değildir. Hem de vahiddir cemi’ değildir. Allahdan bir kelimeye Allahın bir kelimesi denebilirse de Allah denemez, İsa bir kelime olmak üzere Allaha müteallıktır. Bir oğul, bir veled olmak üzere ise ancak Meryeme muzaftır. 46. وَجٖيهًا فِى الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ وَمِنَ الْمُقَرَّبٖينَ وَيُكَلِّمُ النَّاسَ فِى الْمَهْدِ وَكَهْلًا وَمِنَ الصَّالِحٖينَ bu dört de o kelimenin halleridir ki bir âyet sonra mada’di daha gelecektir.
VECİH. Vecahetli, cah sahibi, ya’ni kuvvetli, şerefli i’tibarlı, Dünyada vecaheti nübüvveti, Ahırette vecaheti şefaati ve Cennette ulüvvi derecesidir. Şu kadar ki «مَنْ ذَا الَّذٖى يَشْفَعُ عِنْدَهُٓ اِلَّا بِاِذْنِهٖ» unutulmamalı. Sade vecih değil mukarrebînden de, Allah tealâya pek yakın olanlardan ve rıdvanı ekberine erenlerden ki «وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ اُولٰٓئِكَ الْمُقَرَّبُونَ» halbuki ba’zıları vecih olur da mukarreb olmaz. Ve İsa gibi daha nice mukarrebîn vardır. Fakat cahiller bunun Allaha mukarrebiyyetini ülûhiyyette ayniyyet veya iştirak zannettiler.
KEHL, kuvvetini toplamış, gençliği kemaline ermiş olandır ki ekseriya otuzdan sayarlar. Beşikte iken ve
büyükken nasa söz söyler bir halde olması, surei Meryemde gelecek bir mu’cizesini veya kelime tesmiyesinin veçhini beyan ma’nasından başka dünyada sinni kühulete kadar yaşayacağını tebşir ve bilhassa hudusünü ve tufulet ve kühulet gibi halden hale tavırdan tavra tagâyyür ve tahavvülünü ifham ile hakkında ülûhiyyet iddiasının butlânına tenbihi dahi mutazammındır.
47. قَالَتْ رَبِّ اَنّٰى يَكُونُ لٖى وَلَدٌ وَلَمْ يَمْسَ سْنٖى بَشَرٌ Melâikenin tebşiri üzerine Meryem kalb-ü vicdanında kendisinden hiç bir şüphesi bulunmadığı ve kelimenin garabetini de duyduğu cihetle doğrudan doğruya rabbına teveccüh ve tazarru edib «ey rabbım bana hiç bir beşer dokunmamışken benim için (veled) nereden veya nasıl olur» diye hayretle sordu. Rabbı da قَالَ كَذٰلِكِ اللّٰهُ يَخْلُقُ مَا يَشَآءُ اِذَا قَضٰٓى اَمْرًا فَاِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ Allah böyle ne dilerse halk-u takdir eder, o bir emri kat’iyyetle irade ettimi ona sade «ol!» der o da oluverir.» diye onu vicdanında tasdık, kaza ve kudreti ilâhiyeyi bilenler için bunda istığrab ve istib’ad edecek bir cihet olmadığını tefhim eyledi. Kelimenin sirri de işte bu «كُنْ فَيَكُونُ» idi, Allah tealâ bunu tefhim etti, şunları da anlattı: 48. وَيُعَلِّمُهُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ الخ Burada kitab, kitabet ma’nasına masdardır. Demek ki Hazreti İsa yazı yazmasını bilir bir hakîm idi. Mu’cizelerde «بِاِذْنِ اللّٰهِ» kayidlerinin tekrarı bunların Nesârânın iddiası veçhile İsanın ülûhiyyetine değil, halikının ülûhiyyetine delâlet edeceklerini kuvvetle beyan içindir.
İşte takdiri ilâhîde İsa böyle bir kelime idi. Hiç bir sebebe mahkûm olmıyan Allah tealânın kudreti vahdaniyyesi «يَخْلُقُ مَا يَشَآءُ اِذَا قَضٰٓى اَمْرًا فَاِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ» medlûlü üzere kelimelerin ma’naya delâletleri gibi fıtratı ve ahlâkı, ilm-ü hikmeti, kitab-ü kitabeti, ef’al-ü akvali ile delâlet ederek anlatacak bir âyet, bir alâmeti hakkolacak, Beni İsraile bir Resul olarak gelecek, değişmez zannedilen âdetler hılâfına dört mu’cize gösterib imana da’vet edecek, önündeki Tevratı tasdik ve te’yid ve men’edilen bazı şeyleri onlara tahlil eyleyecek, gelişinin yegâne sebebi ve bütün mu’cizelerinin gayesi tek bir âyete vukuftan ibaret olduğunu söyliyecekti ki bu âyet de şu idi: Allahdan korkunuz ve bana itaat ediniz, hiç şüphe yok ki Allahdan korkunuz ve bana itaat ediniz, hiç şüphe yok ki Allah hem benim rabbım, hem sizin rabbınızdır. Binaenaleyh onu ma’bud tanıyınız, ona ibadet ve kulluk ediniz, işte sıratı müstakim» demek ki bir kelime olan İsanın ifade edeceği meal bu bir âyet olacak idi.
Şimdi, acaba Allah tarafından Melâikenin tebşiri ve Allahın takdiri ve va’di yerini buldu mu? Kelime kuvveden fi’le çıktı mı? İsa bu ahval ve evsafta gelib bu da’veti yaptı mı? gibi bir suale lüzum yoktur. Bunun cevabı da bu beyanatın içindedir. Bir kerre ta yukarıda «اِنَّ اللّٰهَ لَا يُخْلِفُ الْمٖيعَادَ» olduğu ma’lûm, sonra Meleklerin yalan söylemiyecekleri müsellem olmakla beraber Meryemin bunu bizzat tazarruu ile aldığı cevab da ma’lûm. O halde kelimenin hayal olmadığın anlatmak için «مِنْهُ» ile mukayyed olması, Melâike ile gelmesi, tahakkukuna delil olduğu gibi «كُنْ فَيَكُونُ» deki «فَيَكُونُ» da bu babda şüpheye mahal bırakmamış, bundan başka bu tahakkuk «فَلَمَّآ اَحَسَّ عٖيسٰى» da fa’i fasıha ile âlemi şuhutta dahi gösterilmiştir. Binaenaleyh İsa bu hüvviyyet, bu ahval ve evsaf ve bu din-ü davetle bir Resul olarak geldi: «جِئْتُكُمْ بِاٰيَةٍ فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَطٖيعُونِ اِنَّ اللّٰهَ رَبّٖى وَرَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُ هٰذَا صِرَاطٌ مُسْتَقٖيمٌ» dedi ve onun bütün hayat ve da’veti bu bir tek âyeitn ma’nasından ibaret oldu. İsa "bana itaat ediniz" dediği zaman "beni Allah tanıyınız, bana kul olunuz" demiyordu, ancak "rabbım ve rabbınız olan Allaha kul olunuz, yalnız onu ma’bud tanıyınız, doğru yol budur" diyordu. Sıratı müstakim, dini hakk olan islâmdan başka bir şeye da’vet etmiyor «اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُونٖى يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ اَطٖيعُوا اللّٰهَ وَاَطٖيعُوا الرَّسُولَ اَسْلَمْتُ وَجْهِىَ لِلّٰهِ وَمَنِ اتَّبَعَنِ اَسْلَمُوا» diyen Muhammed Resulullahın da’vetinden başka bir şey yapmıyordu «اِنَّ الدّٖينَ عِنْدَ اللّٰهِ الْاِسْلَامُ» hakikatinden başka bir da’vada bulunmuyordu «شَهِدَ اللّٰهُ اَنَّهُ لَآ اِلٰهَ اِلَّا هُوَ وَالْمَلٰٓئِكَةُ وَاُولُوا الْعِلْمِ قَآئِمًا بِالْقِسْطِ لَآ اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْعَزٖيزُ الْحَكٖيمُ» şehadetinden başka bir şehadet yapmıyordu. Velhasıl kelimei İsanın kelimei tevhidden başka hiç bir ma’nası yoktu, kütübi İlâhiyyenin nususı muhkemesine karşı "biz onun ruhunu ararız, ruhuna bakarız" diye müteşabihat arkasında dolaşmak istiyenler bilmek lâzım gelir ki işte Tevratın ve İncilin de yegâne ruhu bu tevhidden ibarettir.
İsa ancak bu mânâ, bu ruh itibariyle bir ruhullah idi, bu kelimede bu mânâda bu ruhta Yahya nasıl İsayi tasdik eden bir mübeşşir olarak gelmiş ise İsa da Muhammedi öylece tasdik ederek gelen bir mübeşşirdi. Sonra Muhammed de işte bu kitab ile bu fürkan ile musaddıkı küllolarak gelmiştir. İsa «اِنَّ اللّٰهَ رَبّٖى وَرَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُ» derken Musa gelse idi hayır deyemez İsayı önceden tasdık ettiği gibi tasdik ederdi. Şimdi Muhammed Resulullah «اَطٖيعُوا اللّٰهَ وَالرَّسُولَ» diyerek bu hakikati tebliğ ederken bütün Peygamberlerle beraber İsa dahi gelse idi evet diye Muhammedi tasdik ve tebliğine itaatten başka birşey yapmazlardı. Bu malûm olduktan sonra İsanın tercemei hali hakkında aslı mes’ele ile alâkası olmıyan tafsılâtı bırakalım da onun neticei davetine ve ahıri haline gelelim: ٥٢ فَلَمَّآ اَحَسَّ عٖيسٰى مِنْهُمُ الْكُفْرَ قَالَ مَنْ اَنْصَارٖٓى اِلَى اللّٰهِ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ نَحْنُ اَنْصَارُ اللّٰهِ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَاشْهَدْ بِاَنَّا مُسْلِمُونَ ٥٣ رَبَّنَآ اٰمَنَّا بِمَآ اَنْزَلْتَ وَاتَّبَعْنَا الرَّسُولَ فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِدٖينَ ٥٤ وَمَكَرُوا وَمَكَرَ اللّٰهُ وَاللّٰهُ خَيْرُ الْمَاكِرٖينَ ٥٥ اِذْ قَالَ اللّٰهُ يَا عٖيسٰٓى اِنّٖى مُتَوَفّٖيكَ وَرَافِعُكَ اِلَىَّ وَمُطَهِّرُكَ مِنَ الَّذٖينَ كَفَرُوا وَجَاعِلُ الَّذٖينَ اتَّبَعُوكَ فَوْقَ الَّذٖينَ كَفَرُوٓا اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ ثُمَّ اِلَىَّ مَرْجِعُكُمْ فَاَحْكُمُ بَيْنَكُمْ فٖيمَا كُنْتُمْ فٖيهِ تَخْتَلِفُونَ ٥٦ فَاَمَّا الَّذٖينَ كَفَرُوا فَاُعَذِّبُهُمْ عَذَابًا شَدٖيدًا فِى الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِرٖينَ ٥٧ وَاَمَّا الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَيُوَفّٖيهِمْ اُجُورَهُمْ وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ الظَّالِمٖينَ
Meali Şerifi