Âl-i İmrân Sûresi 173. Âyet
Medine · Cüz 4 · Sayfa 72
ٱلَّذِينَ قَالَ لَهُمُ ٱلنَّاسُ إِنَّ ٱلنَّاسَ قَدۡ جَمَعُواْ لَكُمۡ فَٱخۡشَوۡهُمۡ فَزَادَهُمۡ إِيمَٰنࣰا وَقَالُواْ حَسۡبُنَا ٱللَّهُ وَنِعۡمَ ٱلۡوَكِيلُ ١٧٣
İnsanlar onlara: "Düşmanlarınız size karşı ordu topladı, onlardan korkun." dediklerinde, bu, onların imanını artırdı ve şöyle dediler: "Allah bize yeter. O ne güzel vekildir
Elmalılı Hamdi Yazır meali
Elmalılı Tefsiri
Bu açıklama 164–180. âyetleri birlikte ele alır.
164. لَقَدْ مَنَّ اللّٰهُ عَلَى الْمُؤْمِنٖينَ اِذْ بَعَثَ فٖيهِمْ رَسُولًا مِنْ اَنْفُسِهِمْ Bu ne büyük bir minneti İlâhiyyedir. Bütün âlemi beşeriyyete bir tarihi hidayet açan ve âlemîne mahzı rahmeti İlâhiyye olan böyle bir Resuli âlîşânın ümmeti bulunan ve alelhusus şerefi suhbet ve refakatiyle müşerref kılınan mü’minlere ne mutlu? Öyle bir Resul ki يَتْلُوا عَلَيْهِمْ اٰيَاتِهٖ onlara vahyi takrir ederek Allahın âyetlerini okur maarifi İlâhiyyeye isal ve kuvvei nazariyyelerini terbiye eder وَيُزَكّٖيهِمْ onları tenzib-ü tasfiye eyler de kuvvei ameliyyelerini, ahlâklarını tekemmül ettirir وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ onlara kitab ve hikmet talim ederek rabbaniyyete i’lâ eyler. -kitab, zavahiri şeriate, hikmet de onun mehasin veledünniyyatına, esrar-ü ılel ve menafııne işarettir. Halbuki وَاِنْ كَانُوا مِنْ قَبْلُ لَفٖى ضَلَالٍ مُبٖينٍ bundan evvel aşikâr bir dalalet içinde bulunuyorlardı. O cahiliyyet ve dalâl bir kaç sene içinde birdenbire bu yüksek hidayet ve hikmete münkalib oluverdi. Ve bu suretle kurum kadîme tarihı kapanıverdi. Binaenaleyh buna ümmet olan mü’minlere fütur yakışır mı? Bu böyle iken 165. اَوَ لَمّآَ اَصَابَتْكُمْ مُصٖيبَةٌ قَدْ اَصَبْتُمْ مِثْلَيْهَا sizin iki mislini isabet ettirdiğiniz bir musıybet size isabet edince, ya’ni sizin musıbetiniz düşmanınızınkinin nısfı iken قُلْتُمْ اَنّٰى هٰذَا bu başımıza gelen musıbet nereden dediniz?»- «Bedr» muharebesinde düşman, yetmiş maktul ve yetmiş esîr ile musab olmuş idi, «Uhud» de de müslimanlar hiç bir esîr vermiyerek yetmiş kadar şehid verdiler. Bu i’tibar ile müslimanların «Uhud» deki zayıatı, müşrikînin «Bedr» deki zayıatının nısfı kadardı, bir de müslimanlar müşrikleri bir «Bedr» de bir de «Uhud» ün bidayetinde olmak üzere iki kerre hezimete düşürmüşler, müslimanlar ise bir kerrecik bozulmuşlardı. Bu i’tibar ile de müşriklerin giriftar oldukları musıbete nazaran müslimanların musıbeti ikiye karşı bir demek idi, hem müşriklerin musıbetleri müslimanların «Bedr» muzafferiyyetleri olduğu halde müslimanların musıbeti müşriklerin bir muzaffeniyyeti değil idi. Bu ise müslimanların fazlaca teessür ve hayretini mucib olmuş ve bunu ı’zam ederek «bu nereden?» diye bir endişeye dalmışlardı. Bu sual hâdisenin ilmî bir nazarla tetkık ve tenkıdi için vaz’ı mes’ele kabilinden olabilirse de diğer taraftan münafıkların «Muhammedin va’di tahakkuk etmedi, Peygamber olsa idi bu musıbetler olur miydi?» gibi şüpheler ilkasına çalıştıklarından bunda avammı mü’minînin fikirlerini bozulmak ihtimali de vardı. Binaenaleyh Cenabı Allah hâdisenin haddinden fazla ı’zam edilmiş bulunduğunu bilmukayese göstererek «اِنَّى هٰذَا» sualin haksız ve münasebetsiz olduğunu uslûbi istifham ile ıhtar zımnında «وَتِلْكَ الْاَيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ» mazmumuna işareten süruru gibi âlâmı da mütehavvil olan bu âlemde bu halin taaccüb ve teessüf edilecek bir şey olmadığı tarzında bir cevabı tesliyete işaretle beraber mes’elenin hakikî cevabını da beyan için buyuruyor ki: ya Muhammed! قُلْ cevaben şöyle de: هُوَ مِنْ عِنْدِ اَنْفُسِكُمْ o sizin kendinizden oldu. Bunun sebebini evvel emirde harıcte değil kendinizde emre muhalefet etmek, merkezi terkedib ganimet hırsına düşmek gibi sui irade ve hareketinizde aramalısınız. Binaenaleyh «bu nereden?» diye taaccüb ve teessüf edeceğinize nefsinizi ıslâh edib âtî için hazırlanmalısınız. Çünkü اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدٖيرٌ dir. Cümlei kudretinden olmak üzere yolunda bulunanlara nusrat ihsan ettiği gibi hilâfında gidenlere hızlân da edebilir. Hattâ hikemi hafiyyesinden dolayı lûtfunu kahr, kahrini lûtuf suretinde gösterebilir. Burada evvelâ hâdisenin sebeb ve men’şei kendileri olduğu ve bu suretle ef’ali ıbadın kendi iradelerine müstenid bulunduğu tebliğ olunmakla beraber bundan iradei beşerin iradei ilâhiyye hılâfına olarak hâdisatta müstakıl olduğu tevehhüm olunmamak, esbabın ve iradei ıbadın te’siri Allahın kudretine ve iradesinin taallûkuna medyun ve mütevakkıf bulunduğu iyice anlaşılmak için «اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدٖيرٌ» tezyilinden sonra doğrudan doğru mü’minlere tevcihi hıtab ile cevabı şual şu veçhile izahr olunuyor ki:
Ey mü’minler 166. وَمَآ اَصَابَكُمْ يَوْمَ الْتَقَى الْجَمْعَانِ فَبِاِذْنِ اللّٰهِ iki ordunun ya’ni müslimîn ordusile müşrikîn ordusunun çatıştıkları o gün size her ne nekbet ısabet ettiyse -kendinizden olmakla beraber- Allahın izniyledir.» -Zira izn-ü iradei İlâhiyye haricinde her hangi bir hâdisenin vukuuna imkân yoktur demek ki iradei İlâhiyye iki suretle tecelli eder. Birisi cebrî olan iradei İlâhiyyedir ki hiç bir sebeb ve şart ve iradei abid ma’ıyyetinde tenfiz suretinde tecelli eden iradei İlâhiyedir ki bu irade rızayı müstelzim olmaz. Ancak mes’uliyet ıbada raci’ olmak üzere bir müsaadei fi’liyye ifade eder. Buna ve bilhassa bunun muhalifi rıza olanına Mütekellimîn tahliye dahi tabir etmişlerdir. Kur’anda alel’ekser bu nevi iradei tenfiziyye «اذن» kelimesile ifade olunmuştur. Ref’i hacr, ya’ni kaydi memnuiyyetin ref’i demek olan izin de rızayı müstelzim değildir. Ve binaenaleyh mes’uliyyete münafi olmaz. İşte burada «مِنْ عِنْدِ اَنْفُسِكُمْ» karinesile «فَبِاِذْنِ اللّٰهِ» buyurulması da bu kabildendir. Bunun için ba’zı müfessirîn bu izni irade ile, ba’zıları da tahliye ile tefsir etmişlerdir ki maksad, bu iznin rıza demek olmadığını da anlatmaktır.
Hasılı kelâm va’d olunan nusrati İlâhiyye, mutlak ve cebrî değil idi. Sabr-ü ittika gibi iradei abd ile alâkadar olan şartlarla meşrut idi. Mü’minler buna riayet etmeyib iradelerini sui istimal eylediklerinden dolayı musıbet vakı’ oldu. Maamafih, alâ külli şey’in kadîr olan Allah hilâfını murad etse idi mü’minlerin sui iradelerini ve müşriklerin bundan istifade eden harekâtını tenfiz etmez. Musibeti cebri İlâhîsi ile men’edebilirdi, lâkin etmedi, izin verdi ve binaenaleyh hadisei musıbet de harikul’ade surette değil, alel’âde bir surette vuku’buldu ki bu âdet, iradei ibadı izn ile tenfiz ve mes’uliyyet sünneti İlâhiyyesidir. O halde buna «bu nereden?» Diye taaccüb ve hayret edecek bir cihet yoktur. Bil’âkis teşekkür etmek lâzım gelir ki tabi’i rıdvan olan Resulullahın ve beraberindeki bir kaç zatın sabr-ü ittikaları hurmetine müşriklerin hücumları tevkıf edildi de tehlükei istisal bertaraf olundu.
Şunu da bilmeli ki bu musıbet bir takım hikemi sübhaniyye ile de müterafıktır. Allahın iznile beraber bir de وَلِيَعْلَمَ الْمُؤْمِنٖينَ mü’minleri bilmesi, ya’ni halk beyninde temyiz edib zahire çıkarması 167. وَلِيَعْلَمَ الَّذٖينَ نَافَقُوا ve münafık olanları bilmesi, ayırd etmesi ve her ikisinin ona göre ecr-ü cezalarını vermesi içindir, Bunda böyle mü’minleri ıstıfa’ etmek ve münafıkları ayırmak hikmetleri de vardır. O münfıklar ki وَقٖيلَ لَهُمْ تَعَالَوْا قَاتِلُوا فٖى سَبٖيلِ اللّٰهِ اَوِ ادْفَعُوا kendilerine geliniz fî sebilillâh kıtal ediniz veya kendinizi ve vatanınızı müdafaa ediniz -yahudb ilfiil muharebe etmezseniz bari teksiri sevad ederek düşmana göz dağı olunuz da def’ine hizmet ediniz denildide.» -İbni Abbas radıyallahü anh demiştir ki bunlar Abdullah ibni Übeyy ve arkadaşlarıdır. Çünkü Uhud günü bırakıb gitmişlerdi. Abdullah ibni Amr ibni Haram da bunlara «size Allahı ıhtar ederim, Peygamberinizi ve kavminizi terk edib gitmeyiniz» demiş ve kıtale davet etmiş idi. Buna karşı قَالُوا لَوْ نَعْلَمُ قِتَالًا لَاتَّبَعْنَاكُمْ «bir kıtal olacağını bilse idik, yahud kıtal yapmasını bilse idik elbette size ittiba’ ederdik» dediler ve bununla fesad çıkarmak ve istihza etmek istediler. Doğrusu هُمْ لِلْكُفْرِ يَوْمَئِذٍ اَقْرَبُ مِنْهُمْ لِلْاٖيمَانِ o gün onlar imandan ziyade küfre yakın idiler يَقُولُونَ بِاَفْوَاهِهِمْ مَا لَيْسَ فٖى قُلُوبِهِمْ zaten bunlar ağızlarile kalblerinde olmayanı söylerler, ya’ni içleri dışlarına uymaz. Söyledikleri kalblerinden gelmez. Bu bunların her zamanki halleridir. O gün de ağızlarından iki şey ızhar ettiler ki kalblerinde yoktu «kıtal olacağını bilmiyoruz bilse idik ittiba’ ederdik» dediler. Kalblerinde ise bunların ikisi de böyle değil idi وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا يَكْتُمُونَ onların kalblerinde ne saklar olduklarını da Allah daha iyi bilir.
168. اَلَّذٖينَ قَالُوا لِِاخْوَانِهِمْ وَقَعَدُوا O münafıklar ki harbden savuşub oturarak ihvanları ya’ni akrıbaları için لَوْ اَطَاعُونَا مَا قُتِلُوا bizi dinlemiş olsalardı maktul olmazlar, bizim gibi kurtulurlardı dediler. -Bunu diyenin de Abdullah ibni Übeyy olduğu menkuldür. Bu sözde evvelâ harbden kaçırmak için teşvikatta bulunduklarını ıkrar, saniyen teşvıkleri dinlenilmediği için ızharı iğbirar, salisen maktul olanları tahkır ve oh olsun diye ahzi sar, rabian eceli inkâr vardır. Tâ balâda «اِذْ هَمَّتْ طَآئِفَتَانِ مِنْكُمْ اَنْ تَفْشَلَا» âyeti kerimesindeki iki taife bu münafıkların yüzünden az daha za’fı kalbe düşüyorlardı, Allah muhafaza etti قُلْ ya Muhammed! bunları iskât içinde ki فَادْرَؤُا عَنْ اَنْفُسِكُمُ الْمَوْتَ öyle ise haydi kendinizden ölümü defediniz bakalım? اِنْ كُنْتُمْ صَادِقٖينَ sizin kurtulmanızın sebebi harbden savuşub oturmanız olduğ ve size itaat edenlerin kurtulacağı davasında sadık iseniz bunu yapabilmeniz lâzım gleir. Gelelim maktul olanlara:
Ey kabili hıtabolan her hangi bir kimse, yahud ya Muhammed! 169. لَاتَحْسَبَنَّ الَّذٖينَ الخ. İmam Ahmed ibni Hanbelin ve daha bir çoklarının ibni Abbas Hazretlerinden tahric ettikleri bir hadîsi şerifte Resulullah buyurmuştur ki «Uhud» de ihvanınız musab oldukta Allah tealâ onların ruhlarını yeşil kuşların cevflerine koydu ki Cennetin ırmaklarından sulanırlar, ve meyvelerinden yerler ve Arşın gölgesinde muallâk altın kandillere giderler, istirahat ederler. Vakta ki me’kel ve meşreblerinin hoşluğunu ve hâbgâhlarının hüsni letafetini tattılar, «nolaydı Allahın bize neler yaptığını ihvanımız bilselerdi de cihaddan çekinmeseler, harbden kocunmasalardı» dediler, Allah tealâ da «tarafınızdan ben onlara bunu tebliğ ederim» buyurdu ve bu âyetleri inzâl eyledi.» Tirmizînin tahsin ve Hâkim ile diğerlerinin tashıh ile Cabir ibni Abdillah Hazretlerinden tahric ettikleri bir hadîsi şerifte de şöyle rivayet edilmiştir: Cabir radıyallahü anh dedi ki «Resulullah sallallahü aleyhi ve sellem bana rast geldi» ya Cabir, seni münkesir görüyorum neye?» Dedi, ya Resulallah, dedim babam şehid oldu, iyal ve borc bıraktı, buyurdu ki «Allah tealâ ve babanı ne vechile kabul buyurdu sana tebşir edeyim mi?» Evet dedim, buyurdu ki «Allah tealâ hiç kimseye vera’i hicabdan başka bir vechile kelâm söylemedi. Babanı ise ihya etti de ona vicahen söyledi «ey kulum dile benden vereyim sana» dedi, o da «yarab bana hayat verirsin de senin yolunda ikinci def’a katledilirim» dedi, rabbı tealâ, «benden onlar bir daha dönmezler = اَنَّهُمْ لَا يَرْجِعُونَ» diye sebk etti buyurdu. O da «ya rab arkamdan tebliğ et» dedi, Allah tealâ da bu âyeti inzâl buyurdu. İkisinin de vukuu mümkin olduğu gibi bu, bir âyet, obiri, bir kaç âyet hakkında olduğu cihetle iki rivayet beyninde tenafi yoktur. Ve bu âyetlerin şühedai «Uhud» sebebiyle nâzil olduğu hakkında ahbar mütezafirdir. Netekim surei Bakaredeki «وَلَا تَقُولُوا لِمَنْ يُقْتَلُ فٖى سَبٖيلِ اللّٰهِ» âyeti şühedai Bedr sebebiyle nâzil olmuştur.
170. وَيَسْتَبْشِرُونَ بِالَّذٖينَ لَمْ يَلْحَقُوا بِهِمْ مِنْ خَلْفِهِمْ اَلَّا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَاهُمْ يَحْزَنُونَ O şehidler arkalarından kendilerine lahık olmıyan yani şehid olmayıb berhayat kalan bütün mü’minlerni akıbet havf ve hüzünden kurtulub mes’ud olmalarile müjdelenir, mesrur ve handan olurlar.» Bu surette demek ki kalanların din-ü Dünya selâmet-ü saadetiyle bekası şehidlerin merzuk oldukları ferah ve sürurun esbabından birini teşkil eder. Diğer bir manâ ile: arkalarında mücahede eden ve henüz şehadetle kendilerine lahık olmamış bulunan müstakbel şehidlerin elveym çektikleri elem ve zahmete rağmen akıbet şehid olarak Dünya ve Ahiret havf ve hüznünden bütün bütün kurulacaklarını ve kendileri gibi mes’ud olacaklarını istibşar ederler de sevinirler. Şu halde geride harbi kaybeden ve şehadetten mahrum kalan ve düşman istilâsı altında inliyen ve alel’husus dinlerinin zıyaı tehlükesine ma’ruz bulunanların halinden haberdar olurlarsa şehidlerin de mahzun olmaları lâzım gelecektir, Demek oluyor ki Allah tealâ şehidlere bunların hallerini ya bildirmiyecek, alâkadar etmiyecek veya bildirdiği surette onları o hüzünden koruyacak ni’meti fazliye memnun edecektir. Çünkü fisebilillâh şehid olanlar «لَاخَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَاهُمْ يَحْزَنُونَ» dur. Şehidler 171. يَسْتَبْشِرُونَ بِنِعْمَةٍ مِنَ اللّٰهِ وَفَضْلٍ وَاَنَّ اللّٰهَ لَا يُضٖيعُ اَجْرَ الْمُؤْمِنٖينَ hele o mü’minler ik 172. اَلَّذٖينَ اسْتَجَابُوا لِلّٰهِ وَالرَّسُولِ مِنْ بَعْدِ مَآاَصَابَهُمُ الْقَرْحُ لِلَّذٖينَ اَحْسَنُوا مِنْهُمْ وَاتَّقَوْا اَجْرٌ عَظٖيمٌ Bu âyet de «Uhud» un akıbinde Hamrai esed gazvesi hakkında nâzil olmuştur. Rivayet olunuyor ki Ebusüfyan ve arkadaşları «Uhud» den çekilib «Revha» denilen mahalle vardıklarında nedamet etmişler «çoğunu öldürdük azı kaldı idi neye bıraktık geldik, her halde dönmeli ve köklerini kesmeliyiz» diyerek dönüb müslimanlara tekrar hücum etmek istemişlerdi. Hazreti Peygamber de bunu derhal haber almış ve onları yıldırmak, kendinin ve Eshabının kuvvetini göstermek için Ebü Süyfanı ta’kıb etmek üzere Eshabını teşvık etmiş «ve bu gün bizimle beraber ancak dünkü günümüzde hazır bulunanlar çıksın» buyurmuş idi. Binaenaleyh Peygamberle beraber bir cemaat hareket ettiler ki yetmiş kişi oldukları söylenmiştir. Medineden sekiz mil mesafede bulunan Hamrai esed nam mevkıa kadar vardılar, Eshab, yararlı idiler, çok zahmet çekiyorlardı, ecirlerini fevtetmemek için katlanıyorlardı. İçlerinde öyle mecruhlar vardı ki münavebe ile birbirlerini sırtlarında taşıyorlardı. Biraz birisi yükleniyor, biraz sonra, binen inib altındakini yükleniyordu. Yine içlerinde saat besaat birbirlerine dayanarak gidenler bulunuyordu ki hep bunlar yaraların ıztırabından idi, fakat Cenabı Allah müşriklerin kablerine ru’b ilka etti de kaçtılar gittiler. İşte bu âyet bu hal içinde da’veti Resulullaha icabet eden bu mü’minler hakkındadır. Kezalik o mü’minler ki 173. 175. اَلَّذٖينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنٖينَ bu âyetler de «Bedri suğra» gazvesi hakkında nâzil olmuştur. Rivayet olunuyor ki Ebu Süfyan «Uhud» den Mekkeye gitmeğe azmettiği zaman «ya Muhammed mevi’dimiz «Bedri suğra» Mevsimi olsun, orada çarpışırız istersen» diye bağırmıştı. Hazreti Peygamber de Hazreti Ömere «بَيْنَنَا وَبَيْنَكَ ذٰلِكَ اِنْ شَاءَ اللّٰهُ» diye cevab vermesini emretmiş idi. Vakit gelince Ebu Süfyan ma’iyyetini alıb çıktı. «مَرِّ الظَّهْرَانِ» nam mevkıa kondu, fakat Allah kalbine bir ru’b ilka etti, cayıb dönmek istedi o sırada Nüaym ibni Mes’udı Eşceîye rastgeldi ki bu Nüaym, umre yapmış geliyordu, buna ya Nüaym, ben Muhammedle «bedr» mevsimine çarpışmaya vaidleşmiş idim, bu sene ise kurak, bize her halde ağaçlarda hayvan yayacağımız ve süt içeceğimiz bir sene yaraşır, bunun için dönmek istiyorum velâkin Muhammed çıkar da ben çıkmamış bulunursam cür’et artar, Medineye git onları oyala, ta’vık et, sana on deve vereyim» demiş idi, Nüaym yola çıktı, geldi gördü ki müslimanlar hazırlanıyorlar, «bu, dedi, doğru bir reiy değil, onlar diyarınıza geldiler, bir çoğunuzu katlettiler, siz üzerlerine giderseniz hiç biriniz geri gelmez, ve bu söz bir takımları üzerinde icrayı te’sir etti, Resulullah bunu anlayınca «Muhammedin canı elinde olan Allaha kasem ederim ki ben yalnızca çıkarım» buyurdu, ve ma’iyyetinde yetmiş kadar zevat ile hareket etti ki İbni Mes’ud Hazretleri de içlerinde idi, gittiler, «Bedri suğra» ya vardılar, «Bedri süğra» Beni Kinaneye aid bir sudur ki bir pazar yeri idi, burada her sene sekiz gün toplanırlar idi. Hazreti Peygamber ve Eshabı müşriklerden kimseye tesadüf etmediler, pazara gittiler, yanlarında nefakaları ve emvali ticariyyeleri de vardı, alış veriş ettiler, bire iki kazandılar ve Medineye salimen ve ganimen geldiler ki bu âyet bunlar hakkındadır. Ebu Süfyan da Mekkeye dönmüştü, Mekke ahalisi onun askerine «جَيْشُ السَّوِيق» tesmiye ettiler, «siz sevık içmeğe çıkmışsınız» dediler.
175. اِنَّمَا ذٰلِكُمُ الشَّيْطَانُ o sizi alıkoymak isteyen Şeytan, yahud o Şeytan يُخَوِّفُ اَوْلِيَآءَهُ sizi dostlarından korkutuyor. -Burada Şeytan, müslimanları alıkoymak istiyen o herif veya onu sevkeden, dostları da Ebu Süfyan ve arkadaşları olduğunu ve manâ «يُخَوِّفُكُمْ اَوْلِيَاءَهُ» takdirinde bulunduğunu müfessirîn beyan ediyorlar. فَلَا تَخَافُوهُمْ وَخَافُونِ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنٖينَ binaenaleyh ey müslimanlar Şeytanın dostlarından korkmayınız, benden korkunuz, siz hâlıs mü’min iseniz böyle olmanız lâzım gelir.
Şimdi bütün bu vakayı’ üzerine Resulullahı tesliye siyakında telvini hıtab ile buyuruluyor ki: Ya Muhammed 176. وَلَايَحْزُنْكَ الَّذٖينَ يُسَارِعُونَ فِى الْكُفْرِ الخ bu âyetin sebebi nüzulünde bir kaç rivayet vardır:
1- Küffarı Kureyş hakkında nâzil olmuş Allah tealâ onların harb için asker toplayıb durmak gibi küfür de müsareatlerine karşı Peygamberine te’minat vermiştir.
2- Münafıklar hakkında nâzil olmuştur. Bunların küfürde müsareatleri de şu vechile telhıs olunmuştur: Münafıklar Uhud vak’ası üzerine mü’minleri mütemadiyen korkutmağa, nusrat-ü zaferden ümidlerini kesib meyus etmeğe çalışıyorlar ve bahusus «Muhammed, meliklik için uğraşan ve sırf maksadı siyasî ile hareket eden bir inkalâbcı, onun için işler ba’zan lehine ve ba’zan aleyhine oluyor. Eğer Allah tarafından Resul olsa idi hiç mağlûb olmazdı» diye propaganda yapıyorlar. Bunlar müslimanların fikirlerini bulandırıyor ve bu sebeple Resuli ekrem de mahzun oluyordu. 3- Ba’zıları demişlerdir ki küffardan bir kavm müsliman olmuşlardı. Sonra Kureyşten korkarak irtidad ettiler. Binaenaleyh Resulullah merak etmiş ve bunların irtidadı yüzünden bir mazarrat gelebilmek ihtimalini düşünmüştü.
4- Yehudîler hakkında nâzil olmuştur. Zira bunlar da Uhud vak’asından sonra küfürlerine daha ziyade germi vermişler ve müslimanları iğfal için çalışmağa başlamışlardı. İşte bu âyetler bunların bir veya hepsi dolayısiyle nâzil olmuştur. Zahiri âmmdır.
Bunlar لَنْ يَضُرُّوا اللّٰهَ شَيْئًا Allaha zarar namına birşey yapamazlar.» -Bunda iki manâ melhuz olduğu gösterilmiştir. Birisi, mülk ve saltanatı İlâhiyeden hiç bir şey tenkıs edmezler, demektir. Netekim Ebuzer radıyallahü anhim rivayet ettiği veçhile Resulullah sallallahü aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: «Allah tealâ buyuruyor ki evveliniz âhiriniz ve cinniniz ve insiniz içinde en müttekı olan adamın kalbi üzerine olsa idi bu benim mülküme bir şey ilâve etmezdi. Bilâkis evveliniz âhiriniz ve cinniniz insiniz içinizde en facir olan adamın kalbi üzerine olsa idi bu da benim mülkümden bir şey tenkıs etmezdi». Birisi de «Allahın evliyasına hiç bir zarar yapamazlar, demektir ki eliyaullahı ızrara kalkışmak, Allahı ızrara kalkışmak hükmünde tutulmak suretile mubalâga ifade eden bir mecazdır. Makamı beyan, Peygamberi tesliyet makamı olmasına nazaran ekser müfessirîn bu manâyı tercih etmişlerdir. 177. اِنَّ الَّذٖينَ اشْتَرَوُا الْكُفْرَ بِالْاٖيمَانِ bu âyetin de mürteddîni ve Yehudîleri istihdaf ettiği beyan olunuyor. Mürteddîn hakkında olması zahirdir. Yehudîlere gelince: Bunlar sûrei Bakarede beyan olunduğu üzere bi’seti seniyyeden mukaddem Peygamberi tanıyorlar ve iman ediyorlar ve onunla düşmanlarına karşı istinsarda bulunyorlardı. Böyle iken ba’solununca küfrettiler, fikirlerini değiştirdiler, binaenaleyh imanını vermiş küfrü satın almış mürted mahiyyetinde demektirler. Maamafih bu âyetin münafıklara taallûku ihtimali de yok denemez zira onlar da daima iman ve küfür mübadelesi üzerindedirler. Şu izahata nazaran birinci âyet vechile küfürde müsarea edenler münafık vesair alel’umûm küffarın önlerinde giden pişüvalarına, ikinci âyet vechile imanı verib küfrü iştirâ edenler de onların arkalarında gidenlere hamledilmek muvafık olacaktır ki mürtedler daha ziyade ikincide bulunurlar.
Kâfirlerin gururlarına gelince 178. وَلَا يَحْسَبَنَّ الَّذٖينَ كَفَرُوٓا اَنَّمَا نُمْلٖى لَهُمْ burada imlâ imhal ve müsaade manâsınadır. Şimdi Uhud vak’asının müteveccih olduğu neticeye gelelim:
Ey ümmeti Muhammed 179. مَاكَانَ اللّٰهُ لِيَذَرَ الْمُؤْمِنٖينَ عَلٰى مَآاَنْتُمْ عَلَيْهِ Allah tealâ, halıs mü’minleri o bulunduğunuz karışık hal üzere bırakmazdı, öyle esbab tertib edecekti ki حَتّٰى يَمٖيزَ الْخَبٖيثَ مِنَ الطَّيِّبِ nihayet murdarı temizden, münafıkı mü’minden ayıracak, farkettirecekti. Bu temyizi yapmak için وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيُطْلِعَكُمْ عَلَى الْغَيْبِ Allah hepinizi gaybe muttali’ kılacak da değil idi, ya’ni sizin hepinizi münafıkların kalblerine muttali’ kılmak suretile onları tefrık ettirecek değil idi وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَجْتَبٖى مِنْ رُسُلِهٖ مَنْ يَشَآءُ ve lâkin Allah Resullerinden her kimi dilerse seçer onu ona bildirir. Öteden beri sünneti İlâhiyye budur. Muhammed Mustafa da böyle yapmıştır. Binaenaleyh- فَاٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرُسُلِهٖ وَاِنْ تُؤْمِنُوا وَتَتَّقُوا فَلَكُمْ اَجْرٌ عَظٖيمٌ Bundan evvelki âyetlerde mü’minlere ukubeti uhreviyye ile vaid gösterildiği gibi bu âyette de Münafıkların nifakları meydana çıkarılıb terzil edilmek gibi ukubeti dünyeviyye ile va’idleri gösterilmiş ve aynı zamanda mü’minlere ecri azîm va’dolunmuş ve hey’eti islâmiyyenin ıslahına aid mukaddimat ihzar buyurulmuştur ki ahlâkiyyat ve ıktisadiyyata taallûk eden şu âyet de bu mukaddimattandır.
180. وَلَايَحْسَبَنَّ الَّذٖينَ يَبْخَلُونَ – «وَلِلّٰهِ مٖيرَاثُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ» Semavat ve Arzın mirası yani seleften halefe intikal edegelen mal ve saire gibi Semavî ve Arzî miraslar, yalnız Allahındır. Mustakıllen onun milkidir. Bunlara tevarüs edenlerin milki hakikîleri yoktur, o muvakkat, müstear bir şeydir. Hepsi fani olur. Ancak maliki hakikî olan Allahın milki kalır, binaenaleyh bunları Allahdan kıskanıb da Allah yolunda sarfetmek hususunda buhledenler, bunu düşünmeli ve ne büyük günah yaptıklarını anlamalıdırlar. Semavî miras, nübüvvet, ilim gibi maalidir. Bundan şu anlaşılır ki evvelâ miras bir kanunı İlahîdir. Saniyen «مَآ اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِهٖ» yalnız emvale mahsus değildir. Bir de burada bu sûreyi takib edecek olan sûrei «Nisa» da gelecek miras âyetlerine bir nevi temhid vardır.
Allah habîr olduğu içindir ki: ١٨١ لَقَدْ سَمِعَ اللّٰهُ قَوْلَ الَّذٖينَ قَالُوٓا اِنَّ اللّٰهَ فَقٖيرٌ وَنَحْنُ اَغْنِيَآءُ سَنَكْتُبُ مَا قَالُوا وَقَتْلَهُمُ الْاَنْبِيَآءَ بِغَيْرِ حَقٍّ وَنَقُولُ ذُوقُوا عَذَابَ الْحَرٖيقِ ١٨٢ ذٰلِكَ بِمَا قَدَّمَتْ اَيْدٖيكُمْ وَاَنَّ اللّٰهَ لَيْسَ بِظَلَّامٍ لِلْعَبٖيدِ ١٨٣ اَلَّذٖينَ قَالُوٓا اِنَّ اللّٰهَ عَهِدَ اِلَيْنَآ اَلَّا نُؤْمِنَ لِرَسُولٍ حَتّٰى يَاْتِيَنَا بِقُرْبَانٍ تَاْكُلُهُ النَّارُ قُلْ قَدْ جَآءَكُمْ رُسُلٌ مِنْ قَبْلٖى بِالْبَيِّنَاتِ وَبِالَّذٖى قُلْتُمْ فَلِمَ قَتَلْتُمُوهُمْ اِنْ كُنْتُمْ صَادِقٖينَ ١٨٤ فَاِنْ كَذَّبُوكَ فَقَدْ كُذِّبَ رُسُلٌ مِنْ قَبْلِكَ جَآؤُ بِالْبَيِّنَاتِ وَالزُّبُرِ وَالْكِتَابِ الْمُنٖيرِ ١٨٥ كُلُّ نَفْسٍ ذَآئِقَةُ الْمَوْتِ وَاِنَّمَا تُوَفَّوْنَ اُجُورَكُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ فَمَنْ زُحْزِحَ عَنِ النَّارِ وَاُدْخِلَ الْجَنَّةَ فَقَدْ فَازَ وَمَاالْحَيٰوةُ الدُّنْيَآ اِلَّامَتَاعُ الْغُرُورِ
Meali Şerifi