AyetSûreler

Âl-i İmrân Sûresi 139. Âyet

Medine · Cüz 4 · Sayfa 67

وَلَا تَهِنُواْ وَلَا تَحۡزَنُواْ وَأَنتُمُ ٱلۡأَعۡلَوۡنَ إِن كُنتُم مُّؤۡمِنِينَ ۝١٣٩

Gevşemeyin, üzülmeyin, eğer hakikaten inanıyorsanız, muhakkak üstün olan sizsinizdir

Elmalılı Hamdi Yazır meali

Elmalılı Tefsiri

Bu açıklama 139–141. âyetleri birlikte ele alır.

وَاَنْتُمُ الْاَعْلَوْنَ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنٖينَ Uhud günü mü’minlerin bir kısmı bozulunca o zaman düşman kumandanlarından bulunan Halid ibni Velid dağı tutmak istemiş, Resulullah da «لَا يَعْلُنَّ عَلَيْنَا اللّٰهُمَّ لَا قُوَّةَ لَنَا اِلَّا بِكَ= sakın üzerimize yükselmesinler, ya Allah, bizim kuvvetimiz ancak seninledir.» Demişti, bu âyet de o zaman nâzil oldu diye merviydir. Tefsiri Kurtubîde zikredildiği üzere filvakı’ Uhudden sonra ahd-i risalette ümmeti Muhammed hangi askerde bulundularsa behemhal muzaffer olmuşlar, ondan sonra da sahabeden velevse bir kişi bulunan her İslâm ordusu dahi öyle olmuştur. İh.

140. اِنْ يَمْسَ سْكُمْ قَرْحٌ فَقَدْ مَسَّ الْقَوْمَ قَرْحٌ مِثْلُهُ KARH yara demektir. Yevmi Uhudde muhacirînden beş zat yani Ammünebiy Hazreti Hamze ibni Abdülmuttalib, Alemdarı Resulullâh Mus’ab ibni umeyr, ammizadei Nebiy Abdullah ibni Cahş, Osman ibni Şemmas, utbenin mevlası Sa’b, Ensardan da yetmiş kişi şehid olmuşlardı, rıdvanullahi aleyhim ecmaîn. Mukaddema yevmi Bedrde küffar ordusundan yetmiş kişi katledilmişti. Uhud de islâm ordusu bine karib olduğu gibi Bedrde küffar ordusu da bin kadardı. Bundan başka Uhud günü müslimanlar Resulullahın emrine muhalefet vaki olmazdan evvel düşmandan bayraktarlarile beraber yirmi küsûr kişiyi katl ve bir çoklarını cerh etmişler ve oklarile bir haylı hayvanlarını da tepelemişlerdi. Bazı müfessirîn bu mukayeseyi yalnız Uhud gününe sarfetmişlerse de ekser müfessirînin beyani veçhile âyet Uhud ile Bedrin mukayesesi hakkındadır. Yani düşmanlar Bedr günü verdikleri maktul, gördükleri mağlûbiyetten dolayı vehn-ü za’fa düşmeyib Uhud hücumuna hazırlanmış oldukları halde siz onlardan daha âlî iken nasıl olur da vehn-ü za’fa düşer, mahzun olursunuz, ve ba’dema cihada hazırlanmazsınız.

وَتِلْكَ الْاَيَّامُ o günler, o zafer ve galebe günleri yok mu? نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ biz onları beynennas tedavül ettirir, döndürür, dolaştırırız. Kâh filânların lehine çeviririz kâh da filânların: -Netekim. فيوما علينا و يوما لنا و يوما نساء و يوما نسر – Bir gün aleyhimize, bir gün lehimizedir. Bir gün kadınlar, bir gün de kartallard enilmiştir. Devlet ve devlet tesmiyesi de işbu müdavele manası itibariledir. Ve bu tedavüli eyyamın bir çok hıkemi hafiyyesi vardır. Ezcümle وَلِيَعْلَمَ اللّٰهُ الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَيَتَّخِذَ مِنْكُمْ شُهَدَآءَ Allah sizden iman edenleri bilsin ve sizden şehidler alsın ve şahidler tutsun diyedir ki böyle yapar وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ الظَّالِمٖينَ ve malûm ya Allah zalimleri sevmez eğer bu müdavele olmamış ve kâfirler hep mihnet ve şiddet içinde kalmış olsa idi imanın ıhtiyarî kıymeti kalmaz, bir emri ıztırarî olur. Teklifin sevab ve ikabın ma’nası olmaz, her veçhile cebir ve ceberutı İlâhî icrayı hükmeder. Ve kesb-ü ıhtiyara merbut olan na mütenahi terakki ve ıstıfa’ kanunu bulunmazdı, meşhudatta ehli küfrin lehine gibi görünür bazı şübühat bulunmalı ve mükellef delâili gaybiyyeyi nazarı im’an ile keşf ve tetkik ederek o şüpheleri def’etmeli ve o sayede halden istikbale aşk ile hamle ettirecek heyecanlar duyabilmelidir ki hakikî ehli iman ile ehli küfür temayüz etsin ve ehli küfür faniyat ile aldanırken ehli iman bakıyat ile vasılı aksayı saadet olsun. Bunun için buyuruluyor ki 141. وَلِيُمَحِّصَ اللّٰهُ الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَيَمْحَقَ الْكَافِرٖينَ bir de Allah iman edenleri tasfiye ve zünubdan tathir etsin ve o kâfirleri tenkıs edib körletsin. Demek olur ki beynennas müdavelei eyyam iman ile küfür beyninde bir ıstıfa’ ile akıbetül’emir mü’minleri i’lâ hikmetine mübtenidir. Her hangi bir zamanda kâfirlerin bir zafer günü görmüş olmaları bile bir nevi iman ile alâkadardır. Meselâ kâfirlerin batıla imanlarının kuvveti mü’minlerin hakka imanlarının kuvveti ile mukayese edildiği zaman kâfirin batıla olan imanında daha ziyade bir şiddet ve kuvvet varsa o kâfirler o mü’minlere galebe edebilirler ki bu galebe batılın hakka galebesi değil mü’menün bihten kat’ı nazarla bir imanın diğer imana galebesi demektir. Çünkü müteallekatından kat’ı nazarla alel’ıtlak iman, alel’ıtlak küfre behemehal galibdir. Binaenaleyh mü’minlerin Allaha öyle kavi bir imanları bulunması lâzım gelir ki kâfirlerin haddi zatında bir küfür ve şirk olan Dünyevî imanları onunla ölçüldüğü zaman ahiret karşısında dünya, halik karşısında mahlûk kadar zayıf ve hükümsüz kalsın, bu noktada «فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ» mazmununun da bir tecellisi vardır. Ve her halde binnetice şurası kât’iyyen sabittir ki hılkat mutlak bir istıfaya müteveccihdir. «رَبَّنَا مَاخَلَقْتَ هٰذَا بَاطِلًا» bunun için kâfirlerin mazharı nusrat olması da netice itibariyle kendi aleyhlerinedir.

Mes’ele -işbu «لِيَعْلَمَ اللّٰهُ الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَلَمَّا يَعْلَمِ اللّٰهُ الَّذٖينَ جَاهَدُوا مِنْكُمْ وَيَعْلَمَ الصَّابِرٖينَ فَلَيَعْلَمَنَّ اللّٰهُ الَّذٖينَ صَدَقُوا وَلَيَعْلَمَنَّ الْكَاذِبٖينَ لِنَعْلَمَ اَىُّ الْحِزْبَيْنِ اَحْصٰى لِمَا لَبِثُوٓا اَمَدًا وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتّٰى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدٖينَ مِنْكُمْ وَالصَّابِرٖينَ لِيَبْلُوَكُمْ اَيُّكُمْ اَحْسَنُ عَمَلًا» ve yukarıda surei Bakarede geçen «اِلَّا لِنَعْلَمَ مَنْ يَتَّبِعُ الرَّسُولَ» âyetlerindeki ilmi ilâhînin ma’nası şayanı dikkat görülmüştür. Hatta Mu’tezileden Hişam ibni Hakem bu âyetlerin zahiriyle istidlâl ederek «Allah tealâ hâdisatın hudusunu ancak vukuu anında bilir, zira bu ayetler Allah tealânın bu şeyleri ancak hudusu sırasında bildiğini ifade ediyor» demiştir, Halbuki ilmi İlâhînin ezeliyyeti aklî ve naklî edillei katıa ile sabit ve ilmi İlâhîde tegayyür muhal olduğu için müfessirîn bu âyetlerdeki ilme bir kaç vechile me’nâ vermişlerdir.

1- Temsile mahmûldur ki iman üzere sabit olan muhlısları görüb bilmek isteyen bir muhibbi şefık muamelesi yapmak demektir.

2- Burada ilim, sebebiyyet ve müsebbebiyyet alâkasile temyizden mecazdır ki imanlarında kavi ve sabit olanları diğerlerinden ayırd etmek demek olur. Netekim «مَاكَانَ اللّٰهُ لِيَذَرَ الْمُؤْمِنٖينَ عَلٰى مَآاَنْتُمْ عَلَيْهِ حَتّٰى يَمٖيزَ الْخَبٖيثَ مِنَ الطَّيِّبِ» buyurulmuştur. 3- İlim, kendi ma’nâyi hakikîsiyledir. Fakat ma’lûme tealluku haysiyyetlerini tefrik etmek lâzım gelir. Bir şey’e vücudundan evvel ilmin tealluku haysiyyetiyle bil’fiil vücudundan sonra tealluku haysiyyeti arasında fark vardı. Bunun için Mütekellimîn demişlerdir ki ilmi İlahî, kadim olduğu halde tealluku hâdis olabilir ve ilmi İlahînin hâdisata iki tealluku hâdis olabilir ve ilmi İlahînin hâdisata iki tealluku vardır, biri kablel’vücud teallukdur ki ezelîdir. Allah tealâ ezelde «بِكُلِّ شَىْءٍ عَلٖيمٌ» dir. İkincisi, ba’delvücud lâyezâlde teallukudur ki Allah tealâ lâyezâlde her şey’i ba’dehvücud mevcud veya fani olarak da kemâhüve bilir. Ve bu fark, ilmi İlahîde bir tagayyür değil, malûmun halinde bir tagayyür ifade eder. Ve bununla ilmi İlahînin tehakkuk ve sebatı tebeyyün eyler. Binaenaleyh bu ma’nâca ilim, tenakkuk ve icad manâsiyle mütelâzimdir.

4- İlim, lâzımından mecazdır ki mücazat veya mükâfat ma’nâsınadır. Netekim lisanımızda «iyiliği et denize at, balık bilmezse Hâlık bilir» darbı meselinde Hâlık bilir demek o takdir eder mükâfatını verir demektir ki onun mükâfatı rıdvanı ekberidir. Bir hayli âyetlerde ilmin bu ma’nâya geldiği de vaki’dir. Netekim «وَمَآ اَنْفَقْتُمْ مِنْ نَفَقَةٍ اَوْ نَذَرْتُمْ مِنْ نَذْرٍ فَاِنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُهُ» bu kabildendir. Üçüncü ma’nâ pek dakîk ve pek felsefî olduğu için ikinci ve dördüncü ma’nâlardan birisi umumî noktai nazarla daha vazıhtır. «وَلَا تَهِنُوا وَلَا تَحْزَنُوا» den buraya kadar olan âyetlerin hulâsai meali şu oluyor ki «Allah tealâ bu dine nusrat va’detmiştir. Eğer siz hakikaten mü’minler cümlesinden iseniz biliniz ki «Uhud» vak’ası bu hal üzere kalmıyacaktır. Devlet, müslimanların olacak ve onları akıbet düşmanları istilâ edeceklerdir. Zaten Dünyanın âlâm-ü lezaizi gayri baki ve ahvali gayri müstemirdir. Saadeti bakiye Ahırettedir. Tefsiri Ebu Hayyanda nakleder ki: hafızın birisi «تِلْكَ الْاَيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ» âyetini okurken halisullisan Arablardan birisi dinlemiş, o her halde «نُدَاوِلُهَا بَيْنَ الْعَرَبِ» olacak demiş, kendisine hayır «نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ» dır, denilince «اِنَّا لِلّٰهِ ذَهَبَ مُلْكُ الْعَرَبِ وَرَبِّ الْكَعْبَةِ= yani inna lillâh ve inna ileyhi racıun rabbı Ka’beye kasem olsun ki Arabın devleti elden gitti» demiş ve bu âyetten devleti islâmın Araba münhasır olmadığını ve bütün akvam beyninde bir tedavüle namzed bulunduğunu kuvveti lisan ile anlamıştır.

Bu mevıza ve tebşir-ü tesliyeden sonra «Uhud» vak’asında hataları intikad ve kusur edenleri tevbıh ve terbiye sadedinde buyuruluyor ki: ١٤٢ اَمْ حَسِبْتُمْ اَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَعْلَمِ اللّٰهُ الَّذٖينَ جَاهَدُوا مِنْكُمْ وَيَعْلَمَ الصَّابِرٖينَ ١٤٣ وَلَقَدْ كُنْتُمْ تَمَنَّوْنَ الْمَوْتَ مِنْ قَبْلِ اَنْ تَلْقَوْهُ فَقَدْ رَاَيْتُمُوهُ وَاَنْتُمْ تَنْظُرُونَ ١٤٤ وَمَا مُحَمَّدٌ اِلَّا رَسُولٌ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِ الرُّسُلُ اَفَائِنْ مَاتَ اَوْ قُتِلَ انْقَلَبْتُمْ عَلٰٓى اَعْقَابِكُمْ وَمَنْ يَنْقَلِبْ عَلٰى عَقِبَيْهِ فَلَنْ يَضُرَّ اللّٰهَ شَيْئًا وَسَيَجْزِى اللّٰهُ الشَّاكِرٖينَ ١٤٥ وَمَا كَانَ لِنَفْسٍ اَنْ تَمُوتَ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِ كِتَابًا مُؤَجَّلًا وَمَنْ يُرِدْ ثَوَابَ الدُّنْيَا نُؤْتِهٖ مِنْهَا وَمَنْ يُرِدْ ثَوَابَ الْاٰخِرَةِ نُؤْتِهٖ مِنْهَا وَسَنَجْزِى الشَّاكِرٖينَ ١٤٦ وَكَاَيِّنْ مِنْ نَبِىٍّ قَاتَلَ مَعَهُ رِبِّيُّونَ كَثٖيرٌ فَمَا وَهَنُوا لِمَآ اَصَابَهُمْ فٖى سَبٖيلِ اللّٰهِ وَمَا ضَعُفُوا وَمَا اسْتَكَانُوا وَاللّٰهُ يُحِبُّ الصَّابِرٖينَ ١٤٧ وَمَا كَانَ قَوْلَهُمْ اِلَّآ اَنْ قَالُوا رَبَّنَااغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَاِسْرَافَنَا فٖٓى اَمْرِنَا وَثَبِّتْ اَقْدَامَنَا وَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرٖينَ ١٤٨ فَاٰتٰيهُمُ اللّٰهُ ثَوَابَ الدُّنْيَا وَحُسْنَ ثَوَابِ الْاٰخِرَةِ وَاللّٰهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنٖينَ ١٤٩ يَآ اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوٓا اِنْ تُطٖيعُوا الَّذٖينَ كَفَرُوا يَرُدُّوكُمْ عَلٰٓى اَعْقَابِكُمْ فَتَنْقَلِبُوا خَاسِرٖينَ ١٥ بَلِ اللّٰهُ مَوْلٰيكُمْ وَهُوَ خَيْرُ النَّاصِرٖينَ ١٥١ سَنُلْقٖى فٖى قُلُوبِ الَّذٖينَ كَفَرُوا الرُّعْبَ بِمَآ اَشْرَكُوا بِاللّٰهِ مَالَمْ يُنَزِّلْ بِهٖ سُلْطَانًا وَمَاْوٰيهُمُ النَّارُ وَبِئْسَ مَثْوَى الظَّالِمٖينَ ١٥٢ وَلَقَدْ صَدَقَكُمُ اللّٰهُ وَعْدَهُٓ اِذْ تَحُسُّونَهُمْ بِاِذْنِهٖ حَتّٰىٓ اِذَا فَشِلْتُمْ وَتَنَازَعْتُمْ فِىاْلَامْرِ وَعَصَيْتُمْ مِنْ بَعْدِ مَآ اَرٰيكُمْ مَا تُحِبُّونَ مِنْكُمْ مَنْ يُرٖيدُ الدُّنْيَا وَمِنْكُمْ مَنْ يُرٖيدُ الْاٰخِرَةَ ثُمَّ صَرَفَكُمْ عَنْهُمْ لِيَبْتَلِيَكُمْ وَلَقَدْ عَفَا عَنْكُمْ وَاللّٰهُ ذُوفَضْلٍ عَلَى الْمُؤْمِنٖينَ

Meali Şerifi